Yavaş yavaş yükselmeye başlasak,
acaba ne olurdu?

Yavaş yavaş yükselmeye başlasak, acaba ne olurdu?

Elinizdeki uçan balonla gökyüzüne yükselmeyi hiç hayal etmiş miydiniz? Belki çok küçükken bu hayal sizi korkutmuş bile olabilir. Düşünsenize, küçüksünüz ve bileğinize bağladıkları uçan balon birden ayaklarınızı yerden kesiyor ve uçmaya başlıyorsunuz. Biraz endişe verici bir durum, değil mi? Peki, bunu şimdi gerçekleştirdiğinizi düşünün. İster bir balonla, isterse bir sırt roketiyle; ama sabit bir hızla yavaş yavaş yükselmeye başlasanız, acaba ne olurdu? Tehlike çanları ne zaman çalmaya başlardı?
Çok hızlı değil, örneğin saniyede sadece yarım metre (0,5 m/s) hızla yükseldiğimizi var sayalım. Bu, saatte yalnızca 1,8 kilometre demektir ki bu hızla giden bir arabaya “kağnı gibi gidiyor” denir! Ama olsun, yukarıdan göreceğimiz manzarayı kim kaçırmak ister! Birkaç saniye içinde herkese tepeden bakmaya başlardınız; hem de mecazi anlamda değil, gerçek anlamda! Yaşadığınız binanın önünden havalandığınızı ve ikinci katta oturduğunuzu varsayarsak, yalnızca 12 saniye sonra balkondan size el sallayan anne babanızın yanından süzülerek geçerdiniz. Bir dakika kadar sonra yakınlardaki tüm ağaçlardan ve binalardan yükseğe çıkmış olurdunuz. O zaman hava da biraz esmeye başlardı.
Yaklaşık iki dakika sonra Ayasofya’nın kubbesinin tepesine eşdeğer bir yüksekliğe ulaşmış, bundan bir 10 saniye kadar sonra da Boğaz Köprüsü’nün hizasına kadar gelmiş olurdunuz! Aynı (yavaş) hızla yükselmeye devam ederseniz, altıncı dakikanın sonunda İstanbul’daki İş Kuleleri’nin 181 metre yükseklikteki en üst katına dek çıkmış kadar olurdunuz.Yerde yaprak bile kımıldamıyorken burada rüzgâr iyiden iyiye esiyor olurdu. (Umarız üstünüze kalın bir şeyler giymişsinizdir!)
İlk yarım saatin sonunda dünyadaki tüm binalardan daha yükseğe çıkmış, 828 metre yüksekliğindeki Burç Halife’yi 70 metre geçmiş olurdunuz. Bu yükseklikte rüzgâr daha da hızlı esiyor olurdu. Üşümeye başlardınız. Dahası, bu düzeyde hava tabakası yavaş yavaş incelmeye ve hava basıncı da azalmaya başlardı. İlk dakikalarda bir değişiklik hissetmeseniz bile artık kulaklarınızın basınç farkından tıkandığını hissederdiniz; tıpkı uçakta olduğu gibi. “Kalkışınızdan” bir saat on dakika geçtikten, yani 2.000 metrenin üzerine çıktıktan sonra da işin rengi değişmeye başlardı; çünkü kanınızdaki hemoglobin hızla düşen basınç nedeniyle daha az oksijen tutabilirdi.
İlk yarım saatin sonunda dünyadaki tüm binalardan daha yükseğe çıkmış, 828 m yüksekliğindeki Burç Halife’yi 70 m geçmiş olurdunuz. Bu yükseklikte rüzgâr daha da hızlı esiyor olurdu. Üşümeye başlardınız. Dahası, bu düzeyde hava tabakası yavaş yavaş incelmeye ve hava basıncı da azalmaya başlardı. İlk dakikalarda bir değişiklik hissetmeseniz bile artık kulaklarınızın basınç farkından tıkandığını hissederdiniz; tıpkı uçakta olduğu gibi. “Kalkışınızdan” bir saat on dakika geçtikten, yani 2000 metrenin üzerine çıktıktan sonray da işin rengi değişmeye başlardı; çünkü kanınızdaki hemoglobin hızla düşen basınç nedeniyle daha az oksijen tutabilirdi.
Üç saatin sonunda yerden 5.400 metre yükseğe ulaşmış ve Ağrı Dağı’nın zirvesinden bile yukarıya çıkmış olurdunuz. Artık tehlike çanları çalmaya başlardı! Bu yükseklik size çok gelmiyor olabilir ama bedeniniz içinde bulunduğu duruma ciddi tepki verirdi. Çünkü bu yükseklikte sıcaklık donma noktasının altına düşer. Dolayısıyla açıkta kalan yerleriniz donmaya başlardı. (Dağcıların buz tutmuş kirpikleri, kaşları ve sakalları gözünüzün önüne geliyor mu?) Basınç da iyice düşer, havadaki oksijen oranı azalır ve soluk almada zorlanmaya başlardınız. Bunu telafi etmeye çalışan kalbinizin atışı iyice hızlanırdı. Ayrıca bedeninizin su kaybı da başka bir sorun olarak kendini gösterirdi.

Dört buçuk saatin sonunda, 8.000 metre sınırını geçtikten sonra da “ölüm bölgesi” denen yüksekliğe ulaşırdınız. Bu düzeyde havadaki oksijenin oranı deniz düzeyindekinin üçte biridir. Dolayısıyla soluk alsanız bile kanınıza yeterli miktarda oksijen geçemezdi. Başınız dönmeye, mideniz bulanmaya, görüşünüz bozulmaya başlar ve sonunda bilincinizi kaybederdiniz. Sonrası malum… İşte, bu nedenle Everest gibi 8.000 metreden yüksek dağlara çıkan dağcılar yanlarında onları hayatta tutacak ekipmanları (ve oksijeni) de götürmek zorundadır.

Gördüğünüz gibi yavaş yavaş yükselerek bulutların üzerine birkaç saat içinde ulaşırdınız. Ne var ki ulaştığınız yerin farkına varacak durumda olmazdınız! En iyisi, çok havalanmamak galiba!

Elinizdeki uçan balonla gökyüzüne yükselmeyi hiç hayal etmiş miydiniz? Belki çok küçükken bu hayal sizi korkutmuş bile olabilir. Düşünsenize, küçüksünüz ve bileğinize bağladıkları uçan balon birden ayaklarınızı yerden kesiyor ve uçmaya başlıyorsunuz. Biraz endişe verici bir durum, değil mi? Peki, bunu şimdi gerçekleştirdiğinizi düşünün. İster bir balonla, isterse bir sırt roketiyle; ama sabit bir hızla yavaş yavaş yükselmeye başlasanız, acaba ne olurdu? Tehlike çanları ne zaman çalmaya başlardı?
Çok hızlı değil, örneğin saniyede sadece yarım metre (0,5 m/s) hızla yükseldiğimizi var sayalım. Bu, saatte yalnızca 1,8 kilometre demektir ki bu hızla giden bir arabaya “kağnı gibi gidiyor” denir! Ama olsun, yukarıdan göreceğimiz manzarayı kim kaçırmak ister! Birkaç saniye içinde herkese tepeden bakmaya başlardınız; hem de mecazi anlamda değil, gerçek anlamda! Yaşadığınız binanın önünden havalandığınızı ve ikinci katta oturduğunuzu varsayarsak, yalnızca 12 saniye sonra balkondan size el sallayan anne babanızın yanından süzülerek geçerdiniz. Bir dakika kadar sonra yakınlardaki tüm ağaçlardan ve binalardan yükseğe çıkmış olurdunuz. O zaman hava da biraz esmeye başlardı.
Yaklaşık iki dakika sonra Ayasofya’nın kubbesinin tepesine eşdeğer bir yüksekliğe ulaşmış, bundan bir 10 saniye kadar sonra da Boğaz Köprüsü’nün hizasına kadar gelmiş olurdunuz! Aynı (yavaş) hızla yükselmeye devam ederseniz, altıncı dakikanın sonunda İstanbul’daki İş Kuleleri’nin 181 metre yükseklikteki en üst katına dek çıkmış kadar olurdunuz. Yerde yaprak bile kımıldamıyorken burada rüzgâr iyiden iyiye esiyor olurdu. (Umarız üstünüze kalın bir şeyler giymişsinizdir!)
İlk yarım saatin sonunda dünyadaki tüm binalardan daha yükseğe çıkmış, 828 metre yüksekliğindeki Burç Halife’yi 70 metre geçmiş olurdunuz. Bu yükseklikte rüzgâr daha da hızlı esiyor olurdu. Üşümeye başlardınız. Dahası, bu düzeyde hava tabakası yavaş yavaş incelmeye ve hava basıncı da azalmaya başlardı. İlk dakikalarda bir değişiklik hissetmeseniz bile artık kulaklarınızın basınç farkından tıkandığını hissederdiniz; tıpkı uçakta olduğu gibi. “Kalkışınızdan” bir saat on dakika geçtikten, yani 2.000 metrenin üzerine çıktıktan sonra da işin rengi değişmeye başlardı; çünkü kanınızdaki hemoglobin hızla düşen basınç nedeniyle daha az oksijen tutabilirdi.
Üç saatin sonunda yerden 5.400 metre yükseğe ulaşmış ve Ağrı Dağı’nın zirvesinden bile yukarıya çıkmış olurdunuz. Artık tehlike çanları çalmaya başlardı! Bu yükseklik size çok gelmiyor olabilir ama bedeniniz içinde bulunduğu duruma ciddi tepki verirdi. Çünkü bu yükseklikte sıcaklık donma noktasının altına düşer. Dolayısıyla açıkta kalan yerleriniz donmaya başlardı. (Dağcıların buz tutmuş kirpikleri, kaşları ve sakalları gözünüzün önüne geliyor mu?) Basınç da iyice düşer, havadaki oksijen oranı azalır ve soluk almada zorlanmaya başlardınız. Bunu telafi etmeye çalışan kalbinizin atışı iyice hızlanırdı. Ayrıca bedeninizin su kaybı da başka bir sorun olarak kendini gösterirdi.

Dört buçuk saatin sonunda, 8.000 metre sınırını geçtikten sonra da “ölüm bölgesi” denen yüksekliğe ulaşırdınız. Bu düzeyde havadaki oksijenin oranı deniz düzeyindekinin üçte biridir. Dolayısıyla soluk alsanız bile kanınıza yeterli miktarda oksijen geçemezdi. Başınız dönmeye, mideniz bulanmaya, görüşünüz bozulmaya başlar ve sonunda bilincinizi kaybederdiniz. Sonrası malum… İşte, bu nedenle Everest gibi 8.000 metreden yüksek dağlara çıkan dağcılar yanlarında onları hayatta tutacak ekipmanları (ve oksijeni) de götürmek zorundadır.

Gördüğünüz gibi yavaş yavaş yükselerek bulutların üzerine birkaç saat içinde ulaşırdınız. Ne var ki ulaştığınız yerin farkına varacak durumda olmazdınız! En iyisi, çok havalanmamak galiba!

Sizin de aklınıza takılan ilginç sorular varsa bize yazın, burada yanıtlayalım. Unutmayın, bazen mantıksız görünen sorular büyük buluşlar ortaya çıkarabilir!