ÇOCUKLARIN BİLGİ BANKASI KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR

KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR

Acaba Ne Olurdu?

a n o u giris 2 Acaba Ne Olurdu?
a n o u giris 1 Acaba Ne Olurdu?

Dünyadaki Bütün İnsanları Uzaya Göndermenin Başka Yolu

Acaba Ne Olurdu?

“Acaba Ne Olurdu?” köşemizin meraklı ve sadık okuyucuları anımsayacaktır. Bir önceki içeriğimizde “Dünyadaki tüm insanları uzaya göndermek gerekseydi, acaba ne olurdu?” diye sormuş ve şu andaki teknolojimizle bunun gerçekleşmesi neredeyse olanaksız bir hayal olduğunu anlamıştık. Falcon 9 gibi en gelişmiş roketlere bindirdiğimiz insanların uzaya götürülmesi işinin hem çok uzun süreceğini hem çok maliyetli olacağını, üstelik gezegenin tüm kaynaklarını tüketeceğini görmüştük. Geride aşırı ısınmış bir gezegen ve karbondioksite boğulup nefes alınmaz hale gelmiş bir atmosfer kalacağını da…

Peki, yine benzer bir acil durum yaşansa, örneğin dünyamıza hızla yaklaşan bir göktaşı tespit edilse, dünyadaki bütün insanları uzaya göndermenin bir başka nasıl bir yolu olurdu acaba? Günümüzde henüz var olmayan teknolojileri ya da şimdilik kâğıt üzerinde kalan varsayımları da dahil etsek, bu “hayal” gerçeğe dönüşebilir miydi? Haydi gelin, bu son derece çılgın alternatif yollar incelenmeyi bekliyor!

Uzay İçin Dev Bir Sapan

Roket yakıtı yerine elektromanyetik enerjiyi kullanan dev bir sapan ya da mancınık hayal edelim. Bu sistemle elektrikli raylar üzerinde hızlanacak, vakumlu -dolayısıyla sürtünmesiz- bir tünel içinde gidecek ve insanları taşıyacak bir kapsülü fırlattığımızı varsayalım. Raylardaki değişken elektrik akımının yaratacağı manyetik alanın içinde hızlanacak bu kapsül, aslında çok daha az enerji harcayarak insanları uzaya taşıyabilirdi.
a n o u tren Acaba Ne Olurdu?
Tabii bu senaryodaki rayların, yer çekiminden kurtulacak miktarda hıza ulaşıp bir de üzerine uzaya çıkabilmeyi olanaklı kılacak uzunlukta olması gerekirdi. Bu da bütün dünyayı saran (yani binlerce kilometre uzunluğunda!) havası alınmış upuzun bir tünel şeklinde bir tren yolu, yapılması anlamına gelirdi. Haliyle fırlatılan kapsülün de atmosfer sürtünmesine dayanıklı olması gerekirdi. Bunların sağlanamadığı bir durumda, uzay yolcuları olması gereken talihsiz yolcular, bunun yerine kendilerini gökyüzüne fırlayan birer havai fişeğe dönüşmüş olarak bulabilirlerdi!

Gökyüzünden Gelen Kablosuz Enerji

Daha önce, bütün dünyayı uzaya taşımak için gereken yakıtın tam 6 yılda üretilebildiğini öğrenmiştik. Peki ya enerjiyi gezegenimizin sınırlı kaynaklarından değil de doğrudan Güneş’ten alsak? Bunu da enerjiyi direkt olarak kaynağından toplayacağımız şekilde uzaya yerleştireceğimiz güneş panelleriyle yapsak? Bu senaryo için bol güneş alan kentlerde gördüğünüz güneş paneli tarlalarının, yörüngeye devasa miktarlarda ve genişlikte kurulduğunu hayal edin. Burada üretilen elektrik, mikrodalga ya da lazer ışınlarına dönüştürülerek yeryüzündeki alıcılara iletiliyor olsun. Nasıl fikir?
a n o u solar Acaba Ne Olurdu?
Bu yöntem, roketleri elektromanyetik raylar üzerinde hızlandırıp uzaya fırlatacak “kütle sürücü” gibi sistemler için gereken elektriği elde etmemizi sağlayabilirdi. Hem de fosil yakıtlarla gezegenimizi, kelimenin tam anlamıyla bir cehenneme dönüştürmemiş olurduk. Tabii bu planda da devasa bir mikrodalga ışınının hedefinden sapıp yanlışlıkla bir şehre odaklanması gibi “küçük” bir pürüz olabilirdi… İnsanlığı uzaya göndermeye çalışırken, yanlışlıkla dev bir mikrodalga fırına atmak muhtemelen hiç de iyi bir fikir olmazdı!

Nükleer İtki Gücü

Fosil yakıtlı roketlerle 8 milyar insanı uzaya taşımak, geri dönülebilecek bir dünya bırakmamak demekti. O zaman bunun yerine atomun gücünü kullansak nasıl olurdu? Hidrojeni küçük bir nükleer reaktörle ısıtıp egzozdan dışarı atarak büyük bir itki elde edebiliriz. Füzyon motorları adı verilen ve Güneş’in içindeki enerji üretimini taklit eden bu motorlar, kuramsal olarak bizi çok daha az yakıtla çok daha uzağa taşıyabilir. Hatta böyle bir sistem, kimyasal roketlerden iki kat daha verimli çalışır.
a n o u roket Acaba Ne Olurdu?
Nükleer enerji, canlılar için hem büyük bir risk hem de büyük bir fayda anlamını taşır. Teknolojik olarak fosil yakıtların üretim süresi engelini aşmamız konusunda da çok güçlü bir adaydır. Ama ya bir aksilik çıkarsa? “Gezegeni karbondioksite boğmayalım.” derken, 23 milyon kalkış sırasında oluşabilecek en ufak bir kazada bu sefer de nükleer bir topla baş başa kalabiliriz!

Ay’da Helyum Sondajı

Çok nadir bulunan bir izotop olan Helyum 3, nükleer füzyon için mükemmel bir gazdır. Yukarıda sözünü ettiğimiz füzyon motorlarının bu asıl “süper yakıtı” ise dünyada neredeyse hiç yok diyebiliriz. Ancak en yakın komşumuz Ay bu konuda gerçek bir hazine; adeta bir kozmik enerji deposu! Üstelik yalnızca 25 ton Helyum 3 ile dünyanın en büyük enerji tüketicilerinden ABD’nin bir yıllık enerji gereksinimini karşılamak bile mümkün. Peki “bu gazla” uzaya göç senaryomuzu nasıl yazacağız?
a n o u sondaj Acaba Ne Olurdu?

Eğer Ay’da maden kolonileri kurup Helyum 3’ü dünyaya ya da daha “temizi” yörüngedeki istasyonlara iletebilirsek, 8 milyar insanı uzaya taşıyacak roketlerin ihtiyacı olan o devasa enerjiyi güvenli bir şekilde sağlayabiliriz. Ne var ki, şu an bu teknoloji çok erken aşamada. Ay’a gidip maden kazmak, elimizdeki olanaklarla 8 milyar insanı uzaya göndermek kadar zor. Ama bir gün başarırsak, Helyum 3 sayesinde yıldızlara giden yolun kapısı bile açılabilir. Tabii eğer bir nükleer kazaya kurban gitmezsek!

Biz en iyisi biricik gezegenimize ve birbirimize çok iyi bakalım. Carl Sagan’ın ünlü sözüyle de konuyu bağlayalım; “Uzay, insanlık için bir kaçış değil, bir keşif alanıdır. Asıl sorun, bu gemiyi -yani Dünya’yı- batırmamaktır.”

acaba ne olurdu kutu3 Acaba Ne Olurdu?

Sizin de aklınıza takılan ilginç sorular varsa bize yazın, burada yanıtlayalım. Unutmayın, bazen çok basit görünen sorular büyük buluşlar ortaya çıkarabilir!

a n o uzaya gitsek giris 7 Bütün İnsanları Uzaya Göndermek Gerekseydi...
a n o uzaya gitsek giris 6 Bütün İnsanları Uzaya Göndermek Gerekseydi...
a n o uzaya gitsek giris 1 Bütün İnsanları Uzaya Göndermek Gerekseydi...
a n o uzaya gitsek giris 4 Bütün İnsanları Uzaya Göndermek Gerekseydi...
a n o uzaya gitsek giris 3 Bütün İnsanları Uzaya Göndermek Gerekseydi...
a n o uzaya gitsek giris 2 Bütün İnsanları Uzaya Göndermek Gerekseydi...

Dünyadaki Bütün İnsanları Uzaya Göndermek Gerekseydi

Acaba Ne Olurdu?

Hani bazı felaket senaryolarında karşımıza çıkar ya… Hızla yaklaşan büyük bir göktaşı ya da patlamak üzere olan bir nükleer bomba nedeniyle yeryüzündeki bütün insanları dünyadan uzaklaştırmamız, en azından uzaya göndermemiz gerekseydi, acaba ne olurdu? Öncelikle şunu bilmeliyiz: Bu anlattığımız şeyler sadece bir hayal değil. Eğer böyle devam edersek, iklim değişikliği yüzünden dünyamızda yaşanacak yer kalmayabilir. Unutmamalıyız ki, bizim başka bir gezegenimiz yok. Şimdi gelin, bunun cevabına birlikte bakalım…

Öncelikle buna gücümüz ve olanaklarımız yeter miydi acaba? Hepimizi uzaya, çok değil aslında, yeryüzünden 200 kilometrecik yukarıya götürmeye yetecek kadar enerji ve bunu yapabilecek zaman bulabilir miydik? Yoksa tüm insanları —yani yaklaşık 8 milyar kişiyi— uzaya göndermek, elimizdeki teknoloji ve enerji kaynaklarıyla olanaksız mıdır? Haydi gelin, kuramsal olarak neler gerektiğine bir bakalım.

Bir insanın ortalama ağırlığını 65 kg alarak başlayalım. En gelişmiş roketler, örneğin Falcon 9 bile bir kalkışta en çok 22.800 kg yükü alçak dünya yörüngesine taşıyabiliyor. Bu da tek seferde bir roketin ancak 350 insanı uzaya götürebileceği anlamına gelir. Tabii bu hesabı yaparken uzay için gerekli giysileri, yiyecekleri ve başka malzemeleri hiç hesaba katmıyoruz bile! Buna rağmen 8 milyar insanı uzaya taşıyabilmek için tam 23 milyon sefer yapmak gerekirdi!

a n o uzaya gitsek kalkis Bütün İnsanları Uzaya Göndermek Gerekseydi...

Haydi, diyelim ki aynı anda kalkış yapabilecek 23 milyon adet Falcon 9 roketimiz var. Gerçi böyle bir roketi yapmak bile en az 3 ay sürüyor ama, neyse! Bu kadar çok rokete (ya da tek bir roketin 23 milyon seferine) ne kadar yakıt gerekeceğini hiç düşündünüz mü? Tek bir roketin bir seferde yaklaşık 500 ton yakıt harcadığını kabul edersek bu da toplamda 11,5 milyar ton yakıt anlamına gelir. Oysa dünyanın bir yıllık yakıt üretimi 2 milyar ton dolayındadır. Yani bu kadar yakıtı bulmak için bile 6 yıl beklemek gerekirdi!

Kısacası bütün sınırları zorlasak, 8 milyar insanı uzaya taşıyacak enerjiyi bulmak yine de olanaksız olurdu. İyi ki de öyle olurdu; çünkü bu kadar çok yakıtın kısa süre içinde tüketildiği bir gezegen zaten yaşanmaz bir yere dönüşürdü! Geride kalan canlılar bu kadar çok roket kalkışından açığa çıkan karbondioksit ve öteki zararlı gazların etkisiyle tam bir cehennemde bulurlardı kendilerini! Zaten son iki yüzyıldaki fosil yakıt tüketimimiz yüzünden gezegenimizi yeterince ısıtmış ve iklim değişimini başlatmış durumdayız! Fosil yakıtlarla çalışan roketlerle uzaya topluca gitmek, geride kalan gezegenimizin pimini çekmek olurdu!

“Olsun, yalnızca merak ediyorum; o kadar çok yakıtımız olduğunu varsaysak” diyor ve “acaba 23 milyon kalkış için ne kadar süre gerekirdi?” diye mi soruyorsunuz? O zaman önce, yeryüzünde aktif 23 roket fırlatma alanı bulunduğunu anımsatalım. Bu da peş peşe 1 milyon kalkış anlamına gelir! Her bir kalkış arasında en azından bir saat olması şart, çünkü rampaya yerleştirilen roketin yakıtını doldurması bile bu kadar sürüyor. Bu durumda günde 24 kalkıştan yılda 8.760 kalkış yapar ve bu bile 114 yıl sürer!

a n o uzaya gitsek kalkis2 Bütün İnsanları Uzaya Göndermek Gerekseydi...

Azimlisiniz ve 8 milyar insanı, 23 milyon roketle, bütün dünyanın 6 yıllık yakıtını kullanarak uzaya göndermeye kararlısınız. Bunun için yeryüzünün her yerine roket fırlatma rampası yapmayı da göze aldınız! Ancak aralarında en azından 100 kilometre olmalı ki güvenli kalkışı garanti edebilesiniz. Böyle bir senaryoda, yani bütün kıtaları silme roket fırlatma alanıyla doldurursanız, 15 bin kalkış pistiniz olurdu. Her birinden günde 24 kalkış yapan roketlerinizin tümünün uzaya çıkması için de 64 gün gerekirdi. Yani insanlığın topluca uzaya göçü iki aydan biraz uzun sürerdi!

Bir kez daha anımsatalım: Bu çılgın projeyi yaşama geçirmek geride kaynakları tükenip aşırı ısınmış bir gezegen ve karbondioksite boğulup soluk alınmaz hale gelmiş bir atmosfer bırakırdı. Biz en iyisi, mavi gezegenimizde güzel güzel yaşayalım… Carl Sagan’ın dediği gibi “Uzay, insanlık için bir kaçış değil, bir keşif alanıdır. Asıl sorun, bu gemiyi (yani Dünya’yı) batırmamaktır!”

a n o uzaya gitsek sagan Bütün İnsanları Uzaya Göndermek Gerekseydi...
Görsel kaynağı: NASA
acaba ne olurdu kutu3 Bütün İnsanları Uzaya Göndermek Gerekseydi...

Sizin de aklınıza takılan ilginç sorular varsa bize yazın, burada yanıtlayalım. Unutmayın, bazen çok basit görünen sorular büyük buluşlar ortaya çıkarabilir!

Dünyada Daha Çok Kuş Olsaydı

Acaba Ne Olurdu?

Kuşları sever misiniz? Sabahları serçelerin cıvıldamasını, vapurda martıların simit peşinde uçuşunu, güvercinlerin meydanlarda yem peşinde koşmasını ya da leyleklerin bacaların üstüne yuva yapmasını takip etmeyi sevenlerden misiniz? Yanıtınız, “Evet” ise, “Dünyada daha çok kuş olsaydı keşke” diye hayal kuruyor olabilirsiniz. Peki, acaba ne olurdu, diye hiç düşündünüz mü?
k c n o martilar Dünyada Daha Çok Kuş Olsaydı Ne Olurdu?
“Her yer cıvıl cıvıl, her şey daha güzel olurdu!” diyorsanız, yanılıyorsunuz. Çünkü ekosistem denen bir şey var! İçindeki canlılar ve onları kuşatan ortamın kurduğu bu denge, içindeki herhangi bir türün sayısındaki aşırı artış ve azalmadan önemli ölçüde etkilenir. Kimi türler için olumlu sayılabilecek sonuçlar ortaya çıkarken kimi türlerin sonu bile gelebilir. Dünyadaki tüm ekosistemlerde kuşların sayısı birdenbire artsaydı, ne olurdu; gelin bir düşünelim…
k c n o meyve yiyen kus Dünyada Daha Çok Kuş Olsaydı Ne Olurdu?
Önce olumlu yanından bakalım: Meyveyle beslenen kuşların sayısındaki artış, tohumların daha hızlı ve çok yayılmasını, bu da bitki çeşitliliğinin artmasını sağlardı. Kuşların artışı, tohumlu bitkilerin artması ve ormanların genişlemesi anlamına gelirdi. Ayrıca kuşların çoğu böcekle de beslendiği için hem böceklerden zarar gören bitkiler hem de tarımla uğraşanlar rahat bir soluk alırdı. Kuşların kendileri de başka avcı türler için besin kaynağı olduğu için de menüsünde kuş olan hayvanlar bayram ederdi -tabii bir de kuş gözlemciler!
Bir de madalyonun öteki yüzüne bakalım mı? Örneğin, böceklerin sayısının, onları yiyen çok fazla kuş yüzünden azalması, bitkiler için olumsuz sonuçlar da doğururdu. Böceklerin bitkilerin tozlaşmasındaki katkısı düşünüldüğünde, bazı bitkilerin üreme şansı kalmayabilirdi. Benzer şekilde tarımla uğraşanlar belki “böcekten kurtulduk” diye sevinirdi ama ekinleri yiyen çok fazla kuşun ortaya çıkması başlarını da fena halde ağrıtırdı.
Tabii yalnızca kırsal alanları ve ormanları düşünmemek lazım. Kentler de kuş istilasından ciddi ölçüde etkilenirdi. Kulağımıza hoş gelen kuş cıvıltıları ya da martı sesleri, aşırı kalabalık bir koro oluşturduğunda bize “Yeter, susun artık!” dedirtebilirdi. Üstelik kuşların dışkılarını hemen her yerde ve bol miktarda görmeye başlayınca midemiz de fena halde bulanırdı. İş yalnızca bunlarla da kalmaz, bazı hastalıkların taşıyıcısı olan kuşların artışı, toplum sağlığını da ciddi olarak olumsuz etkilerdi.
k c n o sehirde kuslar Dünyada Daha Çok Kuş Olsaydı Ne Olurdu?
Kuş popülasyonunun aşırı artışı, kendi aralarında da “iç savaşlara” neden olabilirdi. Çünkü biz pek fark etmesek de değişik kuş türleri arasında yiyecek ve yaşam alanı için kıyasıya bir rekabet vardır. Bu yüzden bazı güçsüz kuş türleri, daha saldırgan ve dayanıklı kuş türlerinin baskısı altında yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilirdi. Hatta daha fazla kuş, kimi ekosistemlerde başka hayvan türlerinin yaşam alanlarını sınırlayıp besin kaynaklarını azaltabilirdi.
Bu senaryo gözünüzü korkuttuysa, işe bir de başka yönden bakalım: Acaba dünyadaki tüm kuşlar birdenbire ortadan kalksaydı, ne olurdu? İşte bu da başka bir ekosistem felaketine yol açardı. Tohumla beslenen kuşların yok olmasıyla yüzlerce ağaç türünün soyu, çevreye dağılamayan tohumlar yüzünden tükenme noktasına gelebilirdi. Hatta çiçek özüyle beslenen kuşların yokluğu bazı çiçekli bitkilerin de sonunu getirebilirdi. Yırtıcı kuşların yok olmasıysa onların avlarının -örneğin farelerin ya da tavşanların- sayısında ciddi bir artışa neden olurdu. Bu da zincirleme olarak başka türlerin sayısını etkilerdi.
k c n o olen agaclar Dünyada Daha Çok Kuş Olsaydı Ne Olurdu?
Kısacası, hangi açıdan bakarsak bakalım, dünyadaki kuşların sayısındaki aşırı bir artış ya da azalma, ekosistemdeki bütün dengeleri alt üst etmeye, hatta dünya çapında felaketler oluşturmaya yeter. Tıpkı başka türlerin, örneğin daha önce merak edip sorduğunuz çiçeklerin, sineklerin, kedilerin ya da arıların yok olmasının yol açacağı ciddi sonuçlar gibi… Biz en iyisi doğal dengeleri hiç bozmayalım, kuşlarla ve başka canlılarla bir arada mutlu mesut yaşayalım!
acaba ne olurdu kutu3 Dünyada Daha Çok Kuş Olsaydı Ne Olurdu?

Sizin de aklınıza takılan ilginç sorular varsa bize yazın, burada yanıtlayalım. Unutmayın, bazen çok basit görünen sorular büyük buluşlar ortaya çıkarabilir!

Bir düşünsenize okula gidiyorsunuz, sınıfa giriyorsunuz, öğretmen geliyor, ders başlıyor, “Kitapları açın” diyor ama hiç kimsede kitap yok. Hatta öğretmeninizde de yok; çünkü kitaplar yok! Nasıl olurdu? “Harika olurdu, ders kaynardı!” mı diyorsunuz? “Okula gitmemize, test çözmemize, evde ödev yapmamıza gerek kalmazdı!” diye seviniyor musunuz? Hatta “Her şeyi telefondan, tabletten, bilgisayardan yapardık!” diyerek eğleniyor musunuz? Ah ah… Fena halde yanılıyorsunuz. Çünkü kitapların olmadığı bir dünya bambaşka bir yer olurdu!
kitaplar olmasaydı ne olurdu
Her şeyden önce kitaplar olmasaydı, yani hiç var olmamış olsalardı, bilimsel ve teknolojik olarak bugün bulunduğumuz konuma asla gelemezdik. Ne cep telefonları ne bilgisayar ne de internet geliştirilebilirdi. Çünkü yüzyıllar boyunca tek ve en güvenilir bilgi kaynağı kitaplardı. Verilerin dijital olarak depolanmasını sağlayan teknolojik aygıtların olmadığı dönemlerde bilgilerin kaydedilmesini, sonraki kuşaklara aktarılmasını, herhangi bir konuda bilgi alınmasını kitaplar sağlıyordu. Elbette sözlü olarak kuşaktan kuşağa aktarılan bilgiler, deneyimler de vardı; ancak söz uçup gittiği için yazı kadar kalıcı ve güvenilir olamıyordu.
kitaplar olmasaydı ne olurdu

Yalnızca matematik, fizik, astronomi, kimya, tıp gibi bilim dalları için değil, kültürel ve tarihsel bilgilerin korunmasında, geçmişte yaşanan olayların, toplumsal değerlerimizin ve geleneklerin aktarılmasında da kitaplar en iyi araçlardı. İnsanlar kitaplar sayesinde başka insanlarla doğrudan iletişime geçmeden, farklı bakış açılarıyla ve düşüncelerle tanışabildiler. Bilimsel araştırmalar ve buluşlar, büyük ölçüde yazılı kaynaklara dayanarak önceki kuşakların kitaplardan öğrenilen bilgileri üzerine yenileri inşa edilerek yapılabildi.

Öte yandan kitapları yalnızca bilgilerin kaydedildiği ve aktarıldığı araçlar olarak görmemek lazım. Çünkü birçok sanatçının yapıtlarını başkalarıyla paylaşmasının yolu da kitaplardır. Roman, şiir, öykü, resimli öykü, masal, oyun gibi birbirinden farklı birçok türde karşımıza çıkan edebi yapıtlar, kitaplar olmasaydı bizlere ulaşamazdı. O zaman da yaratıcılığımız ve hayal gücümüz beslenemez, farklı dünyalar ve karakterlerle tanışma fırsatından, bir kitabın içine dalınca yaşadığımız eğlenceli saatlerden mahrum kalırdık. Kitapların ve edebiyatın olmadığı bir dünya epey sıkıcı olurdu.

kitaplar olmasaydı ne olurdu

Ayrıca kitaplar dilin gelişimi ve zenginleşmesi açısından da önemlidir. Çünkü okumak, sözcük dağarcığımızı ve iletişim becerilerimizi geliştirir. Dolayısıyla kitaplar olmasaydı, sınırlı sayıda sözcükle konuşurduk ve dilimiz de yavaş yavaş sözcüklerini ve zenginliğini kaybederdi. Üstelik kitaplarda yer alan karakterler ve onların öyküleri olmasaydı, empati yeteneğimiz ve duygusal zekamız zayıflar, kişisel gelişimimiz biz hiç farkında olmadan sekteye uğrardı.

Peki, bir de şöyle düşünelim. Kitapların hiç var olmadığını değil de şu an, birdenbire yok olduğunu hayal edelim. Tüm kütüphane raflarının bir anda boşaldığını; çantamızda, sıramızda, evdeki kitaplığımızda duran kitapların ansızın buharlaşıp yok olduğunu varsayalım. O zaman ne olurdu? Bilgi ve kültür birikimimizin önemli bir bölümünü yine kaybederdik; ama yeryüzündeki kitapların büyük bölümü -arşivlerde yer alan çok eski kitaplar bile- dijital ortama aktarıldığı için onlara erişimimiz olurdu. Ancak basılı kitap yerine bir ekrandan kitap okumak teknolojiye bağımlılığımızı iyice artırır, üstelik kitabın kokusunu içinize çekmeden okumak, eskisi gibi keyif vermezdi. Tabii bir de elektrikler ya da internete erişimimiz kesilirse daha da kötü olurdu!

kitaplar olmasaydı ne olurdu
Eğer “Kitaplar olmasaydı acaba ne olurdu?” sorusuna verdiğimiz bu yanıt hoşunuza gittiyse ve aklınıza “Harfler olmasaydı ne olurdu?” ya da “Sayılar olmasaydı ne olurdu?” gibi sorular geldiyse, linklere tıklayarak ilgili içeriklerimizi de okuyabilirsiniz.
acaba ne olurdu kutu3 Kitaplar Olmasaydı Ne Olurdu?

Sizin de aklınıza takılan ilginç sorular varsa bize yazın, burada yanıtlayalım. Unutmayın, bazen çok basit görünen sorular büyük buluşlar ortaya çıkarabilir!

Şu anda bu yazıyı okumanızı olanaklı kılan harflerin aralarında anlaşıp birdenbire yok olduğunu düşünsenize! “Geriye resimlerden başka bir şey kalmazdı” mı, diyorsunuz. “Peki, nasıl okuyacak, nasıl yazacak ve nasıl mesajlaşacaktık o zaman; dumanla mı?” dediğinizi duyar gibiyiz. Şakayı bir yana bırakıp bu durum gerçek olsaydı, neler olurdu bir bakalım…

Okurlarımızdan Hena’nın aklına bu soru takılmış ve bizden bu konuyu araştırmamızı istemiş. Biz de yalnızca harflerin değil, yazının da olmadığı bir senaryoya da bakacağız. Ama önce şöyle düşünelim: Harfler şu anda, birdenbire yok olsaydı, acaba ne olurdu? Bu durumda bir dildeki seslere karşılık gelen işaretler olmayınca onların yerini ne alırdı diye düşünmemiz gerekiyor. Evet, doğru tahmin ettiniz. Sözcükleri ve sonra cümleleri oluşturmak için gereken harflerin yerini bu kez doğrudan sözcük ya da cümlelerin anlamlarına karşılık gelen simgeler alırdı. Yani en başta, alfabenin ortaya çıkışından önce olduğu gibi…

İsterseniz bir zaman makinesine atlayıp harflerin olmadığı dönemlere kısa bir yolculuk yapalım. Yazının atası sayılan çivi yazısı, MÖ 4. binyılda Mezopotamya’da Sümerler tarafından geliştirilmişti. Onunla hemen hemen aynı zamanlarda Eski Mısır’da hiyeroglif denen bir başka yazı sistemi ortaya çıkmıştı. Her ikisinde de somut nesneleri ya da soyut duygu ve düşünceleri temsil eden işaretler ya da simgeler vardı. Yani her sözcük ya da cümle için bir resim! Tıpkı bugünkü emojiler gibi! Aslında bu açıdan eskiye döndüğümüz söylenebilir.

Dolayısıyla daha harfler, yani her dilin kendine özgü seslerine ayrı ayrı karşılık gelen işaretler yokken ne yapılmışsa bugün de harfler olmasaydı, olasılıkla yine öyle bir sisteme geçerdik. Aslına bakarsanız, ne zaman yolculuğu yapıp geçmişe gitmeye ne de yanıtı başka yerlerde aramaya gerek var. Çünkü böylesi bir yazı sistemi dünyada hâlâ oldukça yaygın olarak kullanılıyor. Çince, seslere karşılık gelen bir alfabesi olmayan, bunun yerine sözcüklere karşılık gelen simgelerden oluşan bir dildir. Çinliler de hem bilim ve teknolojide çok ileriler hem de kendilerine özgü büyük bir kültürel birikimleri var. Dolayısıyla harflerin yaratacağı boşluğu doldurmak pek de zor olmazdı, diyebiliriz.
h o n o cinli kiz Harfler Olmasaydı Ne Olurdu?

Pek yazı olmasaydı, acaba ne olurdu?

Evet, şimdi bir de bunu düşünelim… Mezopotamya’da ya da Mısır’da MÖ 4. binyılda sözcüklere karşılık gelen simgelerle başlayan, daha sonra MÖ 1500’lü yıllarda Fenikelilerin sesleri temsil eden harfleri, yani ilk alfabeyi kullanmasıyla gelişen yazı hiç olmasaydı, acaba ne olurdu? “Kitaplar olmazdı, dersler olmazdı, e o zaman ödevler de olmazdı!” diye işin içinden çıkmayın hemen… Gelin bakalım neler olurdu…

Yazı olmasaydı, insanlar arasındaki iletişim tümüyle sözlü olarak kalırdı. Bilgiler, öyküler ve duygular yalnızca sözlü olarak aktarılırdı. Bu durumda ancak akılda tutulabilen, belleklerimize eksiksiz olarak aktarabildiğimiz bilgiler korunabilirdi. Bugünkü bilgi üretim hızını düşünecek olursanız mevcut ya da yeni üretilen bilginin çok az bir bölümünün sonraki kuşaklara aktarılabileceğini düşünebilirsiniz. Yazılı kayıtlar olmadığı için anca sözlü anlatılar, öyküler ya da destanlar, bilgi aktarım aracı olurdu. Sözlü olarak aktarılamayan ya da akılda tutulamayan çoğu bilginin kaybolacağını söylemeye gerek bile yok.

h o n o unutan cocuk Harfler Olmasaydı Ne Olurdu?

Eğitim ve öğretim de tümüyle sözlü ve uygulamalı olarak yapılırdı. Kitaplar ve öteki yazılı malzemeler olmayınca öğrenme süreçleri de değişir ve güçleşirdi. Üstelik yazı, karmaşık matematiksel, bilimsel ve teknik bilgilerin geliştirilmesi ve korunması için de gereklidir. Aslında bilim, yazının icadından beri birikerek gelen bilginin ürünüdür. Eğer yazı olmasaydı, bu tür karmaşık sistemlerin geliştirilmesi ve sürdürülmesi çok zor olurdu. Dolayısıyla bugünkü bilim ve teknolojinin de, günlük yaşamımızın vazgeçilmezi haline gelen elektronik aygıtların da yerinde yeller eserdi. “Yazılı mesaj atamazsam sesli mesaj gönderirdim” mi diyorsunuz? Unutun gitsin, telefon da bilgisayar da olmazdı ki!

Bilim, teknoloji, eğitim alanları dışında neler olup biterdi, işe bir de oradan bakalım. Hukuki belgeler, yasalar, sözleşmeler ve yönetim kayıtları olmayınca, toplumsal karışıklıklar ortaya çıkabilirdi. Daha basit, daha küçük çaplı ve daha düzensiz yönetim sistemlerimiz olurdu. Yapılan işlemler sözlü ifadelere dayanır ve bu durum birçok anlaşmazlığa yol açabilirdi. Öte yandan edebiyat, şiir, tiyatro gibi sanat dalları yazılı dilin eksikliği nedeniyle çok farklı biçimlerde gelişir; müzik ve performans sanatlarının önü daha çok açılırdı.

h o n o quill Harfler Olmasaydı Ne Olurdu?
Kısacası harfler değil ama yazı olmasaydı, hayat bugünkünden bambaşka olur, işaretlerle ve sözlü iletişimle anlaşmaya çalışsak da karışık günler bizi beklerdi!
acaba ne olurdu kutu3 Harfler Olmasaydı Ne Olurdu?

Sizin de aklınıza takılan ilginç sorular varsa bize yazın, burada yanıtlayalım. Unutmayın, bazen çok basit görünen sorular büyük buluşlar ortaya çıkarabilir!

a n o giris1 Denizlerin ve Okyanusların Suyu Çekilseydi

Denizlerin ve Okyanusların Suyu Çekilseydi

Acaba Ne Olurdu?

İçi suyla dolu bir lavabonun dibindeki kapağı çektiniz mi hiç? Ya da suyla dolu bir küvetin giderindeki tıpayı kaldırıp suyun girdap yarata yarata deliğe doğru gidişini izlediniz mi? Şimdi bunu bir de dünya için hayal etsenize… Yeryüzündeki tüm denizlerin ve okyanusların böyle bir tıpayla yavaş yavaş suyunun çekildiğini ve bu yöntemle tümüyle kurutulduğunu düşünün! Acaba ne olurdu? Bizi nasıl bir manzara ve son beklerdi? Peki, bu iş ne kadar sürerdi?
s c a n o lavabo Denizlerin ve Okyanusların Suyu Çekilseydi
Önce şöyle bir hayal edelim: Yeryüzünün en derin noktasında, yani 11 kilometre derinlikteki Mariana Çukuru’nun (Everest’in yüksekliğinden bile büyük bir derinliği olan, Japonya’yla Endonezya arasındaki en derin nokta) dibinde kocaman bir boşluk olsaydı ve okyanuslardaki sular buradan boşalmaya başlasaydı… Acaba yeryüzündeki tüm sular ne zaman biterdi dersiniz?
Boşluğun büyüklüğü bir futbol sahası kadar bile olsa, okyanuslardaki suyun miktarı o kadar çoktur ki deniz düzeylerindeki düşüş günde 1 santimetre bile olmazdı. Tamam, her yerde derinlik 11 kilometre değil belki ama okyanusların ortalama derinliğinin 3,7 kilometre olduğunu da unutmamak lazım! Dolayısıyla tüm suyun boşalması yıllar, hatta yüzyıllar sürerdi.
s c a n o gunbatimi gol Denizlerin ve Okyanusların Suyu Çekilseydi
Ama gene de biz bu şekilde suyun boşaldığını ama çok çok hızlı bir şekilde boşaldığını hayal edelim. Deniz suyu düzeyindeki azalmayı anbean görebilelim. Bu durumda nasıl bir manzara çıkardı karşımıza acaba? Görece sığ (derinliği az olan) denizler doğal olarak daha önce biter ve kıyılara yakın olan adalar karayla birleşirdi. Hatta kimi büyük ada ülkeleri (örneğin Büyük Britanya, Papua Yeni Gine, Sri Lanka gibi ülkeler) komşularıyla birleşirdi. Deniz suyu düzeyleri azalmayı sürdürdükçe böylesi birleşmeler giderek artar ve kıtaların şekli tuhaflaşmaya başlardı.
Ancak bütün denizler bir anda kurumazdı; bazıları iç denizlere dönüşürdü. Çünkü bu tür denizlerin okyanuslarla bağlantısını sağlayan boğazlar ortadan kalktığında, yani karaya dönüştüğünde Karadeniz gibi denizlerin okyanusla -ve Mariana Çukuru’ndaki hayali boşlukla- bağı kalmazdı. Birer büyük göl halini alırlar, dolayısıyla buralardaki su düzeyi de daha fazla düşmezdi. Akdeniz’in bir göle dönüşmesi ise çok daha sonra olurdu; çünkü İstanbul Boğazı’nın ortalama 60 metre olan derinliğinin yanında ortalama 365 metre derinlikteki Cebelitarık Boğazı’ndan sular daha uzun süre akmaya devam ederdi.
s c a n o col Denizlerin ve Okyanusların Suyu Çekilseydi
Suların çekilmesi sürerken bir süre sonra yeryüzünde yeni adalar da belirmeye başlardı. Avrupa’nın kuzeybatısıyla Amerika’nın kuzeydoğusu, Grönland ile İzlanda aradaki suların çekilmesiyle bir süre sonra ortaya çıkan adaların oluşturduğu bir kara zinciriyle birbirine bağlanırdı. Ayrıca okyanusların içindeki sırtlar, yani Atlas Okyanusu’nun, Hint Okyanus’unun ve Büyük Okyanus’un ortasından geçen su altındaki sıradağlar, sonlara doğru ortaya çıkmaya başlardı. Dünya haritası çok büyük oranda değişir, şimdikinden çok değişik görünümlü kıtalar karşımıza çıkardı. Ancak gene de yukarıda söz ettiğimiz hayali boşlukla bağlantısı kesilen deniz ve okyanuslardan suyun boşalması bir noktada durur, okyanusların bazı bölümlerinde birbirinden bağımsız, büyük denizler ortaya çıkardı.
s c a n o golan Denizlerin ve Okyanusların Suyu Çekilseydi

Gelin, şimdi bu suların yavaş yavaş boşalması senaryolarını bir kenara bırakıp işin asıl “can alıcı” boyutuna odaklanalım ve şöyle düşünelim: Okyanuslardaki ve denizlerdeki sular yavaş yavaş değil de bir anda çekilseydi, (adeta buharlaşıp yok olsaydı,) acaba ne olurdu? Denizsiz ve okyanussuz bir Dünya, nasıl bir yer olurdu acaba? Sanmayın ki bir anda yok olacak şey yalnızca güzel deniz manzaraları, denizde yüzme keyfi ya da deniz yolculukları olurdu…

“İyi olurdu ya, Akdeniz kıyısından -yani eskiden Akdeniz’in başladığı kıyılardan- yürüye yürüye Afrika’ya kadar gidebilirdik” mi diyorsunuz? Hatta Avrupa’nın batısından, örneğin Fransa’dan ya da Portekiz’den bir arabaya atlayıp Atlas Okyanus’undan geriye kalan dev çukuru -ve aralarda karşınıza çıkan yeni dağları- aşarak Amerika’ya varabileceğinizi mi hayal ediyorsunuz? Evet, bütün bunlar yapılabilirdi. Ancak emin olun, okyanussuz ve denizsiz bir Dünya, hiç de şimdiki gibi bir yer olmaz. Daha çok Ay’ın ya da Mars’ın yüzeyine benzerdi!

s c a n o mars Denizlerin ve Okyanusların Suyu Çekilseydi
Öncelikle yeryüzündeki yaşam çok büyük bir yara alır, çevresel felaketleri geri dönüşü olmayan iklim çöküşleri izlerdi. Çünkü biz pek farkında olmasak da yeryüzündeki canlı türlerinin yüzde 90’ı denizlerde ve okyanuslarda yaşar. Aslında okyanuslarda keşfettiğimiz türler henüz keşfedilmeyi bekleyenlerin tahminen 10’da 1’i kadardır! Dolayısıyla yalnızca binlerce balık türü değil, planktonlar, deniz bitkileri ve onlarla beslenen yüz binlerce tür de denizlerde su kalmayınca yok olurdu. İnsanların neredeyse yarısının yiyecek kaynaklarının başında deniz canlılarının geldiği düşünülecek olursa, bu yok oluş türümüz için de tam bir felaket olurdu.
s c a n o sualti Denizlerin ve Okyanusların Suyu Çekilseydi

Belki de daha önemlisi, fitoplanktonların (bitkisel planktonlar) okyanuslarla birlikte ortadan kalkması olurdu. Çünkü fotosentez yaparak havadaki oksijenin yarıdan çoğunu üreten bu mikroskobik canlılar yok olunca, atmosferdeki oksijen oranı da önemli ölçüde azalırdı. Bu da yine birçok karasal canlı türünün yaşamını tehdit eder, insanların soluk alıp vermesini güçleştirirdi. Kanımızdaki oksijen oranı düşer; bunun sonucunda yürümek ya da merdiven çıkmak gibi birçok günlük etkinliğimizi yapmakta zorlanmaya başlardık. Hatta en çok enerji ve oksijen harcayan beynimiz olduğu için, okyanusların kuruması düşünmemizi bile bulanıklaştırırdı.

İyisi mi biz şimdi bu düşünceleri bir yana bırakıp şöyle derin bir soluk alarak okyanusların ve denizlerin varlığını koruyarak mutluluk duyalım. Oh, iyi ki varlarmış, değil mi?

acaba ne olurdu kutu3 Denizlerin ve Okyanusların Suyu Çekilseydi

Sizin de aklınıza takılan ilginç sorular varsa bize yazın, burada yanıtlayalım. Unutmayın, bazen çok basit görünen sorular büyük buluşlar ortaya çıkarabilir!

Bir Değil İki Ay’ımız Olsaydı

Acaba Ne Olurdu?

Bu soruya ilk vereceğiniz yanıt ne olurdu? Biz açık ara, “Çok güzel olurdu!” yanıtını verirdik. Düşünsenize, gecemizi güzelleştiren biricik uydumuz Ay’a bir kardeş daha geliyor. Bir gece biri, bir gece de diğeri bizi aydınlatıyor, bazı gecelerde de ikisi birden gökyüzünde ışıldıyor; hem de farklı farklı evrelerde ve büyüklüklerde… Harika olmaz mıydı? Peki, manzara olarak güzel olmasının dışında acaba bu durumun başka ne tür etkileri olurdu? Acaba, her şey gerçekten çok mu güzel olurdu? Gelin, birlikte inceleyelim…
Hayal kurmaya şöyle başlayalım… İlk olarak, Ay’ımızın yanında, onunla hemen hemen aynı yörüngede dönen ama daha küçük bir uydusu olduğunu varsayalım. Bir akşam doğudan dolunaylardan ilki doğuyor, sonra da öbürü… Başka bir akşam da batı ufkunda yan yana iki hilâl parlıyor. Böyle büyüklü küçüklü iki Ay’ımız olsa, sizce de hoş görünmez miydi? Üstelik şimdikinden daha küçük bir uydu, yeryüzündeki sular üzerinde oluşan gelgitlerin boyutunu da çok etkilemezdi.
senaryo1 aylar İki Ay'ımız Olsaydı Ne Olurdu?
senaryo1 yorunge İki Ay'ımız Olsaydı Ne Olurdu?

İkinci senaryomuz da şöyle olsun: Dünya’ya daha yakın, örneğin Ay’ın yarısı kadar uzak bir yörüngede bulunan ve yine Ay kadar büyük bir uydumuz olsaydı, acaba ne olurdu? İşte, o zaman işler epey farklı olurdu. Bu “yeni Ay” şimdikinden üç kat daha büyük görünür ve gökyüzünde kocaman bir tepsi gibi ışıldardı. Dolunaylı geceler epey aydınlık olur, gece avlanan hayvanların işi zorlaşır, yıldız gözlemi yapmak isteyenler şansına küserdi.

Ancak asıl sorun gelgitler olurdu! Bu ikinci senaryoda aylarımızın çekim etkisi, deniz ve okyanus sularının hatırı sayılır miktarda yer değiştirmesine neden olurdu. Örneğin, kıyı şeritleri gün içinde yüzlerce metre yer değiştirirdi. Bu durumda birçok kent, günün yarısında deniz sularının altında kalır, sular çekildiğinde de geniş bir bataklık manzarası ortaya çıkardı.

senaryo2 gelgit İki Ay'ımız Olsaydı Ne Olurdu?
Eğer Ay, Dünya’mıza şimdikinin yarısı kadar daha yakın olsaydı, bu fantastik resimdeki gibi normalden yaklaşık üç kat daha büyük görünürdü. Tıpkı dört milyar yıl önce Ay’ın oluşumu sırasında olduğu gibi…
Görsel kaynağı: Wikipedia (Tim Bertelink)
senaryo2 gorunum İki Ay'ımız Olsaydı Ne Olurdu?

Yörünge çapları birbirinden farklı olan uydularımızın evreleri de sık sık birbirinden farklı olurdu. Çünkü, içteki uydu dıştakine göre çevremizde daha hızlı dönerdi. Yakındaki ve büyük görünen uydunun evresi daha sık değişir, uzaktaki ve daha küçük görünen uydununsa şimdikine yakın bir periyodu olurdu. Bu ikili, gezegenimizin kendi ekseninde dönme hızını yavaşlatabilir; mevsimleri, iklimi ve okyanus akıntılarını değiştirebilirdi.

Ancak, iki uydunun arasındaki kütleçekimi dengesi hep aynı kalmazdı. Bir süre sonra bu ikilinin yörüngeleri değişebilir, birbirlerine giderek yaklaşabilirler ve hatta bir süre sonra çarpışabilirlerdi. İşte, o zaman bu çarpışmanın enkazı Dünya’ya yağabilir ve bu da gezegenimizde felakate yol açabilirdi.

Dünya’nın belki de bir uydusu daha vardı!

Biliyor musunuz? Bazı bilim insanlarının son araştırmalarına göre, bir zamanlar Dünya’nın bir değil iki uydusu olmuş olabilir. Dört buçuk milyar yıl kadar önce, Mars büyüklüğünde bir gezegenin, Dünya’mıza çarpmasıyla oluşan Ay’a birkaç milyon yıl boyunca küçük bir kardeş daha eşlik etmiş olabilir. Bu uydunun, Ay’dan otuz kat kadar daha küçük olduğu ve hemen hemen aynı yörüngede döndüğü tahmin ediliyor.

Eğer o zamanki Dünya’dan gökyüzüne bakabilseydik, tam da az önce hayal ettiğimiz gibi, ikinci ve şimdikinin üçte biri kadar küçük görünen bir başka uydumuzun Ay’ın peşi sıra gökyüzünde bir yay çizdiğini görecektik. Henüz gezegenimizde denizler ve okyanuslar oluşmadığı için gelgitlerle ilgili bir sorun da olmayacaktı tabii!

Bu manzara bir süre gökyüzünü süslese de uzun soluklu olamadı… Çünkü bu küçük uydu, Ay’a çarpıp uydumuzun bir parçası haline gelerek yok oldu. Bunun için bir göktaşı çarpması gibi bir anda gerçekleşen ve büyük bir krater oluşturan bir çarpışma değil, saatler süren, ağır çekimde bir çarpışma hayal etmelisiniz. İşte, bu çarpışmadan çevreye yayılan enkazın da büyük oranda Ay’ın öte yüzüne, hani şu bize dönük olmayan karanlık yüzüne döküldüğü düşünülüyor.

ay iki yuzu İki Ay'ımız Olsaydı Ne Olurdu?
Zaten bilim insanlarının “ikinci bir uydu” tahmininde bulunmalarına neden olan da Ay’ın bizim gördüğümüz yüzüyle öbür yüzü arasındaki çarpıcı farklılıklar olmuş.
Görsel kaynağı: Wikipedia (Gregory H. Revera, NASA)

Zaten bilim insanlarının “ikinci bir uydu” tahmininde bulunmalarına neden olan da Ay’ın bizim gördüğümüz yüzüyle öbür yüzü arasındaki çarpıcı farklılık olmuş. Bize dönük yanında büyük kraterler ya da “denizler” bulunurken Ay’ın öte yüzünde geniş düzlükler yerine dağlık, engebeli bir yüzey yapısı var. Bilim insanları Ay’ın öbür yüzüne damgasını vuran bu dağların olsa olsa o ikinci uydumuzdan geriye kalanlar olduğunu düşünüyor.

Peki, ikiden çok uydumuz olsaydı ne olurdu?

Hayal dünyamızı niye gezegenimize yalnızca bir Ay daha eklemekle sınırlayalım ki? Aslında ikiden çok, hatta onlarca uydumuz bile olabilirdi. Küçüklü büyüklü, her biri kendine has özellikleri olan uydular… Tıpkı Jüpiter’in, Satürn’ün uyduları gibi.
ikiden cok uydu İki Ay'ımız Olsaydı Ne Olurdu?
Evet, neden olmasın? Tabii o kadar çok ve büyük uyduyu kararlı yörüngelerde tutabilmek ve Güneş’in çekimine kaptırmamak için öncelikle daha büyük bir kütle gerekir. Yine de gezegenimizin böyle olduğunu ve çok sayıda uydumuz bulunduğunu hayal edebiliriz. O zaman gökyüzünde tam bir şenlik yaşanır, büyüklü küçüklü uyduların farklı hızlarda gökyüzünde ilerleyişleri, evreleri, tam bir şenlik olurdu. Hatta bu uydular arasında yolculuk edebilir, birinden diğerine “zıplayarak” uzay yolculuklarını daha esnek ve kolay hale getirebilirdik!
acaba ne olurdu kutu3 İki Ay'ımız Olsaydı Ne Olurdu?

Sizin de aklınıza takılan ilginç sorular varsa bize yazın, burada yanıtlayalım. Unutmayın, bazen çok basit görünen sorular büyük buluşlar ortaya çıkarabilir!

Bu soruya “Eğer bu soru bir biyoloji sınavında ve çoktan seçmeli olarak karşınıza çıksaydı, acaba seçenekler ne olurdu?” diye bir başka soruyla karşılık vererek başlayalım mı? Sizin aklınıza hangi seçenekler geliyor? Bizim aklımıza ilk şunlar geldi:

A- Dünya çok büyük bir güzellikten mahrum kalırdı.

B- Hediye olarak başka bir şeyler düşünmemiz gerekirdi.

C- Böcekler ve onlarla birlikte birçok canlı türü aşamalı olarak yok olurdu.

D- Yukarıdakilerin hepsi.

Şaka bir yana, yanıt d şıkkı; yani bu seçeneklerin hepsi doğru. Ama her şey bu kadarla sınırlı değil tabii ki. Çünkü çiçeklerin, daha doğrusu çiçekli bitkilerin, gezegenimizdeki yaşam için tahmin edemeyeceğiniz kadar büyük bir yeri ve önemi var. Bu nedenle sorun yalnızca böceklerin sonu değil… Ama biz önce böceklerle başlayalım.
ari cicek Çiçekler Olmasaydı Ne Olurdu?
cicekler bordur Çiçekler Olmasaydı Ne Olurdu?
Böcekler ile çiçekli bitkilerin birlikte evrimleştiğini duymuş muydunuz? Bu “muhteşem ikili” tüm yeryüzüne öyle başarılı bir şekilde yayılmış ki hem tür çeşitliliği bakımından hem de toplam birey sayısı açısından böcekler hayvanlar dünyasında, çiçekli bitkiler de bitkiler dünyasında başı çeker hale gelmiş. Şimdiye kadar tanımlanan bütün bitki türlerinin yaklaşık yüzde 90’ı çiçekli bitkilerdir. Hayvan türlerinin de yüzde 80’inden çoğunu böcekler oluşturur. Peki, bu iki grup birbiriyle nasıl yol arkadaşı olmuş? Şöyle:
sari cicek bocekler Çiçekler Olmasaydı Ne Olurdu?
Çiçekli bitkilerin tozlaşma yoluyla çoğalması, yani tohumlarının çevreye yayılması, bizim “çiçek” adını verdiğimiz üreme organları sayesinde olur. Eğer çiçekler bir anda yok olsaydı, çiçekli bitki popülasyonları da o hızla azalırdı. Bu da doğal yaşam döngüsünü ve biyoçeşitliliği anında etkilerdi. Hayatta kalan öteki bitki türlerine, çiçekli bitkilerden boşalan çok geniş yaşam alanları açılırdı. Bu da çevremizde gördüğümüz manzaralarda büyük bir değişime neden olurdu. Ağırlıklı olarak su yosunu, kara yosunu, eğrelti otu gibi çiçeksiz bitkilerle, çam türleri gibi açık tohumluların egemen olduğu bir manzara ortaya çıkardı.
ugur bocegi Çiçekler Olmasaydı Ne Olurdu?
Keşke her şey bitkilerle ve bu kadarla sınırlı kalsaydı… Ama çiçeklerin yok oluşu, neredeyse anında, başta böcekler olmak üzere daha başka birçok canlı türünün yaşamını da riske sokardı. Çünkü çiçeklerin polenlerini pek de farkında olmadan taşıyan arı, kelebek ve diğer böcekler, karınlarını da aslında çiçek özüyle doyurur. Yani çiçekler olmasaydı tüm bu böcekler aç kalırdı ve ardından da besin zincirlerinde büyük çaplı kırılmalar oluşurdu.
Bir başka deyişle çiçekli bitkilerin üreme organlarının -yani çiçeklerin- bir anda yok olması yalnızca bitki türlerini değil, zincirleme olarak önce böcekleri, sonra böceklerle beslenen hayvanları, sonra da bu hayvanlarla beslenenleri etkileyerek yeryüzünde çarpıcı bir dönüşüme yol açardı. Elbette işin ucu bize kadar dokunurdu. Başka canlılar besin kaynaklarını ve yaşam alanlarını kaybederken biz insanlar da yalnızca “doğanın güzel kokulu ve rengârenk süslerini” kaybetmiş olmazdık. Ne mi olurdu? Aç kalırdık! Çiçekli bitkilerin neler olduğuna, besinlerimiz arasında nasıl bir yer tuttuğuna bir bakın; ne demek istediğimizi anlayacaksınız!
yiyecek cicekler Çiçekler Olmasaydı Ne Olurdu?
En baştaki çoktan seçmeli sorumuza dönecek olursak… Evet, çiçeklerin yokluğu, estetik açıdan da büyük bir kayıp olurdu ve hediye düşünmek zor gelebilirdi kuşkusuz. Ama çiçeklerin binbir çeşit rengi, kokusu, deseni ve ilginç yapısı, insanlar için yalnızca bir güzellik unsuru değil, aynı zamanda büyük bir moral kaynağıdır da. Doğada yürüyüş yaparken çevredeki çiçeklerin kokularını -hele ki mevsimlerden baharsa- duyumsamak, gerçekte çok önemli ve etkili bir yenilenme biçimidir. Çiçekler de diğer bütün canlılar gibi ve onlarla birlikte yeryüzündeki yaşamın çok güzel ve vazgeçilmez bir öğesidir.
kiz cicek kokluyor Çiçekler Olmasaydı Ne Olurdu?
acaba ne olurdu kutu3 Çiçekler Olmasaydı Ne Olurdu?

Sizin de aklınıza takılan ilginç sorular varsa bize yazın, burada yanıtlayalım. Unutmayın, bazen çok basit görünen sorular büyük buluşlar ortaya çıkarabilir!

giris makine on isima Işınlanma Olsaydı Ne Olurdu?
Işınlanma hepimizin ortak düşlerinden biri değil midir? Şimdi buradayken bir sonraki anda kendimizi yüzlerce kilometre ötede, dilediğimiz bir yerde bulmak… Hatta bilimkurgu öykülerinde en sık karşımıza çıkan konulardan ilki zaman yolculuğuysa, öteki de mutlaka ışınlanma olur. Doğrusunu isterseniz, bilim insanları bu konuda çalışsa da bu düşün gerçekleşmesi pek olası görünmüyor. Ne var ki biz gene de sormakta serbestiz: Işınlanma olsaydı, acaba ne olurdu?
Filmlerdeki ışınlanma sahnelerini gözünüzün önüne getirin: Kocaman bir makine ve ortasında etrafı ışıklı, silindir şeklinde bir alan. İlerleyip bu alanın içine giriyorsunuz, üstünüzden ışınlar geçiyor ve bedeniniz saniyeler içinde atomlarına ayrılıyor. Sizi oluşturan parçalar ışık hızında giderek başka bir yerdeki benzer bir makineye ulaşıyor ve orada sizi atomlarınızdan yeniden oluşturuyor. İşte oldu, ışınlandınız!
isinlanma makinesi2 Işınlanma Olsaydı Ne Olurdu?

Peki, şuna ne dersiniz? Herkesin elinin altında bir ışınlanma makinesinin olduğunu, gidilecek yerde başka bir makineye gerek olmadığını ve ışınlanmanın soluk alıp vermek kadar kolay olduğunu hayal edelim. Bir konum seçiyorsunuz, sonra bir düğmeye basıyorsunuz ve göz açıp kapayıncaya kadar oradasınız. Tabii bunu yapabilen bir tek siz değilsiniz; herkes yapabiliyor. Acaba böyle bir yaşam nasıl olurdu?

Trafiğin sıkışması, metronun ya da otobüsün dolu gelmesi, tren ya da uçak rezervasyonları… Bunların hepsi geçmişte kalırdı. İnsanlar anında istedikleri yerde olabilecekleri için herhangi bir araca da gerek olmazdı. Tabii, bazıları sırf nostalji olsun diye, yolculuk etmekten hoşlandıkları için ya da o aracı sevdiklerinden bir araca binmek isteyebilirlerdi. Keyif ya da spor için yürüyüş yapmak isteyenler, koşanlar ya da bisiklete binenlerse hep olurdu. Her yere ışınlanıp durmaktan hareketsiz kalan bedenlerimiz hantallaşacağından spor yapmak bir gereksinim halini alırdı.

isinlananlar Işınlanma Olsaydı Ne Olurdu?

Bol ışınlanmalı bir yaşamda, gün içinde birçok şey yapma olanağı olurdu. Sabah okula ya da işe gittikten, daha doğrusu ışınlandıktan sonra, öğleden sonrayı isterseniz başka bir kentteki, hatta ülkedeki bir sahilde ya da dağ başında geçirebilirdiniz. Akşam için de uzaklıklar söz konusu bile olmadan maça, konsere ya da bir festivale gidebilirdiniz. Ya da hepsini boş verip “keşke yanımda olsaydı” diye düşündüğünüz birinin yanına ışınlanıp onunla vakit geçirebilirdiniz. Tabii, o kişinin o an nerede olduğunu ya da nereye ışınlanacağını bilmek şartıyla!

İşte, tam da bu noktada ışınlanmanın büyük bir karmaşa yaratabileceğini öngörmek zor değil. Yalnızca sizin değil, herkesin her an her yerde olabileceğini düşünsenize… Bazı yerlerin aşırı kalabalık olacağını, hatta birden fazla kişi aynı yere ışınlanmak istediğinde üst üste gelebileceklerini, çarpışabileceklerini tahmin etmek güç değil! Kendinizi hiç ummadığınız bir ortamın içinde de bulabilirdiniz; örneğin ormana ışınladığınızda bir ayının tam önünde! Kısacası bu tarz bir ışınlanma büyük bir kaos yaratabilirdi.

Peki, ışınlanma olsaydı, acaba bu nasıl mümkün olurdu? Aslında bilim insanları bu konu üzerinde ciddi ciddi çalışıyor. Heisenberg Belirsizlik İlkesi’ne dayanan, “kuantum ışınlanma” adı verilen ve doğrusu fizikçi olmayanlarca pek de kolay anlaşılmayan bir yöntemi temel alıyorlar. İşte, bu yöntemle ışınlanmayı madde için değil ama bilgi için yapabilmişler! Bir parçacığın kuantum durumu bilgisini ışınlayabilmişler.

solucan deligi Işınlanma Olsaydı Ne Olurdu?
Ancak bırakın bir insanın bir yerden başka bir yere ışınlanmasını, bir pinpon topunu, hatta bir atomu ışınlamak bile olanaksız; en azından şimdilik. Çünkü kullanılan bu yöntem yalnızca kuantum durumu bilgisi ya da parçacıkları için işe yarıyor. Dolayısıyla uzun bir süre için daha ışınlanma düşleri kurmaya ya da ışınlanmanın yaratacağı karmaşayı dert etmeye gerek yok! İyisi mi biz “ışınlanma”sız dünyamızın tadını çıkarıp ışınlanmayı bilimkurgu severlere bırakalım.
acaba ne olurdu kutu3 Işınlanma Olsaydı Ne Olurdu?

Sizin de aklınıza takılan ilginç sorular varsa bize yazın, burada yanıtlayalım. Unutmayın, bazen çok basit görünen sorular büyük buluşlar ortaya çıkarabilir!

Dünya iki katı büyüklükte olsaydıAcaba Ne Olurdu?

yerkure Dünya İki Katı Büyüklükte Olsaydı Ne Olurdu?
Dünya, ortalama yarıçapı 6.371 kilometre olan dev bir top gibidir. Eğer bu top, sanki içine hava basılıyormuş gibi şişirilse ve Dünya’nın çapı iki katına çıksa, ne olurdu? Tabii, bu durumda yerçekimi kuvveti de iki katına çıkardı. Yani her şey iki kat daha ağırlaşırdı! Çevrenizde gördüğünüz nesnelerin, ağaçların, hayvanların, arabaların, uçakların, arkadaşlarınızın, anne babanızın… Her şeyin ağırlığını ikiyle çarptığınızı düşünün!
Ağaçlar kendi ağırlıklarını taşıyamaz hale gelir ve devrilirdi. Ancak daha kısa boylu, bodur bitkiler yaşayabilirdi. Omurgalı canlıların iskeletleri yeni yüklerini taşımakta zorlanırdı. Örneğin insanlar bu ağırlığı taşımak için daha kalın bacaklara gereksinim duyarlardı. Tıpkı kuşlar gibi uçaklar da uçmakta güçlük çeker, hatta uçakların çoğu yerden bile kalkamaz olurdu. Tekerlekli araçlar da ilerleyebilmek için çok daha fazla yakıt tüketir ve ilerlerken yollarda çukurlar oluştururlardı.
tenis topu Dünya İki Katı Büyüklükte Olsaydı Ne Olurdu?
tarti Dünya İki Katı Büyüklükte Olsaydı Ne Olurdu?
ibre Dünya İki Katı Büyüklükte Olsaydı Ne Olurdu?
Haydi, bir de tersinden düşünelim… Ya Dünya şimdikinin yarısı büyüklükte olsaydı ne olurdu? O zaman da yerçekimi şimdikinin yarısına inerdi. Ay yüzeyinde hoplayarak yürüyen astronotlar gibi bir zıplayışta çok yükseklere çıkabilirdiniz!
ziplayan cocuk Dünya İki Katı Büyüklükte Olsaydı Ne Olurdu?
acaba ne olurdu kutu3 Dünya İki Katı Büyüklükte Olsaydı Ne Olurdu?

Sizin de aklınıza takılan ilginç sorular varsa bize yazın, burada yanıtlayalım. Unutmayın, bazen çok basit görünen sorular büyük buluşlar ortaya çıkarabilir!

Beynimizdeki sinyalleri bilgisayara aktarabilseydikAcaba Ne Olurdu?
Bir insanın kafasının içine yerleştirilen algılayıcılarla, zihninden geçen her şeyin bir süper bilgisayara aktarıldığını hayal edin. Beyindeki elektrik sinyallerinin bilgisayar diline çevrildiğini, böylece insan zihninin okunabildiğini düşünün. Bilimkurgu filmlerinden bir sahne gibi duruyor, değil mi? Eğer bu şu anda mümkün ve kolay bir iş olsaydı, acaba ne olurdu?

İnsan beyninin içindeki hücreler arasında karmakarışık, milyarlarca bağlantı vardır. Bu hücreler arasındaki elektrik sinyalleri duygularımızı, düşüncelerimizi, bilgilerimizi, hayallerimizi, planlarımızı, anılarımızı oluşturan şeydir aslında. Eğer bu sinyalleri bilgisayar diline çevirebilseydik, beyinlerimizin içinde bir internet sayfasında gezinir gibi gezinebilirdik. Zihnimizde canlanan tatil anılarını ekranda bir fotoğraf ya da video olarak görebilir, arkadaşımızla konuşmalarımızı bir cep telefonu yazışması gibi okuyabilir, tabii bu arada herkesten gizlediğimiz bazı duygularımıza da neredeyse her satır arasında rastlayabilirdik…

Ya tam tersi de mümkün olsaydı? Yani bu süper bilgisayardaki verileri beynimizde elektrik sinyallerine dönüştürebiliyor olsaydık neler olurdu? Tarih sınavına hazırlanmak yerine ders notlarını bilgisayardan kopyalayıp beynimizin içine yapıştırabilirdik mesela! Bir sınav nedir ki; binlerce romanı, ansiklopediyi, ders kitabını bir tıkla, yutmuş gibi olurduk! Hiç gitmemiş olsak bile Tokyo’nun, Paris’in, New York’un sokaklarını, tarihi binalarını, eğlence merkezlerini görmüş, gezmiş gibi olurduk. Sonuçta nereyi merak ediyorsak, oraya ait bilgileri beyne aktarmak yeterli olurdu. Siz de bir düşlesenize, neler neler yapabilirdiniz bu zihin bilgisayarı sayesinde… Kim bilir, belki bir gün gerçek olur…

beyin

Beyinlerimizi aktardığımız bilgisayarlar arasında bağlantı kurulabilseydi, ne olurdu?

Şimdi bir adım daha ileriye gidelim ve şunu hayal edelim: Eğer beyin sinyallerimizi bilgisayar diline çevirdikten sonra bunları başkalarıyla da paylaşabiliyor olsaydık, yani beyinlerimizdeki bilgileri kopyaladığımız bilgisayarlar arasında bir internet bağlantısı olsaydı, acaba ne olurdu? Dünyadaki tüm insanların beyinlerinin birbiriyle bağlandığını düşünün… Zihin okumasını yalnızca kendi kendimize, kendi süper bilgisayarımızda yapmıyoruz da bunu başkalarıyla da paylaşabiliyoruz… Tabii zihnimizin izin verdiğimiz kadarını başkalarının erişimine açıyoruz, sonuçta aklımızdan geçen her şeyi başkalarıyla paylaşmak istemeyebiliriz!
beyin

Böyle bir beyinler arası internet olsaydı, yaşayan tüm bilim insanları güçlerini kolayca birleştirip bir süper beyin oluşturabilirdi. Sonra da gelsin buluşlar, icatlar… Birine anlatmak istediklerimizi yazmak ya da söylemek yerine düşünce aktarımıyla iletiverirdik. Başkalarının deneyimlerini sanki biz yaşamışız gibi içimizde hissedebilirdik. Hatta beyinlerimizin kopyalarını kendi bilgisayarlarımıza aktardıktan sonra bunları birbirine bağlayıp en zor proje ödevlerini onlara yaptırırken, biz arkadaşlarımızla eğlenip keyfimize bakabilirdik. Daha neler neler sağlardı bize bu beyin interneti, hayal etsenize…

Tabii her şey bu kadar toz pembe olmayabilirdi. Kendi süper bilgisayarınıza koyduğunuz şifreyi birileri (mesela kötü niyetli zihin bilgisayarlarının oluşturduğu bir siber çete) kırıp zihninizi okuyabilir, tüm sırlarınızı ortaya saçabilirdi. Bizim bilim aşkıyla geliştirdiğimiz zihin bilgisayarları ağı, kontrolümüz dışında bir virüs oluşturup dünyadaki tüm zihin bilgisayarlarına bulaşabilirdi. Belli mi olur, bilgisayarlardaki tüm verileri gizlice başka bir süper bilgisayara kopyaladıktan sonra belki bizdeki her şeyi silebilirdi de! Daha başka kim bilir ne felaketler açardı başımıza bu siber çeteler…

acaba ne olurdu kutu3 Beyin Sinyallerini Bilgisayara Aktarabilseydik

Sizin de aklınıza takılan ilginç sorular varsa bize yazın, burada yanıtlayalım. Unutmayın, bazen çok basit görünen sorular büyük buluşlar ortaya çıkarabilir!

ucurtma3 Rüzgâr Olmasaydı Ne Olurdu?
ruzgar Rüzgâr Olmasaydı Ne Olurdu?

Elimizin altında bir şalter olsaydı ve “tık” diye bir anda en güçlü kasırgalardan en ufak esintilere kadar yeryüzündeki tüm rüzgârları durdurabilseydik, acaba ne olurdu? Ortalık süt liman olunca rahat mı ederdik? Yoksa rüzgârsız bir hayat çekilmez, hatta yaşanmaz mı olurdu?

Doğrusu rüzgâr bazen çok can sıkıcı olabilir; gözümüze toz kaçırır, saçımızı başımızı dağıtır, yazın belki serinletir ama kışın daha beter üşütür. Bazen o kadar çok eser ki, “Of yeter!” dedirtir. Hatta kimi zaman fırtınaya ya da kasırgaya dönüşerek evlerin çatılarını uçurur, ağaçları yerinden söker, başımıza büyük felaketler açar. Ama bakalım yokluğu neler getirir, neler götürür…

ruzgarli tropik sehir2 Rüzgâr Olmasaydı Ne Olurdu?

Bilimsel tanımını yapmak gerekirse rüzgâr, yüksek basınç bölgesinden alçak basınç bölgesine doğru havanın hareket etmesidir. İki bölge arasındaki basınç farkı ne kadar büyükse, rüzgâr da o kadar kuvvetli eser. Güneş’in yeryüzünün farklı bölgelerini (örneğin karaları ve denizleri) farklı ölçüde ve hızda ısıtmasıyla sık sık basınç farkları oluşur ve bu basıncın dengelenmesi için de… Evet bildiniz, rüzgârlar eser durur.

Ancak işe “küresel” ölçekte bakarsak rüzgârların basit bir basınç dengelemesinden çok daha fazlasını yaptığını görürüz. Sıcak ve soğuk havanın yerküremiz üzerinde daha dengeli dağılmasını sağlayan sürekli rüzgârlar, hem ekvator çevresinin yaşanamayacak kadar sıcak olmasını önler hem de kutup bölgelerinin tümüyle donup kalmasını… İşte, rüzgârın bu yaşamsal katkısı olmasaydı, yeryüzündeki ekosistemler de çökerdi.

Rüzgâr aynı zamanda yağmur bulutlarını da hareket ettirir ve bu da bir o kadar yaşamsal bir konudur. Düşünsenize, rüzgâr olmasaydı deniz ya da okyanus gibi büyük su kütlelerinin üzerinden buharlaşan su molekülleri yine aynı yerlere ya da yakın çevresine yağmur bırakırdı. Yani yağmur hep denizlerin üstüne ya da kıyı bölgelerine yağarken iç kesimler kuraklıktan kavrulurdu.

semsiyeli cocuk Rüzgâr Olmasaydı Ne Olurdu?

Bir başka büyük sorun da tozlaşmayla üreyen bitkilerin polenlerini bir çiçekten bir başkasına ya da daha uzak yerlere aktaramaması olurdu. Bunun sonucunda birçok çiçekli bitki türünün kısa süre içinde soyunun tükendiğini görürdük. Benzer şekilde Afrika’daki Sahra Çölü’nden kalktıktan sonra Atlas Okyanusu’nu geçerek Amazon ormanlarına ulaşan ve oradaki bitkileri besleyen tonlarca çöl kumu da taşınamazdı. Yaşamsal bir gübre niteliğindeki bu kum olmasa dünyanın akciğerleri diyebileceğimiz Amazon’u -ve benzer yollarla beslenen başka ormanları- kaybedebilirdik.

hindibalar Rüzgâr Olmasaydı Ne Olurdu?

Rüzgarsız yaşam başka nelere yol açar dersiniz?

Öncelikle yelkenli tekneler ve gemiler bir milim bile hareket edemezdi. Denizdeki dalgaları oluşturan başlıca etken de rüzgâr olduğu için sörfçüler ve deniz kıyısında dalgalarla oynamayı sevenler çok sıkılırdı. Hava kirliliğinin yoğun olduğu yerlerde, özellikle büyük kentlerde, hep bir sis tabakası altındaymış gibi yaşanırdı. Ha, bir de rüzgâr olmasaydı çamaşırlarımızın kuruması çok uzun zaman alırdı!

Aklınıza belki şu soru da gelebilir: Rüzgâr olmasaydı uçaklar uçabilir miydi? Yanıt, evet. Çünkü uçakların uçması için rüzgâr şart değildir, motorları onlara yeter. Ancak iniş ve kalkışlarını rüzgâra karşı yapan uçaklar bu iki manevra için daha çok enerji harcarlardı. Peki ya uçurtmalar? Ne yazık ki onlar rüzgârsız uçamazdı. Sürdürülebilir enerji kaynaklarından biri olarak değerini artık daha iyi kavradığımız rüzgâr olmasaydı, yel değirmenleri ve rüzgâr gülleri de dönmez, bize yine daha pahalı ve doğa için daha sakıncalı enerji seçenekleri kalırdı.
ucak ruzgar Rüzgâr Olmasaydı Ne Olurdu?
acaba ne olurdu kutu3 Rüzgâr Olmasaydı Ne Olurdu?

Sizin de aklınıza takılan ilginç sorular varsa bize yazın, burada yanıtlayalım. Unutmayın, bazen çok basit görünen sorular büyük buluşlar ortaya çıkarabilir!

1 Temmuz 1911’de Kandilli Rasathanesi’nde sürekli ve sistemli meteoroloji ölçümlerine başlandı.

 

neler oldu 2020 temmuz 01 1 Temmuz

 

Haziran 1910’da Türkiye’de astronomi ve jeofizik çalışmalarının öncülerinden Fatin Gökmen yeni kurulacak rasathanenin müdürlüğüne getirildi. Fatin Bey ve ekibi, Kandilli Rasathanesi’nde 1 Temmuz 1911’den itibaren sürekli ve sistemli meteoroloji ölçüm ve kayıtlarına başladı. Uluslararası kabul edilen 7, 14 ve 21 saatlerinde günlük gözlemler yapıldı, deftere kaydedildi ve gerekli yerlere bildirildi.

AYIN TAMAMI