ÇOCUKLARIN BİLGİ BANKASI KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR
KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR
“Acaba Ne Olurdu?” köşemizin meraklı ve sadık okuyucuları anımsayacaktır. Bir önceki içeriğimizde “Dünyadaki tüm insanları uzaya göndermek gerekseydi, acaba ne olurdu?” diye sormuş ve şu andaki teknolojimizle bunun gerçekleşmesi neredeyse olanaksız bir hayal olduğunu anlamıştık. Falcon 9 gibi en gelişmiş roketlere bindirdiğimiz insanların uzaya götürülmesi işinin hem çok uzun süreceğini hem çok maliyetli olacağını, üstelik gezegenin tüm kaynaklarını tüketeceğini görmüştük. Geride aşırı ısınmış bir gezegen ve karbondioksite boğulup nefes alınmaz hale gelmiş bir atmosfer kalacağını da…
Peki, yine benzer bir acil durum yaşansa, örneğin dünyamıza hızla yaklaşan bir göktaşı tespit edilse, dünyadaki bütün insanları uzaya göndermenin bir başka nasıl bir yolu olurdu acaba? Günümüzde henüz var olmayan teknolojileri ya da şimdilik kâğıt üzerinde kalan varsayımları da dahil etsek, bu “hayal” gerçeğe dönüşebilir miydi? Haydi gelin, bu son derece çılgın alternatif yollar incelenmeyi bekliyor!
Eğer Ay’da maden kolonileri kurup Helyum 3’ü dünyaya ya da daha “temizi” yörüngedeki istasyonlara iletebilirsek, 8 milyar insanı uzaya taşıyacak roketlerin ihtiyacı olan o devasa enerjiyi güvenli bir şekilde sağlayabiliriz. Ne var ki, şu an bu teknoloji çok erken aşamada. Ay’a gidip maden kazmak, elimizdeki olanaklarla 8 milyar insanı uzaya göndermek kadar zor. Ama bir gün başarırsak, Helyum 3 sayesinde yıldızlara giden yolun kapısı bile açılabilir. Tabii eğer bir nükleer kazaya kurban gitmezsek!
Biz en iyisi biricik gezegenimize ve birbirimize çok iyi bakalım. Carl Sagan’ın ünlü sözüyle de konuyu bağlayalım; “Uzay, insanlık için bir kaçış değil, bir keşif alanıdır. Asıl sorun, bu gemiyi -yani Dünya’yı- batırmamaktır.”
Öncelikle buna gücümüz ve olanaklarımız yeter miydi acaba? Hepimizi uzaya, çok değil aslında, yeryüzünden 200 kilometrecik yukarıya götürmeye yetecek kadar enerji ve bunu yapabilecek zaman bulabilir miydik? Yoksa tüm insanları —yani yaklaşık 8 milyar kişiyi— uzaya göndermek, elimizdeki teknoloji ve enerji kaynaklarıyla olanaksız mıdır? Haydi gelin, kuramsal olarak neler gerektiğine bir bakalım.
Bir insanın ortalama ağırlığını 65 kg alarak başlayalım. En gelişmiş roketler, örneğin Falcon 9 bile bir kalkışta en çok 22.800 kg yükü alçak dünya yörüngesine taşıyabiliyor. Bu da tek seferde bir roketin ancak 350 insanı uzaya götürebileceği anlamına gelir. Tabii bu hesabı yaparken uzay için gerekli giysileri, yiyecekleri ve başka malzemeleri hiç hesaba katmıyoruz bile! Buna rağmen 8 milyar insanı uzaya taşıyabilmek için tam 23 milyon sefer yapmak gerekirdi!

Haydi, diyelim ki aynı anda kalkış yapabilecek 23 milyon adet Falcon 9 roketimiz var. Gerçi böyle bir roketi yapmak bile en az 3 ay sürüyor ama, neyse! Bu kadar çok rokete (ya da tek bir roketin 23 milyon seferine) ne kadar yakıt gerekeceğini hiç düşündünüz mü? Tek bir roketin bir seferde yaklaşık 500 ton yakıt harcadığını kabul edersek bu da toplamda 11,5 milyar ton yakıt anlamına gelir. Oysa dünyanın bir yıllık yakıt üretimi 2 milyar ton dolayındadır. Yani bu kadar yakıtı bulmak için bile 6 yıl beklemek gerekirdi!
Kısacası bütün sınırları zorlasak, 8 milyar insanı uzaya taşıyacak enerjiyi bulmak yine de olanaksız olurdu. İyi ki de öyle olurdu; çünkü bu kadar çok yakıtın kısa süre içinde tüketildiği bir gezegen zaten yaşanmaz bir yere dönüşürdü! Geride kalan canlılar bu kadar çok roket kalkışından açığa çıkan karbondioksit ve öteki zararlı gazların etkisiyle tam bir cehennemde bulurlardı kendilerini! Zaten son iki yüzyıldaki fosil yakıt tüketimimiz yüzünden gezegenimizi yeterince ısıtmış ve iklim değişimini başlatmış durumdayız! Fosil yakıtlarla çalışan roketlerle uzaya topluca gitmek, geride kalan gezegenimizin pimini çekmek olurdu!
“Olsun, yalnızca merak ediyorum; o kadar çok yakıtımız olduğunu varsaysak” diyor ve “acaba 23 milyon kalkış için ne kadar süre gerekirdi?” diye mi soruyorsunuz? O zaman önce, yeryüzünde aktif 23 roket fırlatma alanı bulunduğunu anımsatalım. Bu da peş peşe 1 milyon kalkış anlamına gelir! Her bir kalkış arasında en azından bir saat olması şart, çünkü rampaya yerleştirilen roketin yakıtını doldurması bile bu kadar sürüyor. Bu durumda günde 24 kalkıştan yılda 8.760 kalkış yapar ve bu bile 114 yıl sürer!

Azimlisiniz ve 8 milyar insanı, 23 milyon roketle, bütün dünyanın 6 yıllık yakıtını kullanarak uzaya göndermeye kararlısınız. Bunun için yeryüzünün her yerine roket fırlatma rampası yapmayı da göze aldınız! Ancak aralarında en azından 100 kilometre olmalı ki güvenli kalkışı garanti edebilesiniz. Böyle bir senaryoda, yani bütün kıtaları silme roket fırlatma alanıyla doldurursanız, 15 bin kalkış pistiniz olurdu. Her birinden günde 24 kalkış yapan roketlerinizin tümünün uzaya çıkması için de 64 gün gerekirdi. Yani insanlığın topluca uzaya göçü iki aydan biraz uzun sürerdi!
Bir kez daha anımsatalım: Bu çılgın projeyi yaşama geçirmek geride kaynakları tükenip aşırı ısınmış bir gezegen ve karbondioksite boğulup soluk alınmaz hale gelmiş bir atmosfer bırakırdı. Biz en iyisi, mavi gezegenimizde güzel güzel yaşayalım… Carl Sagan’ın dediği gibi “Uzay, insanlık için bir kaçış değil, bir keşif alanıdır. Asıl sorun, bu gemiyi (yani Dünya’yı) batırmamaktır!”







Yalnızca matematik, fizik, astronomi, kimya, tıp gibi bilim dalları için değil, kültürel ve tarihsel bilgilerin korunmasında, geçmişte yaşanan olayların, toplumsal değerlerimizin ve geleneklerin aktarılmasında da kitaplar en iyi araçlardı. İnsanlar kitaplar sayesinde başka insanlarla doğrudan iletişime geçmeden, farklı bakış açılarıyla ve düşüncelerle tanışabildiler. Bilimsel araştırmalar ve buluşlar, büyük ölçüde yazılı kaynaklara dayanarak önceki kuşakların kitaplardan öğrenilen bilgileri üzerine yenileri inşa edilerek yapılabildi.
Öte yandan kitapları yalnızca bilgilerin kaydedildiği ve aktarıldığı araçlar olarak görmemek lazım. Çünkü birçok sanatçının yapıtlarını başkalarıyla paylaşmasının yolu da kitaplardır. Roman, şiir, öykü, resimli öykü, masal, oyun gibi birbirinden farklı birçok türde karşımıza çıkan edebi yapıtlar, kitaplar olmasaydı bizlere ulaşamazdı. O zaman da yaratıcılığımız ve hayal gücümüz beslenemez, farklı dünyalar ve karakterlerle tanışma fırsatından, bir kitabın içine dalınca yaşadığımız eğlenceli saatlerden mahrum kalırdık. Kitapların ve edebiyatın olmadığı bir dünya epey sıkıcı olurdu.

Ayrıca kitaplar dilin gelişimi ve zenginleşmesi açısından da önemlidir. Çünkü okumak, sözcük dağarcığımızı ve iletişim becerilerimizi geliştirir. Dolayısıyla kitaplar olmasaydı, sınırlı sayıda sözcükle konuşurduk ve dilimiz de yavaş yavaş sözcüklerini ve zenginliğini kaybederdi. Üstelik kitaplarda yer alan karakterler ve onların öyküleri olmasaydı, empati yeteneğimiz ve duygusal zekamız zayıflar, kişisel gelişimimiz biz hiç farkında olmadan sekteye uğrardı.
Peki, bir de şöyle düşünelim. Kitapların hiç var olmadığını değil de şu an, birdenbire yok olduğunu hayal edelim. Tüm kütüphane raflarının bir anda boşaldığını; çantamızda, sıramızda, evdeki kitaplığımızda duran kitapların ansızın buharlaşıp yok olduğunu varsayalım. O zaman ne olurdu? Bilgi ve kültür birikimimizin önemli bir bölümünü yine kaybederdik; ama yeryüzündeki kitapların büyük bölümü -arşivlerde yer alan çok eski kitaplar bile- dijital ortama aktarıldığı için onlara erişimimiz olurdu. Ancak basılı kitap yerine bir ekrandan kitap okumak teknolojiye bağımlılığımızı iyice artırır, üstelik kitabın kokusunu içinize çekmeden okumak, eskisi gibi keyif vermezdi. Tabii bir de elektrikler ya da internete erişimimiz kesilirse daha da kötü olurdu!

Okurlarımızdan Hena’nın aklına bu soru takılmış ve bizden bu konuyu araştırmamızı istemiş. Biz de yalnızca harflerin değil, yazının da olmadığı bir senaryoya da bakacağız. Ama önce şöyle düşünelim: Harfler şu anda, birdenbire yok olsaydı, acaba ne olurdu? Bu durumda bir dildeki seslere karşılık gelen işaretler olmayınca onların yerini ne alırdı diye düşünmemiz gerekiyor. Evet, doğru tahmin ettiniz. Sözcükleri ve sonra cümleleri oluşturmak için gereken harflerin yerini bu kez doğrudan sözcük ya da cümlelerin anlamlarına karşılık gelen simgeler alırdı. Yani en başta, alfabenin ortaya çıkışından önce olduğu gibi…
İsterseniz bir zaman makinesine atlayıp harflerin olmadığı dönemlere kısa bir yolculuk yapalım. Yazının atası sayılan çivi yazısı, MÖ 4. binyılda Mezopotamya’da Sümerler tarafından geliştirilmişti. Onunla hemen hemen aynı zamanlarda Eski Mısır’da hiyeroglif denen bir başka yazı sistemi ortaya çıkmıştı. Her ikisinde de somut nesneleri ya da soyut duygu ve düşünceleri temsil eden işaretler ya da simgeler vardı. Yani her sözcük ya da cümle için bir resim! Tıpkı bugünkü emojiler gibi! Aslında bu açıdan eskiye döndüğümüz söylenebilir.



Evet, şimdi bir de bunu düşünelim… Mezopotamya’da ya da Mısır’da MÖ 4. binyılda sözcüklere karşılık gelen simgelerle başlayan, daha sonra MÖ 1500’lü yıllarda Fenikelilerin sesleri temsil eden harfleri, yani ilk alfabeyi kullanmasıyla gelişen yazı hiç olmasaydı, acaba ne olurdu? “Kitaplar olmazdı, dersler olmazdı, e o zaman ödevler de olmazdı!” diye işin içinden çıkmayın hemen… Gelin bakalım neler olurdu…
Yazı olmasaydı, insanlar arasındaki iletişim tümüyle sözlü olarak kalırdı. Bilgiler, öyküler ve duygular yalnızca sözlü olarak aktarılırdı. Bu durumda ancak akılda tutulabilen, belleklerimize eksiksiz olarak aktarabildiğimiz bilgiler korunabilirdi. Bugünkü bilgi üretim hızını düşünecek olursanız mevcut ya da yeni üretilen bilginin çok az bir bölümünün sonraki kuşaklara aktarılabileceğini düşünebilirsiniz. Yazılı kayıtlar olmadığı için anca sözlü anlatılar, öyküler ya da destanlar, bilgi aktarım aracı olurdu. Sözlü olarak aktarılamayan ya da akılda tutulamayan çoğu bilginin kaybolacağını söylemeye gerek bile yok.

Eğitim ve öğretim de tümüyle sözlü ve uygulamalı olarak yapılırdı. Kitaplar ve öteki yazılı malzemeler olmayınca öğrenme süreçleri de değişir ve güçleşirdi. Üstelik yazı, karmaşık matematiksel, bilimsel ve teknik bilgilerin geliştirilmesi ve korunması için de gereklidir. Aslında bilim, yazının icadından beri birikerek gelen bilginin ürünüdür. Eğer yazı olmasaydı, bu tür karmaşık sistemlerin geliştirilmesi ve sürdürülmesi çok zor olurdu. Dolayısıyla bugünkü bilim ve teknolojinin de, günlük yaşamımızın vazgeçilmezi haline gelen elektronik aygıtların da yerinde yeller eserdi. “Yazılı mesaj atamazsam sesli mesaj gönderirdim” mi diyorsunuz? Unutun gitsin, telefon da bilgisayar da olmazdı ki!
Bilim, teknoloji, eğitim alanları dışında neler olup biterdi, işe bir de oradan bakalım. Hukuki belgeler, yasalar, sözleşmeler ve yönetim kayıtları olmayınca, toplumsal karışıklıklar ortaya çıkabilirdi. Daha basit, daha küçük çaplı ve daha düzensiz yönetim sistemlerimiz olurdu. Yapılan işlemler sözlü ifadelere dayanır ve bu durum birçok anlaşmazlığa yol açabilirdi. Öte yandan edebiyat, şiir, tiyatro gibi sanat dalları yazılı dilin eksikliği nedeniyle çok farklı biçimlerde gelişir; müzik ve performans sanatlarının önü daha çok açılırdı.






Gelin, şimdi bu suların yavaş yavaş boşalması senaryolarını bir kenara bırakıp işin asıl “can alıcı” boyutuna odaklanalım ve şöyle düşünelim: Okyanuslardaki ve denizlerdeki sular yavaş yavaş değil de bir anda çekilseydi, (adeta buharlaşıp yok olsaydı,) acaba ne olurdu? Denizsiz ve okyanussuz bir Dünya, nasıl bir yer olurdu acaba? Sanmayın ki bir anda yok olacak şey yalnızca güzel deniz manzaraları, denizde yüzme keyfi ya da deniz yolculukları olurdu…
“İyi olurdu ya, Akdeniz kıyısından -yani eskiden Akdeniz’in başladığı kıyılardan- yürüye yürüye Afrika’ya kadar gidebilirdik” mi diyorsunuz? Hatta Avrupa’nın batısından, örneğin Fransa’dan ya da Portekiz’den bir arabaya atlayıp Atlas Okyanus’undan geriye kalan dev çukuru -ve aralarda karşınıza çıkan yeni dağları- aşarak Amerika’ya varabileceğinizi mi hayal ediyorsunuz? Evet, bütün bunlar yapılabilirdi. Ancak emin olun, okyanussuz ve denizsiz bir Dünya, hiç de şimdiki gibi bir yer olmaz. Daha çok Ay’ın ya da Mars’ın yüzeyine benzerdi!


Belki de daha önemlisi, fitoplanktonların (bitkisel planktonlar) okyanuslarla birlikte ortadan kalkması olurdu. Çünkü fotosentez yaparak havadaki oksijenin yarıdan çoğunu üreten bu mikroskobik canlılar yok olunca, atmosferdeki oksijen oranı da önemli ölçüde azalırdı. Bu da yine birçok karasal canlı türünün yaşamını tehdit eder, insanların soluk alıp vermesini güçleştirirdi. Kanımızdaki oksijen oranı düşer; bunun sonucunda yürümek ya da merdiven çıkmak gibi birçok günlük etkinliğimizi yapmakta zorlanmaya başlardık. Hatta en çok enerji ve oksijen harcayan beynimiz olduğu için, okyanusların kuruması düşünmemizi bile bulanıklaştırırdı.
İyisi mi biz şimdi bu düşünceleri bir yana bırakıp şöyle derin bir soluk alarak okyanusların ve denizlerin varlığını koruyarak mutluluk duyalım. Oh, iyi ki varlarmış, değil mi?


İkinci senaryomuz da şöyle olsun: Dünya’ya daha yakın, örneğin Ay’ın yarısı kadar uzak bir yörüngede bulunan ve yine Ay kadar büyük bir uydumuz olsaydı, acaba ne olurdu? İşte, o zaman işler epey farklı olurdu. Bu “yeni Ay” şimdikinden üç kat daha büyük görünür ve gökyüzünde kocaman bir tepsi gibi ışıldardı. Dolunaylı geceler epey aydınlık olur, gece avlanan hayvanların işi zorlaşır, yıldız gözlemi yapmak isteyenler şansına küserdi.
Ancak asıl sorun gelgitler olurdu! Bu ikinci senaryoda aylarımızın çekim etkisi, deniz ve okyanus sularının hatırı sayılır miktarda yer değiştirmesine neden olurdu. Örneğin, kıyı şeritleri gün içinde yüzlerce metre yer değiştirirdi. Bu durumda birçok kent, günün yarısında deniz sularının altında kalır, sular çekildiğinde de geniş bir bataklık manzarası ortaya çıkardı.


Yörünge çapları birbirinden farklı olan uydularımızın evreleri de sık sık birbirinden farklı olurdu. Çünkü, içteki uydu dıştakine göre çevremizde daha hızlı dönerdi. Yakındaki ve büyük görünen uydunun evresi daha sık değişir, uzaktaki ve daha küçük görünen uydununsa şimdikine yakın bir periyodu olurdu. Bu ikili, gezegenimizin kendi ekseninde dönme hızını yavaşlatabilir; mevsimleri, iklimi ve okyanus akıntılarını değiştirebilirdi.
Ancak, iki uydunun arasındaki kütleçekimi dengesi hep aynı kalmazdı. Bir süre sonra bu ikilinin yörüngeleri değişebilir, birbirlerine giderek yaklaşabilirler ve hatta bir süre sonra çarpışabilirlerdi. İşte, o zaman bu çarpışmanın enkazı Dünya’ya yağabilir ve bu da gezegenimizde felakate yol açabilirdi.
Biliyor musunuz? Bazı bilim insanlarının son araştırmalarına göre, bir zamanlar Dünya’nın bir değil iki uydusu olmuş olabilir. Dört buçuk milyar yıl kadar önce, Mars büyüklüğünde bir gezegenin, Dünya’mıza çarpmasıyla oluşan Ay’a birkaç milyon yıl boyunca küçük bir kardeş daha eşlik etmiş olabilir. Bu uydunun, Ay’dan otuz kat kadar daha küçük olduğu ve hemen hemen aynı yörüngede döndüğü tahmin ediliyor.
Eğer o zamanki Dünya’dan gökyüzüne bakabilseydik, tam da az önce hayal ettiğimiz gibi, ikinci ve şimdikinin üçte biri kadar küçük görünen bir başka uydumuzun Ay’ın peşi sıra gökyüzünde bir yay çizdiğini görecektik. Henüz gezegenimizde denizler ve okyanuslar oluşmadığı için gelgitlerle ilgili bir sorun da olmayacaktı tabii!
Bu manzara bir süre gökyüzünü süslese de uzun soluklu olamadı… Çünkü bu küçük uydu, Ay’a çarpıp uydumuzun bir parçası haline gelerek yok oldu. Bunun için bir göktaşı çarpması gibi bir anda gerçekleşen ve büyük bir krater oluşturan bir çarpışma değil, saatler süren, ağır çekimde bir çarpışma hayal etmelisiniz. İşte, bu çarpışmadan çevreye yayılan enkazın da büyük oranda Ay’ın öte yüzüne, hani şu bize dönük olmayan karanlık yüzüne döküldüğü düşünülüyor.

Zaten bilim insanlarının “ikinci bir uydu” tahmininde bulunmalarına neden olan da Ay’ın bizim gördüğümüz yüzüyle öbür yüzü arasındaki çarpıcı farklılık olmuş. Bize dönük yanında büyük kraterler ya da “denizler” bulunurken Ay’ın öte yüzünde geniş düzlükler yerine dağlık, engebeli bir yüzey yapısı var. Bilim insanları Ay’ın öbür yüzüne damgasını vuran bu dağların olsa olsa o ikinci uydumuzdan geriye kalanlar olduğunu düşünüyor.

Bu soruya “Eğer bu soru bir biyoloji sınavında ve çoktan seçmeli olarak karşınıza çıksaydı, acaba seçenekler ne olurdu?” diye bir başka soruyla karşılık vererek başlayalım mı? Sizin aklınıza hangi seçenekler geliyor? Bizim aklımıza ilk şunlar geldi:
A- Dünya çok büyük bir güzellikten mahrum kalırdı.
B- Hediye olarak başka bir şeyler düşünmemiz gerekirdi.
C- Böcekler ve onlarla birlikte birçok canlı türü aşamalı olarak yok olurdu.
D- Yukarıdakilerin hepsi.








Peki, şuna ne dersiniz? Herkesin elinin altında bir ışınlanma makinesinin olduğunu, gidilecek yerde başka bir makineye gerek olmadığını ve ışınlanmanın soluk alıp vermek kadar kolay olduğunu hayal edelim. Bir konum seçiyorsunuz, sonra bir düğmeye basıyorsunuz ve göz açıp kapayıncaya kadar oradasınız. Tabii bunu yapabilen bir tek siz değilsiniz; herkes yapabiliyor. Acaba böyle bir yaşam nasıl olurdu?
Trafiğin sıkışması, metronun ya da otobüsün dolu gelmesi, tren ya da uçak rezervasyonları… Bunların hepsi geçmişte kalırdı. İnsanlar anında istedikleri yerde olabilecekleri için herhangi bir araca da gerek olmazdı. Tabii, bazıları sırf nostalji olsun diye, yolculuk etmekten hoşlandıkları için ya da o aracı sevdiklerinden bir araca binmek isteyebilirlerdi. Keyif ya da spor için yürüyüş yapmak isteyenler, koşanlar ya da bisiklete binenlerse hep olurdu. Her yere ışınlanıp durmaktan hareketsiz kalan bedenlerimiz hantallaşacağından spor yapmak bir gereksinim halini alırdı.

Bol ışınlanmalı bir yaşamda, gün içinde birçok şey yapma olanağı olurdu. Sabah okula ya da işe gittikten, daha doğrusu ışınlandıktan sonra, öğleden sonrayı isterseniz başka bir kentteki, hatta ülkedeki bir sahilde ya da dağ başında geçirebilirdiniz. Akşam için de uzaklıklar söz konusu bile olmadan maça, konsere ya da bir festivale gidebilirdiniz. Ya da hepsini boş verip “keşke yanımda olsaydı” diye düşündüğünüz birinin yanına ışınlanıp onunla vakit geçirebilirdiniz. Tabii, o kişinin o an nerede olduğunu ya da nereye ışınlanacağını bilmek şartıyla!
İşte, tam da bu noktada ışınlanmanın büyük bir karmaşa yaratabileceğini öngörmek zor değil. Yalnızca sizin değil, herkesin her an her yerde olabileceğini düşünsenize… Bazı yerlerin aşırı kalabalık olacağını, hatta birden fazla kişi aynı yere ışınlanmak istediğinde üst üste gelebileceklerini, çarpışabileceklerini tahmin etmek güç değil! Kendinizi hiç ummadığınız bir ortamın içinde de bulabilirdiniz; örneğin ormana ışınladığınızda bir ayının tam önünde! Kısacası bu tarz bir ışınlanma büyük bir kaos yaratabilirdi.
Peki, ışınlanma olsaydı, acaba bu nasıl mümkün olurdu? Aslında bilim insanları bu konu üzerinde ciddi ciddi çalışıyor. Heisenberg Belirsizlik İlkesi’ne dayanan, “kuantum ışınlanma” adı verilen ve doğrusu fizikçi olmayanlarca pek de kolay anlaşılmayan bir yöntemi temel alıyorlar. İşte, bu yöntemle ışınlanmayı madde için değil ama bilgi için yapabilmişler! Bir parçacığın kuantum durumu bilgisini ışınlayabilmişler.





İnsan beyninin içindeki hücreler arasında karmakarışık, milyarlarca bağlantı vardır. Bu hücreler arasındaki elektrik sinyalleri duygularımızı, düşüncelerimizi, bilgilerimizi, hayallerimizi, planlarımızı, anılarımızı oluşturan şeydir aslında. Eğer bu sinyalleri bilgisayar diline çevirebilseydik, beyinlerimizin içinde bir internet sayfasında gezinir gibi gezinebilirdik. Zihnimizde canlanan tatil anılarını ekranda bir fotoğraf ya da video olarak görebilir, arkadaşımızla konuşmalarımızı bir cep telefonu yazışması gibi okuyabilir, tabii bu arada herkesten gizlediğimiz bazı duygularımıza da neredeyse her satır arasında rastlayabilirdik…
Ya tam tersi de mümkün olsaydı? Yani bu süper bilgisayardaki verileri beynimizde elektrik sinyallerine dönüştürebiliyor olsaydık neler olurdu? Tarih sınavına hazırlanmak yerine ders notlarını bilgisayardan kopyalayıp beynimizin içine yapıştırabilirdik mesela! Bir sınav nedir ki; binlerce romanı, ansiklopediyi, ders kitabını bir tıkla, yutmuş gibi olurduk! Hiç gitmemiş olsak bile Tokyo’nun, Paris’in, New York’un sokaklarını, tarihi binalarını, eğlence merkezlerini görmüş, gezmiş gibi olurduk. Sonuçta nereyi merak ediyorsak, oraya ait bilgileri beyne aktarmak yeterli olurdu. Siz de bir düşlesenize, neler neler yapabilirdiniz bu zihin bilgisayarı sayesinde… Kim bilir, belki bir gün gerçek olur…

Böyle bir beyinler arası internet olsaydı, yaşayan tüm bilim insanları güçlerini kolayca birleştirip bir süper beyin oluşturabilirdi. Sonra da gelsin buluşlar, icatlar… Birine anlatmak istediklerimizi yazmak ya da söylemek yerine düşünce aktarımıyla iletiverirdik. Başkalarının deneyimlerini sanki biz yaşamışız gibi içimizde hissedebilirdik. Hatta beyinlerimizin kopyalarını kendi bilgisayarlarımıza aktardıktan sonra bunları birbirine bağlayıp en zor proje ödevlerini onlara yaptırırken, biz arkadaşlarımızla eğlenip keyfimize bakabilirdik. Daha neler neler sağlardı bize bu beyin interneti, hayal etsenize…
Tabii her şey bu kadar toz pembe olmayabilirdi. Kendi süper bilgisayarınıza koyduğunuz şifreyi birileri (mesela kötü niyetli zihin bilgisayarlarının oluşturduğu bir siber çete) kırıp zihninizi okuyabilir, tüm sırlarınızı ortaya saçabilirdi. Bizim bilim aşkıyla geliştirdiğimiz zihin bilgisayarları ağı, kontrolümüz dışında bir virüs oluşturup dünyadaki tüm zihin bilgisayarlarına bulaşabilirdi. Belli mi olur, bilgisayarlardaki tüm verileri gizlice başka bir süper bilgisayara kopyaladıktan sonra belki bizdeki her şeyi silebilirdi de! Daha başka kim bilir ne felaketler açardı başımıza bu siber çeteler…
Elimizin altında bir şalter olsaydı ve “tık” diye bir anda en güçlü kasırgalardan en ufak esintilere kadar yeryüzündeki tüm rüzgârları durdurabilseydik, acaba ne olurdu? Ortalık süt liman olunca rahat mı ederdik? Yoksa rüzgârsız bir hayat çekilmez, hatta yaşanmaz mı olurdu?
Doğrusu rüzgâr bazen çok can sıkıcı olabilir; gözümüze toz kaçırır, saçımızı başımızı dağıtır, yazın belki serinletir ama kışın daha beter üşütür. Bazen o kadar çok eser ki, “Of yeter!” dedirtir. Hatta kimi zaman fırtınaya ya da kasırgaya dönüşerek evlerin çatılarını uçurur, ağaçları yerinden söker, başımıza büyük felaketler açar. Ama bakalım yokluğu neler getirir, neler götürür…

Bilimsel tanımını yapmak gerekirse rüzgâr, yüksek basınç bölgesinden alçak basınç bölgesine doğru havanın hareket etmesidir. İki bölge arasındaki basınç farkı ne kadar büyükse, rüzgâr da o kadar kuvvetli eser. Güneş’in yeryüzünün farklı bölgelerini (örneğin karaları ve denizleri) farklı ölçüde ve hızda ısıtmasıyla sık sık basınç farkları oluşur ve bu basıncın dengelenmesi için de… Evet bildiniz, rüzgârlar eser durur.
Ancak işe “küresel” ölçekte bakarsak rüzgârların basit bir basınç dengelemesinden çok daha fazlasını yaptığını görürüz. Sıcak ve soğuk havanın yerküremiz üzerinde daha dengeli dağılmasını sağlayan sürekli rüzgârlar, hem ekvator çevresinin yaşanamayacak kadar sıcak olmasını önler hem de kutup bölgelerinin tümüyle donup kalmasını… İşte, rüzgârın bu yaşamsal katkısı olmasaydı, yeryüzündeki ekosistemler de çökerdi.
Rüzgâr aynı zamanda yağmur bulutlarını da hareket ettirir ve bu da bir o kadar yaşamsal bir konudur. Düşünsenize, rüzgâr olmasaydı deniz ya da okyanus gibi büyük su kütlelerinin üzerinden buharlaşan su molekülleri yine aynı yerlere ya da yakın çevresine yağmur bırakırdı. Yani yağmur hep denizlerin üstüne ya da kıyı bölgelerine yağarken iç kesimler kuraklıktan kavrulurdu.

Bir başka büyük sorun da tozlaşmayla üreyen bitkilerin polenlerini bir çiçekten bir başkasına ya da daha uzak yerlere aktaramaması olurdu. Bunun sonucunda birçok çiçekli bitki türünün kısa süre içinde soyunun tükendiğini görürdük. Benzer şekilde Afrika’daki Sahra Çölü’nden kalktıktan sonra Atlas Okyanusu’nu geçerek Amazon ormanlarına ulaşan ve oradaki bitkileri besleyen tonlarca çöl kumu da taşınamazdı. Yaşamsal bir gübre niteliğindeki bu kum olmasa dünyanın akciğerleri diyebileceğimiz Amazon’u -ve benzer yollarla beslenen başka ormanları- kaybedebilirdik.

Rüzgarsız yaşam başka nelere yol açar dersiniz?
Öncelikle yelkenli tekneler ve gemiler bir milim bile hareket edemezdi. Denizdeki dalgaları oluşturan başlıca etken de rüzgâr olduğu için sörfçüler ve deniz kıyısında dalgalarla oynamayı sevenler çok sıkılırdı. Hava kirliliğinin yoğun olduğu yerlerde, özellikle büyük kentlerde, hep bir sis tabakası altındaymış gibi yaşanırdı. Ha, bir de rüzgâr olmasaydı çamaşırlarımızın kuruması çok uzun zaman alırdı!


Haziran 1910’da Türkiye’de astronomi ve jeofizik çalışmalarının öncülerinden Fatin Gökmen yeni kurulacak rasathanenin müdürlüğüne getirildi. Fatin Bey ve ekibi, Kandilli Rasathanesi’nde 1 Temmuz 1911’den itibaren sürekli ve sistemli meteoroloji ölçüm ve kayıtlarına başladı. Uluslararası kabul edilen 7, 14 ve 21 saatlerinde günlük gözlemler yapıldı, deftere kaydedildi ve gerekli yerlere bildirildi.