ÇOCUKLARIN BİLGİ BANKASI KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR
KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR
Tiyatronun ilk tohumları, yazı bile icat edilmeden çok önce, doğada yaşayan avcı-toplayıcı gruplarının ateş başında toplandığı gecelerde atıldı. İnsanlar, gündüz ormanda başlarından geçen tehlikeli bir avı arkadaşlarına heyecanla anlatıyor, içlerinden biri bir hayvan postu geçiriyor ve vahşi hayvanın taklidini yaparak av sahnesini canlandırmaya başlıyordu. Ateşin çevresinde oturan grubun öteki üyeleri de bu heyecanlı gösteriyi nefeslerini tutarak izliyorlardı. Bu canlandırmaların yanı sıra, yağmur yağdırmak, yağmuru dindirmek, avın başarılı geçmesini istemek gibi çeşitli talepler için ya da doğaya teşekkür etmek için danslı ve müzikli törenler de yapılıyordu. İnsanlar önceden hazırladıkları bazı kostümleri, maskeleri takıp çeşitli kahramanların, hayvanların, rollerine de bürünüyorlardı. İşte bunlar, bugün hayranlıkla izlediğimiz tiyatro oyunlarının en ilkel ve en samimi başlangıç noktalarıydı.
Tiyatronun gerçek bir sanat dalına dönüşmesi ve kurallara bağlanması, günümüzden yaklaşık 2.500 yıl önce Eski Yunan’da gerçekleşti. Tepelerin yamaçlarına, yüzlerce hatta binlerce insanın oturabileceği, akustik harikası devasa taş tiyatrolar inşa edildi. Oyunlar genellikle mitolojik karakterler, kahramanlar ve krallar hakkındaydı ve iki ana türe ayrılmıştı; trajik öyküleri anlatan “tragedya” ve insanları güldüren hikayeleri anlatan "komedya". Hatta bugün tiyatronun simgesi olan gülen ve ağlayan maske figürleri de bu bu dönemin mirasıdır. O zamanlarda oyunların sonunda yazarlara ve oyunculara defne yapraklarından taçlar takılır, tüm kent günlerce bu sanatsal şöleni konuşurdu. Tiyatro artık toplumun yaşamının önemli bir parçası haline gelmişti. Taş basamaklara oturan binlerce insan aynı anda üzülüp aynı anda gülmeyi öğreniyordu.
Yunan tiyatrosundan etkilenen Romalılar, tiyatroyu kendi zevklerine göre geliştirdiler; daha büyük ve gösterişli yapılar inşa edildi, sahne dekorları daha ayrıntılı hâle geldi, müzik ve dans daha çok kullanılmaya başlandı. Bazı gösterilerde özel sahne makineleri bile kullanılıyordu. Oyuncular da profesyonel sanatçılara dönüşmeye başladı. Sonuç olarak tiyatro, büyük kentlerin önemli eğlencelerinden biri oldu.

Orta Çağ döneminde gezgin tiyatro toplulukları ortaya çıktı. Bu topluluklar, altı tekerlekli büyük arabaların üzerine derme çatma sahneler kurarak köyleri ve kasabaları dolaşıyordu. Bu dönemde tiyatro, halka doğrudan ulaşarak çok daha samimi ve halka yakın bir kimlik kazandı. Orta Çağ’ın zor yıllarında sokaklardaki çocukların ve yoksul insanların başlıca neşe kaynağı tiyatro oldu.

16. yüzyıla gelindiğinde Avrupa’da büyük bir yeniden doğuş yaşandı. Tiyatro da altın dönemlerinden birine girdi. Londra’da üstü açık ve ortasında büyükçe bir avlu bulunan, ahşap “Globe Tiyatrosu” açıldı. Bu basit sahne, tarihin en büyük oyun yazarlarından William Shakespeare'in oyunlarına ev sahipliği yapan sahneydi! Romeo ve Juliet, Hamlet gibi zamansız (her dönem sergilenebilen) eserlerin yazarı Shakespeare, insan ruhunun en derin duygularını sahneye üst düzey bir başarıyla taşıyordu. Sahnenin izleyicilere çok yakın olması nedeniyle oyuncular seyircilerle sürekli göz teması kuruyor, hatta bazen doğrudan onlara hitap ediyordu. Dekorlar çok basitti; örneğin, sahnede bir sandalye duruyorsa seyirci hayal gücünü kullanarak o bölgenin bir saray olduğunu anlıyordu. Artık tiyatro, yalnızca bir eğlence değil, insan psikolojisini ve felsefesini sahneye aktaran güçlü bir ifade biçimi de olmuştu. Bu dönemde oyunculuğun gelişmesi ve sahne tekniklerinin ilerlemesiyle tiyatro daha geniş kitlelere ulaştı. Birçok kişi tiyatroyu günlük yaşamının parçası hâline getirdi.

Avrupa’da büyük tiyatro binaları yükselirken bizim topraklarımızda da buraya özgü, renkli bir geleneksel tiyatro kültürü filizleniyordu. Osmanlı Dönemi’nde oyuncular, günümüzdekine benzer olarak yazılı bir metne bağlı kalmadan, tümüyle içlerinden geldiğince, yani “doğaçlama” performanslar sergiliyordu. Ramazan gecelerinin vazgeçilmezi olan Karagöz ile Hacivat (arkasından ışık vurulan beyaz bir perdede deriden kuklaların oynatıldığı) etkileyici bir gölge tiyatrosuydu. Sokak aralarındaki meydanlarda da adına “Orta Oyunu” denen bir halk tiyatrosu doğdu. Bu oyunların en ünlü karakterleri Kavuklu ile Pişekâr, tıpkı Karagöz ile Hacivat gibi, iki arkadaşın komik atışmalarını sahnelerdi. Ayrıca tek bir sanatçının (meddah) yüksekçe bir yere oturup elindeki mendil ve bastonu kullanarak birçok farklı karakteri taklit ettiği komik öyküler de çok sevilirdi. Bu eski gösterilerin en güzel yanı, izleyicilerin de zaman zaman oturdukları yerden laf atarak eğlenceye katılmasıydı. Geleneksel Türk Tiyatrosu, insanları eğlendirirken aynı zamanda dönemin toplumsal olaylarını tatlı dille eleştiren bir mizah da içeriyordu. Köy meydanlarından saray avlularına kadar her yerde sergilenen bu oyunlar, yüzyıllar boyunca insanımızın neşe kaynaklarından biri olmayı başardı.


19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Türk tiyatrosu değişmeye başladı ve Batı tarzı sahnelerle, yazılı oyunlarla ve suflörlerle tanıştı. Tanzimat Dönemi’nde yazar (İbrahim) Şinasi “Şair Evlenmesi” adındaki ilk Türkçe tiyatro oyununu yazdı. İstanbul’da kurulan Darülbedayi (bugünkü Şehir Tiyatroları), Modern Türk Tiyatrosu’nun temellerinin atıldığı ilk okul oldu. Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte Mustafa Kemal Atatürk, “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.” sözünü söyledi ve Böylece ülkemizin büyük bir devlet desteği sağladı. Ülkenin her yanında devlet tiyatroları açıldı, konservatuvarlarda dünya çapında aktörler ve aktrisler yetiştirilmeye başlandı.

18. ve 19. yüzyıllara gelindiğinde tiyatro, büyük değişim daha geçirdi ve gelişen teknolojinin yardımıyla izleyicileri büyüleyen büyük bir görsel şova dönüştü. Artık oyunlar açık havada değil, tümüyle kapalı, görkemli binaların içinde sergileniyordu. Sahnelerin arkasına kurulan gizli halatlar, makaralar ve asansör sistemleri sayesinde, oyuncular sahnede birden “uçabiliyor” ya da yerin altına gömülerek gözden kaybolabiliyorlardı. Mum ışıklarının yerini önce gaz lambaları aldı, elektrik gücünün keşfiyle de rengarenk projektörler kullanılmaya başlandı. Bu sayede ışık tasarımcıları, farklı renklerdeki ışıkları sahneye yansıtarak oyun atmosferini anlık olarak gece, gündüz veya fırtına havası gibi çeşitli ambiyanslara dönüştürebilmeye başladı. Giderek gerçekçi görünmeye başlayan dekorlar sayesinde de sahneye gerçek bir ev, karanlık bir orman ya da büyük bir gemi güvertesi havası verilebiliyordu. İzleyiciler, salonun ve sahnenin bu özellikleri sayesinde oyunu sadece izlemiyor, adeta hikayeyi anbean yaşıyordu. Aynı zamanda günlük yaşamı anlatan oyunların da yazılmaya başlamasıyla daha doğal oyunculuk metotları benimsenir oldu. Bu da izleyicilerin, kendilerini sahnedeki olaylara daha yakın hissedebilmesini sağladı.

18. ve 19. yüzyıllara gelindiğinde tiyatro, büyük değişim daha geçirdi ve gelişen teknolojinin yardımıyla izleyicileri büyüleyen büyük bir görsel şova dönüştü. Artık oyunlar açık havada değil, tümüyle kapalı, görkemli binaların içinde sergileniyordu. Sahnelerin arkasına kurulan gizli halatlar, makaralar ve asansör sistemleri sayesinde, oyuncular sahnede birden “uçabiliyor” ya da yerin altına gömülerek gözden kaybolabiliyorlardı. Mum ışıklarının yerini önce gaz lambaları aldı, elektrik gücünün keşfiyle de rengarenk projektörler kullanılmaya başlandı. Bu sayede ışık tasarımcıları, farklı renklerdeki ışıkları sahneye yansıtarak oyun atmosferini anlık olarak gece, gündüz veya fırtına havası gibi çeşitli ambiyanslara dönüştürebilmeye başladı. Giderek gerçekçi görünmeye başlayan dekorlar sayesinde de sahneye gerçek bir ev, karanlık bir orman ya da büyük bir gemi güvertesi havası verilebiliyordu. İzleyiciler, salonun ve sahnenin bu özellikleri sayesinde oyunu sadece izlemiyor, adeta hikayeyi anbean yaşıyordu. Aynı zamanda günlük yaşamı anlatan oyunların da yazılmaya başlamasıyla daha doğal oyunculuk metotları benimsenir oldu. Bu da izleyicilerin, kendilerini sahnedeki olaylara daha yakın hissedebilmesini sağladı.

Tiyatro, günümüzde dijital teknolojinin bütün olanaklarını arkasına alarak hayal gücünün sınırlarını zorluyor. Artık ahşap ve kumaş gibi dekorlar, sahnenin uçsuz bucaksız dünyasını dev LED ekranlar ve projeksiyon haritalama tekonolojisi* ile paylaşıyor. Bu yeni teknolojilerle sahne duvarları, aniden dalgalanan bir okyanus gibi çeşitli görüntülerle neredeyse “canlanıyor!”. Dijital ekranlardaki üç boyutlu animasyonlar, sahnedeki oyunculara eşlik ederek görsel bir şölen yaratıyor. Hatta bazı oyunlarda izleyiciler sadece koltuklarında oturmuyor; oyuncular sahneden salona inip bazı seyircilerle etkileşim kuruyor ve onları da oyunun birer parçası haline getiriyor. Binlerce yıl önce ateş ışığında başlayan tiyatro kültürü, bugün dijital ışıkların aydınlattığı dev sahnelerde insanları birbirine yaklaştıran canlı bir bağ olarak yaşamını sürdürüyor. Günümüzde sinema filmleri, diziler ve bilgisayar oyunları gibi farklı hikaye anlatma yöntemlerinin de oldukça geliştiği bir çağdayız. Büyük dijital ekranlar veya sinema perdelerinin kendilerine özgü bir havası olsa da sonuçta karşınızdaki insanın terleyerek, kalbi çarparak sergilediği canlı performansın enerjisine anlık olarak şahit olmanın tadı her zaman ayrıdır. Tiyatro, böylesi bir çağda bile bu yenilikçi ve gelişmelere kolay adapte olabilen yapısıyla sanatın kalbinde yer almaya devam ediyor.

Kağıt sanatları, insanların sabır eşiğini yükseltir. Hayal gücünü destekler. Odaklanmayı ve plan yapmayı öğretir.
En popüler kağıt sanatlarından Japonya kökenli origami, kağıdı kesmeden veya yapıştırmadan yalnızca katlayarak şekillendirme sanatıdır. Bu sanat Japonya’da ortaya çıkmıştır. Origami yaparken kağıt yalnızca katlanır. Basit bir kare kağıtla başlanan origami sanatında; çeşitli şekiller, ağaçlar, hayvanlar ve çiçekler gibi aklınıza gelebilecek birçok alternatif için eserler yapılabilir.
Origami sabır isteyen bir sanattır. İlk denemelerde şekiller tam anlamıyla istendiği gibi olmayabilir. Denemelere devam edilerek zamanla daha zor modellerin de yapılabileceği beceri seviyesine ulaşılır.






Kuiling dünyası, kağıt şeritlerin rengarenk heykellere dönüştüğü, muhteşem bir görsellik sunar. Bu sanatta ince kâğıt şeritler özel bir çubuğun ucuna dolanır ve kıvrılarak rulolar oluşturulur. Daha sonra bu rulolara elle şekil verilir. Oluşan şekiller yan yana getirilip yapıştırıldığında ortaya göz alıcı bir eser çıkar.
Renkli taşlarla mozaik yapmaya benzeyen Kuiling sanatı çok keyiflidir. Kağıtların renk uyumunu ve şekillerin düzenini tamamen sanatçının estetik zevki belirler. Bu sanatla eviniz için eşsiz dekoratif süsler de yapabilirsiniz.



Kâğıdın süsleme amacıyla bu şekilde kullanılması 1400’lü yıllarda Fransız ve İtalyan rahibelerin süslediği kitap kapaklarıyla doğmuştur.





Kat, Arapça’da kesmek, biçmek anlamına gelir. Kat’ı, geleneksel Türk el sanatları arasındaki en detaylı sanat dallarından biri olarak, en çok sabır gerektirenlerden de biridir.


Dünyanın çeşitli bölgelerinde, tarih boyunca yerel kültürlere özgü birçok sanat dalı ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Bu eşsiz sanat dallarından biri de ebru sanatıdır. Ebru, suyun üzerinde renklerin dans ettiği, adeta büyülü bir dünyaya açılan harika bir sanat dalıdır. Yoğunlaştırılmış özel bir sıvı üzerindeki renklerin, sayısız çeşitlenmelerle birbirleriyle kucaklaşması, kaynaşması ve dans etmesidir. Bu kadim, gizemli ve etkileyici sanatı biraz daha yakından tanımak ister misiniz?
Ebru sanatının hangi tarihte ve nerede ortaya çıktığını kesin olarak söylemek zor olsa da bu sanatın doğuya özgü bir süsleme sanatı olarak doğduğu düşünülüyor. Kağıdın icadıyla birlikte geliştiği için ebru sanatının köklerinin de 10. veya 9. yüzyıla kadar uzandığı tahmin ediliyor. Ebru sanatına ait örnekler, Orta Asya’da ilk defa 13. yüzyılda görüldü. Sonra İpek Yolu’yla İran üzerinden Anadolu’ya yayıldı.
Ülkemiz, ebru sanatının kimliğini bulduğu yerdir. 16. yüzyıldan itibaren İstanbul’da ebru yapılmaya başlandı. Osmanlı döneminde Türk hat ustaları ve sanatçıları yeni tarzlar ve teknikler geliştirdi. Günümüzde var olan en eski ebru eseri ise 1554 tarihli. Bununla birlikte günümüzde ebru, tüm dünyada ilgi görüyor ve birçok ülkede ebru atölyeleri gerçekleştiriliyor.

























Bazı köylüler işi bir adım öteye götürüp tarlalarına reklam almaya karar vermiş! Bu resimler en iyi nereden görünür? Havadan, yani uçaktan, öyle değil mi? O halde bu tarlalara kim reklamını vermek ister? Tabii ki havayolu şirketleri! Bir şirketin logosunu ortaya çıkaracak tohumlar tarlalara ekilmiş, ancak diğer köylüler işin “ruhuna” aykırı olduğu için bu durumu protesto edip o tohumları tarlalardan toplatmışlar.











Osman Hamdi Bey, 1907 yılında kaplumbağaları müzikle terbiye etmeye hazırlanan bir dervişi konu alan 136 x 87 santimetre boyutlarında bir tablo yapmış. Kaplumbağa Terbiyecisi olarak tanınan, sanatçınınsa “Kaplumbağalı Adam” olarak adlandırdığı bu eserde kırmızı giysiler içinde bir derviş ve 6 kaplumbağa görülüyor. Canlı renklerle dikkat çeken eserde ayrıca duvarda bir hat ve nişin içine bir testi yer alıyor. Osman Hamdi Bey’in tabloyu dünürü Salih Münir Paşa’ya ithaf ettiğini gösteren bir de not bulunuyor.
Osman Hamdi Bey’in “Kaplumbağa Terbiyecisi”, ya da kendi verdiği isimle “Kaplumbağalı Adam” isimli bu önemli eseri canlı canlı görebileceğinizi biliyor muydunuz? Sanat tarihimizde pek çok başlangıcı oluşturan Kaplumbağa Terbiyecisi eserini, Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi’nin “Türk Resmini İzlemek” adlı kalıcı sergisinde görebilirsiniz. İstanbul Beyoğlu’ndaki müze hafta içi pazartesi hariç 10.00-19.00, hafta sonu ise 12.00-19.00 saatleri arasında ziyarete açıktır.




Osman Hamdi Bey

Osman Hamdi Bey yalnızca bir ressam değildir. O aynı zamanda ilk arkeoloğumuzdur. İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin yöneticisi ve Türkiye’de müzeciliğin kurucusudur. Üstelik Türkiye’nin ilk güzel sanatlar okulunun, bugünkü adıyla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin yaratıcısıdır. 1842’de İstanbul’da başlayan ve 1910’da yine aynı şehirde sonlanan yaşamı boyunca birçok yer gezmiş ve hep sanatla iç içe olmuştur.

Osman Hamdi Bey, bugünden bakınca Türkiye’nin “eski kuşak” ressamlardan biri olabilir; ama kendi döneminin en büyük yenilikçilerinden biriydi. Hatta önceki yüzyılların Osmanlı resmini dönüştüren, onu Avrupalılaştıran ressamlardandı. Paris’te resim okumuş ve döneminin oryantalist Fransız ressamlarının yanında eğitim almıştı. Arkeolojiyle ve müzecilikle geçen yaşamı boyunca resim yapmayı hep sürdürdü. 1882’de kurduğu Sanayi-i Nefise Mektebi, yani Güzel Sanatlar Okulu’yla resim ve sanat alanında eğitim almak isteyenleri yurt dışına gitme zorunluluğundan kurtardı.

Nemrut Dağı’nda, Sayda’da (Lübnan), Lagina’da (Muğla) arkeolojik kazılar gerçekleştiren Osman Hamdi Bey, buralarda keşfettiği önemli buluntuları yeni inşa ettirdiği İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne taşıdı. Sayda’daki kazılarda bulunan dünyaca ünlü İskender Lahti de bunlardan biriydi. Bu müzenin müdürü olarak ilk yaptığı işlerden biri tarihi eserlerin yurt dışına çıkarılmasını yasaklatmak oldu. Yani bugün Türkiye’deki müzelerde ve ören yerlerinde gördüğümüz birçok eser onun sayesinde ülkemizde kalabildi.


Kaplumbağa Terbiyecisi tablosunun 1906 yılında yapılan ilk versiyonu da bulunmaktadır. Bu ilk versiyonu olan tabloyu İstanbul’daki Pera Müzesi’nde görebilirsiniz.

Artık yapay zekâ ile müzik çok kolay üretilebiliyor. İstediğiniz bestecinin eserlerine benzeyenleri, dilediğiniz şarkıcının sesiyle hemen oluşturabiliyorsunuz. Oysa eskiden böyle miydi? Özellikle 18. yüzyılda! İşte, Bach böyle bir dönemde yaşamıştı ve Bach Eserleri Kataloğu’na göre -evet, o kadar çok bestesi vardı ki 1950’de Bach-Werke-Verzeichnis, kısaca BWV diye anılan böyle bir katalog tutulmaya başlanmış- toplam 1.176 bestesi vardır; tabii şimdilik! Çünkü Bach’ın kayıp, şüpheli ya da ona atfedilen bestelerin şu anki sayısı 213 ve zaman zaman bu listeden BWV’ye aktarılanlar olabiliyor.
31 Mart 1685’te Almanya’nın Eisenach kasabasında dünyaya gelen Johann Sebastian, yedi kuşak müzisyen olan bir ailenin sekizinci ve en küçük çocuğuydu. Lafın gelişi değil, babasının sülalesi gerçekten de yedi kuşaktır müzikle iç içeydi. Dolayısıyla Johann Sebastian ilk müzik eğitimini babası Johann Ambrosius Bach’tan aldı, keman çalmayı ondan öğrendi. Sonra amcası onu orgla tanıştırdı. Kuzenlerinden biri de ünlü bir besteciydi. Aile bireylerinin hepsi çeşitli çalgılar çalabiliyordu. Böyle bir ailede büyüyüp de müzisyen olmamak herhalde daha zor olurdu!

Ancak Johan Sebastian daha on yaşındayken önce annesini, hemen ardından da babasını kaybetti. Onun bakımını en büyük abisi üstlendi. Abisinin yanına, Ohrdruf’a giden küçük Johann Sebastian ondan org ve klavsen dersleri almaya başladı. Abisi Christoph onu dönemin ünlü müzisyenlerinin besteleriyle de tanıştırdı. Bir yandan da gittiği okulda Latince, Yunanca ve din bilgisi dersleri görüyordu. Beste yapmayı ve şarkı söylemeyi de çok seviyordu.
15 yaşına geldiğinde güzel sesi sayesinde Lüneburg’daki prestijli bir müzik okulundan burs kazandı ve okulun erkekler korosunda şarkı söylemeye başladı. Buradaki iki yıllık eğitimi sırasında kilise orgu ve klavsen çalma şansını yakaladı. Avrupa kültürüyle tanıştı ve Almanya’nın aristokrat ailelerinin çocuklarıyla bir arada oldu. Ardından 1703’te Weimar’daki bir dükün saray müzisyeni olarak çalışmaya başladı.
Bu sırada sık sık yeni besteler yapıyor, dük için ayda bir tane de özel bir kantat (kiliselerde çalınan bir müzik türü) besteliyordu. Bir klavyeci olarak da ünü yayılıyordu. Çevreden çeşitli davetler almaya başladı. Arnstadt’taki Yeni Kilise’nin orgunun açılışını yapmaya çağrıldıktan sonra bu kilisenin orgcusu oldu. (Günümüzde bu kilise Bach Kilisesi olarak bilinir). Daha sonra 1706-1708 yılları arasında Mühlhausen’deki bir kilisenin orgcusu olarak çalmaya devam etti.

Ses kaynağı: YouTube Audio Library (Kevin MacLeod)



Bach’ın yaptığı en ünlü bestelerden olan Brandenburg Konçertosu, 1977’de Voyager uzay sondasıyla uzaya gönderilen Dünya’dan Sesler adlı plakta yer almıştı. Bu plakla “Biz dünyalılar böyle müzikler dinliyoruz” dendiğini ve belki de uzayda bir yerlerde şu an Bach çalındığını düşünebilirsiniz! Şaka bir yana Bach, Brandenburg Konçertosu dışında en çok Well-Tempered Clavier ve org eseri D Minör Toccata ve Fugue ile bilinir. Eminiz siz de dinlediğinizde hemen anımsayacak, bu beste makinesine bir kez daha hayran kalacaksınız.
Latin müziğinin vazgeçilmez çalgılarındandır. Sesi çok tanıdıktır. Çünkü yağmur çubuğundan huzur dolu yağmur damlalarının ve akan suyun çıkardığı sesler çıkar. Çalgı, Orta Amerika tarihinin büyük uygarlıklarından Azteklerin zengin kültürünün ürünüdür. Yağmur çağırma törenlerinde kullanıldığı düşünülüyor.

Aynı kıtadan yakın akrabası marakas da benzeri sesler çıkarır. Evdeki bakliyatı, boş bir şişeye ya da metal ilaç kutusuna koyup kendi çalgınızı yapabilirsiniz.




Evet nota bilgisi gerektirmediği için kolay gibi görünebilir. Ancak dudakların titreşimiyle çalınan dijiridudan güzel sesler çıkarmak büyük beceri ister. Kısaca tarif etmek gerekirse, dijiriduyu çalarken ciğerlerde kalan son hava yanaklarda tutulur ve bu sırada burundan küçük küçük soluk alınır. Çalışıp tekniğini öğrenme konusunda azimli değilseniz, kolay iş değildir.
Beatbox yani hiç çalgı kullanmadan yalnız ağızla seslerin taklit edildiği müzik türüyle uğraşanların daha çok ilgi duyduğu söylenebilir. Değişik tınısının yanında hırlama, horlama, tıslama, kedi gurultusu gibi nice hayvan sesini çıkarabilen ender müzik aletlerinden biridir.
“Yok artık” dediğiniz buradan duyuluyor. Dokunmadan çalınan bu çalgıyla, ilk iş olarak korku filmi müziği yaparak arkadaşlarınızın tüylerini diken diken edebilirsiniz. Şaka bir yana teremin çalan birini izleyen kişi, bu çalgıyı bilmiyorsa, ortaya çok kafa karıştırıcı bir tablo çıkacağı kesin. Karşınızda garip el hareketleri yapan ve böylece güzel sesler çıkaran birini düşünün.
Bu ilginç çalgıyı 1920’li yıllarda Leon Theremin adlı bir Rus mucit icat etmiş. Müthiş değil mi? Aslında teremin, elektronik müzik alanındaki en eski çalgılardan biri.




Hep binlerce yaşında olan çalgılardan söz ettik. Şimdi sizi 23 yaşına henüz başmış bir müzik aleti olan “hang” ya da “hang drum” ile tanıştırıyoruz. Hang, 2000 İsviçre doğumlu. Doğduğu kent Bern’in Almancasında “hang”, “el” demekmiş. Mucitleri Sabina Schärer ile Felix Rohner, onu yalnızca gerçek müzisyenlerin çalması amacıyla üretiyormuş.
Uçan daireye benzeyen hang içi boş iki paslanmaz çelik yarımkürenin birleşmesinden oluşuyor. İnternette hangın nasıl çalınacağına ve sesine ilişkin merakınızı giderebilirsiniz. Güzel olan bir şey de şu: Yeni bir müzik aleti yapma olanağımız hep var!


Hey, genç sanatçılar! Hava artık çok sıcak, atın kendinizi doğaya, denize… Yaratıcılığınızı hep evde konuşturacak değilsiniz ya? İlham perisi bir kumsalda, bir ırmak kıyısında ya da çimlere yayılmış karpuz yerken kapınızı çalabilir!
Günümüzde sanatçılar yalnızca tuval kullanmıyor. Eserlerini yapmak için stüdyolara kapanmıyor. Sanat, doğanın içinde ve doğanın bir parçası olarak da gerçekleştiriliyor. İşte, bu yaz da sizleri heyecanlandıracak, içinizdeki sanatçıyı ayağa kaldıracak bazı öneriler getirmek istedik. Hep başkalarının sıra dışı sanat yapıtlarına bakacak değilsiniz ya! Eminiz ki siz de çevrenizde gördüğünüz her nesneyi bir sanat eserine çevirebilecek yetenektesiniz. Bunun için biraz hayal gücü yeterli. Haydi!







Deniz kıyısı kumdan kaleler yapmak için harika bir yer. Tamam ama plajlar siz genç sanatçılar için başka olanaklar da sunuyor. Hele içinde irili ufaklı rengârenk taşların olduğu plajlar… Örneğin, topladığınız küçük taşlarla bazı büyük resimler yapabilir ya da bulduğunuz benzer renkli taşları kullanarak çeşitli desenler oluşturabilirsiniz. Hatta ortaya çıkardığınız bu resimlerin, mozaik adıyla anılan sanat dalına girdiği bile söylenebilir.
Aşağıda birkaç basit örnek görüyorsunuz. Bakalım siz neler yapacaksınız? Benzer renkte ve büyüklükte çok sayıda taş toplayarak işe başlayabilirsiniz. Ama önce, eseriniz üzerinde çalışırken sizi güneşten koruyacak giysiler giymeyi ve başınıza şapka takmayı unutmayın.










Ancak 18 yaşında okuldan eve dönerken bindiği otobüs bir tramvayla çarpışınca kaza geçirdi. Kazanın ardından birçok ameliyat oldu ve yaşamı boyunca bir korse takmak zorunda kaldı.
Frida kazadan bir ay sonra hastaneden taburcu edildi. Ancak uzun süre yürüyemedi. Ailesinin yüreklendirmesiyle resim yapmaya başladı. Annesi ve babası bunun, kızlarının yaşadığı zorlukları hafifletecek bir yol olacağını düşünmüştü. Yatarak resim yapabilmesi için yatağına bir düzenek kurdular. Tavana da Frida’nın kendisini görebileceği şekilde bir ayna yerleştirdiler. Gerçekten de Frida bu sayede sanatla yaşama tutundu.

Tavandaki aynada gördüğü yansımasına bakarak “Kadife Elbiseli Otoportre” adlı ilk otoportresini 1926’da yaptı. Uzun süre boyunca çok rahat hareket edemediği için bolca otoportre yaptı. 143 resim yapan Kahlo’nun bu eserlerinin 55 tanesini otoportreler oluşturuyor. Sürekli evcil hayvan besleyen Frida’nın onlarla ilgili de iki portresi bulunuyor: “Ben ve Papağanlarım” ile “Maymunlarla Otoportre”.


Batı Afrika ülkelerinden Togo ve Nijer’in pullarında, Frida’nın “Hayvanlı Otoportre” ve “Papağanlı Otoportre” gibi eserlerini görebilirsiniz.

Frida, döneminde “Meksikalı Michelangelo” diye bilinen ünlü ressam Diego Rivera ile 1929’da evlendi.
1943’te yeni bir sanat okulunda ders vermeye başlayan Frida, sağlık durumuna karşın, burada çalışmayı on yıl boyunca sürdürdü. İleriki yıllarda da sağlığı elverdikçe resim yaptı; Amerika ve Fransa’da sergiler açtı. Bu da ününün dünya çapına yayılmasını sağladı. Frida Kahlo, 13 Temmuz 1954’te hayata gözlerini yumdu. Geride bıraktığı son tablosu, “Yaşasın Yaşam” adlı bir natürmort (cansız doğa) idi.



Haziran 1910’da Türkiye’de astronomi ve jeofizik çalışmalarının öncülerinden Fatin Gökmen yeni kurulacak rasathanenin müdürlüğüne getirildi. Fatin Bey ve ekibi, Kandilli Rasathanesi’nde 1 Temmuz 1911’den itibaren sürekli ve sistemli meteoroloji ölçüm ve kayıtlarına başladı. Uluslararası kabul edilen 7, 14 ve 21 saatlerinde günlük gözlemler yapıldı, deftere kaydedildi ve gerekli yerlere bildirildi.