ÇOCUKLARIN BİLGİ BANKASI KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR

KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR

Sanat

Hayatın Canlı Aynası

Tiyatro

İnsanlar tarih boyunca birbirlerine öyküler anlatmış, bu anlatımları çeşitlendirmek ve güçlendirmek için de yeni yollar aramıştır. İlk olarak ateş başında anlatılmaya başlanan öykülere daha sonra çeşitli törenlerde ve kutlamalarda gerçekleştirilen canlandırmalar eklenmiştir. Zaman içinde bu gösteriler gelişmiş ve tiyatro doğmuştur. İnsanlar, öykü anlatmanın en eski ve en yaygın yöntemlerinden biri olan tiyatro aracılığıyla izleyicilere düşüncelerini, duygularını ve toplumsal sorunları aktarır. Bu yönüyle tiyatro, sosyal bir aktivite olmasının yanında aynı zamanda başkalarının acılarını, mutluluklarını, umutlarını, neşelerini anlamamızı sağlayarak duygu ve düşünce dünyamızı geliştiren bir sanat dalıdır. Arkasında derin bir tarih yatan bu etkileyici sanatın binlerce yıllık ilginç yolculuğunu birlikte keşfetmeye ne dersiniz?

Ateş Başı Öyküleri

Tiyatronun ilk tohumları, yazı bile icat edilmeden çok önce, doğada yaşayan avcı-toplayıcı gruplarının ateş başında toplandığı gecelerde atıldı. İnsanlar, gündüz ormanda başlarından geçen tehlikeli bir avı arkadaşlarına heyecanla anlatıyor, içlerinden biri bir hayvan postu geçiriyor ve vahşi hayvanın taklidini yaparak av sahnesini canlandırmaya başlıyordu. Ateşin çevresinde oturan grubun öteki üyeleri de bu heyecanlı gösteriyi nefeslerini tutarak izliyorlardı. Bu canlandırmaların yanı sıra, yağmur yağdırmak, yağmuru dindirmek, avın başarılı geçmesini istemek gibi çeşitli talepler için ya da doğaya teşekkür etmek için danslı ve müzikli törenler de yapılıyordu. İnsanlar önceden hazırladıkları bazı kostümleri, maskeleri takıp çeşitli kahramanların, hayvanların, rollerine de bürünüyorlardı. İşte bunlar, bugün hayranlıkla izlediğimiz tiyatro oyunlarının en ilkel ve en samimi başlangıç noktalarıydı.

tiyatro magara adami 2 Tiyatro

Eski Yunan ve Roma Dönemi

Tiyatronun gerçek bir sanat dalına dönüşmesi ve kurallara bağlanması, günümüzden yaklaşık 2.500 yıl önce Eski Yunan’da gerçekleşti. Tepelerin yamaçlarına, yüzlerce hatta binlerce insanın oturabileceği, akustik harikası devasa taş tiyatrolar inşa edildi. Oyunlar genellikle mitolojik karakterler, kahramanlar ve krallar hakkındaydı ve iki ana türe ayrılmıştı; trajik öyküleri anlatan “tragedya” ve insanları güldüren hikayeleri anlatan "komedya". Hatta bugün tiyatronun simgesi olan gülen ve ağlayan maske figürleri de bu bu dönemin mirasıdır. O zamanlarda oyunların sonunda yazarlara ve oyunculara defne yapraklarından taçlar takılır, tüm kent günlerce bu sanatsal şöleni konuşurdu. Tiyatro artık toplumun yaşamının önemli bir parçası haline gelmişti. Taş basamaklara oturan binlerce insan aynı anda üzülüp aynı anda gülmeyi öğreniyordu.

Yunan tiyatrosundan etkilenen Romalılar, tiyatroyu kendi zevklerine göre geliştirdiler; daha büyük ve gösterişli yapılar inşa edildi, sahne dekorları daha ayrıntılı hâle geldi, müzik ve dans daha çok kullanılmaya başlandı. Bazı gösterilerde özel sahne makineleri bile kullanılıyordu. Oyuncular da profesyonel sanatçılara dönüşmeye başladı. Sonuç olarak tiyatro, büyük kentlerin önemli eğlencelerinden biri oldu.

Tiyatro
tiyatro, aspendos
Antalya’nın Serik ilçesi yakınlarında yer alan Aspendos, antik dönemin en zengin ticaret ve kültür merkezlerinden biriydi. M.S. 2. yüzyılda, Roma İmparatoru Marcus Aurelius zamanında inşa edilen Aspendos Antik Tiyatrosu 15.000 kişiliktir ve dönemin mühendisliğini gözler önüne seren harika bir akustiği vardır.

Orta Çağ’ın Gezgin Tiyatroları

Orta Çağ döneminde gezgin tiyatro toplulukları ortaya çıktı. Bu topluluklar, altı tekerlekli büyük arabaların üzerine derme çatma sahneler kurarak köyleri ve kasabaları dolaşıyordu. Bu dönemde tiyatro, halka doğrudan ulaşarak çok daha samimi ve halka yakın bir kimlik kazandı. Orta Çağ’ın zor yıllarında sokaklardaki çocukların ve yoksul insanların başlıca neşe kaynağı tiyatro oldu.

Orta Çağ’ın Gezgin Tiyatroları

Rönesans ve Shakespeare

16. yüzyıla gelindiğinde Avrupa’da büyük bir yeniden doğuş yaşandı. Tiyatro da altın dönemlerinden birine girdi. Londra’da üstü açık ve ortasında büyükçe bir avlu bulunan, ahşap “Globe Tiyatrosu” açıldı. Bu basit sahne, tarihin en büyük oyun yazarlarından William Shakespeare'in oyunlarına ev sahipliği yapan sahneydi! Romeo ve Juliet, Hamlet gibi zamansız (her dönem sergilenebilen) eserlerin yazarı Shakespeare, insan ruhunun en derin duygularını sahneye üst düzey bir başarıyla taşıyordu. Sahnenin izleyicilere çok yakın olması nedeniyle oyuncular seyircilerle sürekli göz teması kuruyor, hatta bazen doğrudan onlara hitap ediyordu. Dekorlar çok basitti; örneğin, sahnede bir sandalye duruyorsa seyirci hayal gücünü kullanarak o bölgenin bir saray olduğunu anlıyordu. Artık tiyatro, yalnızca bir eğlence değil, insan psikolojisini ve felsefesini sahneye aktaran güçlü bir ifade biçimi de olmuştu. Bu dönemde oyunculuğun gelişmesi ve sahne tekniklerinin ilerlemesiyle tiyatro daha geniş kitlelere ulaştı. Birçok kişi tiyatroyu günlük yaşamının parçası hâline getirdi.

William Shakespeare
William Shakespeare
Londra'daki Dünya Tiyatrosu
Londra’daki Dünya Tiyatrosu

Geleneksel Türk Tiyatrosu

Avrupa’da büyük tiyatro binaları yükselirken bizim topraklarımızda da buraya özgü, renkli bir geleneksel tiyatro kültürü filizleniyordu. Osmanlı Dönemi’nde oyuncular, günümüzdekine benzer olarak yazılı bir metne bağlı kalmadan, tümüyle içlerinden geldiğince, yani “doğaçlama” performanslar sergiliyordu. Ramazan gecelerinin vazgeçilmezi olan Karagöz ile Hacivat (arkasından ışık vurulan beyaz bir perdede deriden kuklaların oynatıldığı) etkileyici bir gölge tiyatrosuydu. Sokak aralarındaki meydanlarda da adına “Orta Oyunu” denen bir halk tiyatrosu doğdu. Bu oyunların en ünlü karakterleri Kavuklu ile Pişekâr, tıpkı Karagöz ile Hacivat gibi, iki arkadaşın komik atışmalarını sahnelerdi. Ayrıca tek bir sanatçının (meddah) yüksekçe bir yere oturup elindeki mendil ve bastonu kullanarak birçok farklı karakteri taklit ettiği komik öyküler de çok sevilirdi. Bu eski gösterilerin en güzel yanı, izleyicilerin de zaman zaman oturdukları yerden laf atarak eğlenceye katılmasıydı. Geleneksel Türk Tiyatrosu, insanları eğlendirirken aynı zamanda dönemin toplumsal olaylarını tatlı dille eleştiren bir mizah da içeriyordu. Köy meydanlarından saray avlularına kadar her yerde sergilenen bu oyunlar, yüzyıllar boyunca insanımızın neşe kaynaklarından biri olmayı başardı.

Perdenin Batı’ya Açılışı: Modern Türk Tiyatrosu

19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Türk tiyatrosu değişmeye başladı ve Batı tarzı sahnelerle, yazılı oyunlarla ve suflörlerle tanıştı. Tanzimat Dönemi’nde yazar (İbrahim) Şinasi “Şair Evlenmesi” adındaki ilk Türkçe tiyatro oyununu yazdı. İstanbul’da kurulan Darülbedayi (bugünkü Şehir Tiyatroları), Modern Türk Tiyatrosu’nun temellerinin atıldığı ilk okul oldu. Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte Mustafa Kemal Atatürk, “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.” sözünü söyledi ve Böylece ülkemizin büyük bir devlet desteği sağladı. Ülkenin her yanında devlet tiyatroları açıldı, konservatuvarlarda dünya çapında aktörler ve aktrisler yetiştirilmeye başlandı.

Modern Türk Tiyatrosu
Görsel kaynağı: Wikipedia

Gelişen Teknoloji ve Yöntemler

18. ve 19. yüzyıllara gelindiğinde tiyatro, büyük değişim daha geçirdi ve gelişen teknolojinin yardımıyla izleyicileri büyüleyen büyük bir görsel şova dönüştü. Artık oyunlar açık havada değil, tümüyle kapalı, görkemli binaların içinde sergileniyordu. Sahnelerin arkasına kurulan gizli halatlar, makaralar ve asansör sistemleri sayesinde, oyuncular sahnede birden “uçabiliyor” ya da yerin altına gömülerek gözden kaybolabiliyorlardı. Mum ışıklarının yerini önce gaz lambaları aldı, elektrik gücünün keşfiyle de rengarenk projektörler kullanılmaya başlandı. Bu sayede ışık tasarımcıları, farklı renklerdeki ışıkları sahneye yansıtarak oyun atmosferini anlık olarak gece, gündüz veya fırtına havası gibi çeşitli ambiyanslara dönüştürebilmeye başladı. Giderek gerçekçi görünmeye başlayan dekorlar sayesinde de sahneye gerçek bir ev, karanlık bir orman ya da büyük bir gemi güvertesi havası verilebiliyordu. İzleyiciler, salonun ve sahnenin bu özellikleri sayesinde oyunu sadece izlemiyor, adeta hikayeyi anbean yaşıyordu. Aynı zamanda günlük yaşamı anlatan oyunların da yazılmaya başlamasıyla daha doğal oyunculuk metotları benimsenir oldu. Bu da izleyicilerin, kendilerini sahnedeki olaylara daha yakın hissedebilmesini sağladı.

tiyatro salon Tiyatro

Gelişen Teknoloji ve Yöntemler

18. ve 19. yüzyıllara gelindiğinde tiyatro, büyük değişim daha geçirdi ve gelişen teknolojinin yardımıyla izleyicileri büyüleyen büyük bir görsel şova dönüştü. Artık oyunlar açık havada değil, tümüyle kapalı, görkemli binaların içinde sergileniyordu. Sahnelerin arkasına kurulan gizli halatlar, makaralar ve asansör sistemleri sayesinde, oyuncular sahnede birden “uçabiliyor” ya da yerin altına gömülerek gözden kaybolabiliyorlardı. Mum ışıklarının yerini önce gaz lambaları aldı, elektrik gücünün keşfiyle de rengarenk projektörler kullanılmaya başlandı. Bu sayede ışık tasarımcıları, farklı renklerdeki ışıkları sahneye yansıtarak oyun atmosferini anlık olarak gece, gündüz veya fırtına havası gibi çeşitli ambiyanslara dönüştürebilmeye başladı. Giderek gerçekçi görünmeye başlayan dekorlar sayesinde de sahneye gerçek bir ev, karanlık bir orman ya da büyük bir gemi güvertesi havası verilebiliyordu. İzleyiciler, salonun ve sahnenin bu özellikleri sayesinde oyunu sadece izlemiyor, adeta hikayeyi anbean yaşıyordu. Aynı zamanda günlük yaşamı anlatan oyunların da yazılmaya başlamasıyla daha doğal oyunculuk metotları benimsenir oldu. Bu da izleyicilerin, kendilerini sahnedeki olaylara daha yakın hissedebilmesini sağladı.

tiyatro modern tiyatro Tiyatro

Tiyatro, günümüzde dijital teknolojinin bütün olanaklarını arkasına alarak hayal gücünün sınırlarını zorluyor. Artık ahşap ve kumaş gibi dekorlar, sahnenin uçsuz bucaksız dünyasını dev LED ekranlar ve projeksiyon haritalama tekonolojisi* ile paylaşıyor. Bu yeni teknolojilerle sahne duvarları, aniden dalgalanan bir okyanus gibi çeşitli görüntülerle neredeyse “canlanıyor!”. Dijital ekranlardaki üç boyutlu animasyonlar, sahnedeki oyunculara eşlik ederek görsel bir şölen yaratıyor. Hatta bazı oyunlarda izleyiciler sadece koltuklarında oturmuyor; oyuncular sahneden salona inip bazı seyircilerle etkileşim kuruyor ve onları da oyunun birer parçası haline getiriyor. Binlerce yıl önce ateş ışığında başlayan tiyatro kültürü, bugün dijital ışıkların aydınlattığı dev sahnelerde insanları birbirine yaklaştıran canlı bir bağ olarak yaşamını sürdürüyor. Günümüzde sinema filmleri, diziler ve bilgisayar oyunları gibi farklı hikaye anlatma yöntemlerinin de oldukça geliştiği bir çağdayız. Büyük dijital ekranlar veya sinema perdelerinin kendilerine özgü bir havası olsa da sonuçta karşınızdaki insanın terleyerek, kalbi çarparak sergilediği canlı performansın enerjisine anlık olarak şahit olmanın tadı her zaman ayrıdır. Tiyatro, böylesi bir çağda bile bu yenilikçi ve gelişmelere kolay adapte olabilen yapısıyla sanatın kalbinde yer almaya devam ediyor.

*Dijital görüntüleri iki ya da üç boyutlu fiziksel nesnelerin veya binaların yüzeylerine tam olarak oturtarak yansıtan görsel teknoloji.

Kağıt Sanatları

Bir Yaprakla Neler Yapılabilir?

Elinize boş bir kağıt aldığınızda yalnızca üzerine yazı yazılacak bir nesne mi görüyorsunuz? Aslında o boş sayfa, birçok farklı öyküyü barındırabildiği gibi aynı zamanda çok çeşitli şekillere de dönüşebiliyor! Tek yapmanız gereken onları ortaya çıkarmak.
Kağıt, yazmak için olduğu kadar sanat için de harika bir malzemedir. Bir parça kağıdı katlayabilir, kesebilir, yuvarlayabilir ve onunla hayal gücünüzün elverdiği her türlü şekli ortaya çıkarabilirsiniz. Böylesi basit bir malzemenin sanat eserlerine dönüşmesi ilk anda kulağa ilginç gelse de kağıt sanatları, yüzlerce yıldır insanların hem zihnini dinlendiren hem de yeteneğini değerlendirmesini sağlayan basit ama etkileyici bir uğraş olmuştur. Bu uğraş, aynı zamanda odaklanmayı sağlayan bir zihin jimnastiği görevi de görür.
kağıt sanatları

Kağıt sanatları, insanların sabır eşiğini yükseltir. Hayal gücünü destekler. Odaklanmayı ve plan yapmayı öğretir.

Origami

En popüler kağıt sanatlarından Japonya kökenli origami, kağıdı kesmeden veya yapıştırmadan yalnızca katlayarak şekillendirme sanatıdır. Bu sanat Japonya’da ortaya çıkmıştır. Origami yaparken kağıt yalnızca katlanır. Basit bir kare kağıtla başlanan origami sanatında; çeşitli şekiller, ağaçlar, hayvanlar ve çiçekler gibi aklınıza gelebilecek birçok alternatif için eserler yapılabilir.

Origami sabır isteyen bir sanattır. İlk denemelerde şekiller tam anlamıyla istendiği gibi olmayabilir. Denemelere devam edilerek zamanla daha zor modellerin de yapılabileceği beceri seviyesine ulaşılır.

k s bordur 1 Kağıt Sanatları

Kirigami

Kökeni ve şekillendirme işlemleri açısından origami ile ortak noktalar paylaşan kirigami, kağıda hem katlanarak hem de kesilerek şekil verilmesi sanatıdır. Kirigami ile kağıt, kesilebilecek seviyedeki çeşitli kalınlıklarda katlanır ve farklı kısımlarına kesikler atılır. Böylece katlanan kağıt açıldığında ortaya çıkacak “açılan desenler” oluşturulur. Bu desenlerin en bilineni çeşitli şekillerdeki kar taneleridir. Kirigami sanatında, katladığınız kağıdı nereden keseceğinizi belirlemek üç boyutlu düşünme yeteneğinizi de geliştirir. Bunun yanı sıra rastgele veya yanlışlıkla ekleyeceğiniz kesikler bile bazen hayranlık uyandıracak şekiller yaratmanızı sağlayabilir. İkiye katlı sayfalar arasında açılınca üç boyutlu hale gelen pop-up tasarımlar da birer kirigami harikasıdır. Bu tasarımları bazı tebrik kartları, hediye kartları, davetiyeler, konsept kitaplar ve bazı broşürlerde de görebilirsiniz. Hatta siz de kirigami yöntemiyle kendi kartlarınızı tasarlarken hem kağıtlarınızı hem de eğlencenizi ikiye katlayabilirsiniz!
k s bordur 2 Kağıt Sanatları

Kuiling (Kağıt Kıvırma Sanatı)

Kuiling dünyası, kağıt şeritlerin rengarenk heykellere dönüştüğü, muhteşem bir görsellik sunar. Bu sanatta ince kâğıt şeritler özel bir çubuğun ucuna dolanır ve kıvrılarak rulolar oluşturulur. Daha sonra bu rulolara elle şekil verilir. Oluşan şekiller yan yana getirilip yapıştırıldığında ortaya göz alıcı bir eser çıkar.

Renkli taşlarla mozaik yapmaya benzeyen Kuiling sanatı çok keyiflidir. Kağıtların renk uyumunu ve şekillerin düzenini tamamen sanatçının estetik zevki belirler. Bu sanatla eviniz için eşsiz dekoratif süsler de yapabilirsiniz.

Kâğıdın süsleme amacıyla bu şekilde kullanılması 1400’lü yıllarda Fransız ve İtalyan rahibelerin süslediği kitap kapaklarıyla doğmuştur.

Dekupaj

Dekupaj, çeşitli yüzeyleri estetik bir düzenleme doğrultusunda kağıtlarla kaplama sanatıdır. Genellikle peçeteler ve desenli kağıtlar kullanılır. Ahşap ve cam eşyalar ya da kutular süslenebilir. Dekupaj için ilk olarak kullanılacak kağıtlar kesilir. Sonra yüzeye dikkatle yapıştırılır. Üzerine koruyucu vernik sürülür. Bu sanat sayesinde çevrenizdeki eski eşyaları kağıtların büyüsüyle bambaşka bir hale getirebilirsiniz. Örneğin; sevdiğiniz desenli peçeteleri ya da dergi kupürlerini kullanarak sade bir kutuyu yepyeni bir sanat eserine dönüştürebilir veya eski bir kalemliği kişisel zevkinize göre baştan yaratabilirsiniz. Bu sanat, kağıdın bir kaplama malzemesi olarak da kullanılabilecek kadar güçlü olabileceğini gösterir; yapıştırıcı ve vernik yardımıyla kağıtlar, eski eşyayla bütünleşir ve bu eşyanın yüzeyinde son derece sağlam ve sert bir tabaka oluşturarak adeta üzerine çizilmiş gibi görünür. Geri dönüşümün en sanatsal hali olan bu yöntem sayesinde, elden çıkaracağınız eşyaları ve nesneleri bakmaya doyamayacağınız hazinelere dönüştürebilirsiniz.
k s bordur 3 Kağıt Sanatları

Kat’ı (Kaat’ı)

Kat’ı, kağıt (ya da deri) kesme sanatı olarak bilinir. Osmanlı döneminde geleneksel bir süsleme sanatı olarak çok yaygın bulunan bu sanat, kağıdın adeta dantel gibi işlendiği muazzam bir kültür mirasıdır. Kat’ı yaparken kağıtlar yavaş ve kontrollü bir şekilde kesilir. Bunun için makas ya da özel bıçaklar kullanılır. Genellikle çiçeklerin ve diğer bazı motiflerin kullanıldığı, simetrik desenler oluşturulur. Kesilen parçalar bir başka kağıda yapıştırılır. Küçük hatalar kolaylıkla göze çarpacağından, bu işlemler sırasında sanatçının ekstra özen göstermesi gereklidir. Eskiden bu zarif sanatla kitaplar süslenir, kıymetli tablolar hazırlanırdı.
kağıt sanatları
Görsel kaynağı: Wikipedia (Khalili Collections)
kağıt sanatları
Görsel kaynağı: Wikipedia (Nidayi)

Kat, Arapça’da kesmek, biçmek anlamına gelir. Kat’ı, geleneksel Türk el sanatları arasındaki en detaylı sanat dallarından biri olarak, en çok sabır gerektirenlerden de biridir.

k s bordur 4 Kağıt Sanatları
kağıt sanatları
Bugüne kadar, yalnızca bir parça kağıtla bile yapılabilen çok yaratıcı ve çok çeşitli sanat dalları üretilmiştir. Kağıt sanatları dünyası, bu yönüyle uçsuz bucaksız bir deniz gibidir. Bu sanatlar sayesinde, yeni eserler üretip keyifli vakit geçirirken bir yandan da bu denizde dilediğiniz gibi yüzerek, yaratıcılık, sabır ve odaklanma yetilerinizi de güçlendirebilirsiniz.

Suyun Üzerinde Büyülü Renkler

Ebru Sanatı

Dünyanın çeşitli bölgelerinde, tarih boyunca yerel kültürlere özgü birçok sanat dalı ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Bu eşsiz sanat dallarından biri de ebru sanatıdır. Ebru, suyun üzerinde renklerin dans ettiği, adeta büyülü bir dünyaya açılan harika bir sanat dalıdır. Yoğunlaştırılmış özel bir sıvı üzerindeki renklerin, sayısız çeşitlenmelerle birbirleriyle kucaklaşması, kaynaşması ve dans etmesidir. Bu kadim, gizemli ve etkileyici sanatı biraz daha yakından tanımak ister misiniz?

Ebru Nedir?

Ebru, sığ ve geniş bir teknedeki yağlı suyun yüzeyine serpilen boyalar kullanılarak fırça yardımıyla oluşturulan desenlerin kâğıda aktarılmasıyla yapılan, kendine özgü tekniklere sahip geleneksel bir süsleme sanatıdır.
Ebru, 17. yüzyıldan itibaren batıda “Türk Kağıdı” ya da “Türk Mermer Kağıdı” olarak da anılır hale gelmiştir.

Tarihçesi

Ebru sanatının hangi tarihte ve nerede ortaya çıktığını kesin olarak söylemek zor olsa da bu sanatın doğuya özgü bir süsleme sanatı olarak doğduğu düşünülüyor. Kağıdın icadıyla birlikte geliştiği için ebru sanatının köklerinin de 10. veya 9. yüzyıla kadar uzandığı tahmin ediliyor. Ebru sanatına ait örnekler, Orta Asya’da ilk defa 13. yüzyılda görüldü. Sonra İpek Yolu’yla İran üzerinden Anadolu’ya yayıldı.

Ülkemiz, ebru sanatının kimliğini bulduğu yerdir. 16. yüzyıldan itibaren İstanbul’da ebru yapılmaya başlandı. Osmanlı döneminde Türk hat ustaları ve sanatçıları yeni tarzlar ve teknikler geliştirdi. Günümüzde var olan en eski ebru eseri ise 1554 tarihli. Bununla birlikte günümüzde ebru, tüm dünyada ilgi görüyor ve birçok ülkede ebru atölyeleri gerçekleştiriliyor.

ebru sanatı
ebru sanatı
Bütün insanlık için çok değerli bir miras olan ebru sanatı, 2014’te UNESCO tarafından İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsili Listesi’ne kaydedilmiştir.
Japonya’da “Suminagaşi” (yüzen mürekkep) adıyla bilinen benzer bir sanat vardır. 12. yüzyılın başlarında ortaya çıkmıştır.

Malzemeler

Kullanılan bütün malzeme ve araçlar ebru sanatçısı tarafından hazırlanır. Boyaların tamamı doğal yöntemlerle elde edilir. Suyun yoğunlaşmasını sağlayan kitre, bitkisel esaslı bir malzemedir. “Öd” adı verilen doğal asit, boyaların kitre üzerinde açılmasını sağlar. Doğal yöntemlerle hazırlanan boyalar kullanılarak, kitreyle yoğunlaştırılmış suyun yüzeyinde luşturulan desenler kağıt üzerine geçirilir.
ebru sanatı
Sanatçılar yalnızca ebru sanatındaki değil, aynı zamanda ebruda kullanılan malzeme ve araç-gereçlerin üretimindeki bilgi ve deneyimlerini de usta-çırak ilişkisi içinde kuşaktan kuşağa aktarır.

Ebru ile Resim Arasındaki Fark

Resimde boya, fırçayla tuvale ya da kağıda doğrudan uygulanır. Sanatçı desene tümüyle hakimdir. Ebruda ise durum biraz farklıdır. Ebrunun en önemli ve en sihirli özelliği, “tekrarı olmayan bir sanat” olmasıdır. Bir ebru eserinin, binlerce defa tekrar yapılsa bile, birebir olacak şekilde aynısının yapılma ihtimali yoktur. Her bir eser emsalsizdir, biriciktir ve ikinci kez aynı şekilde üretilemez.
ebru sanatı
Ebruda kullanılan en yaygın renkler açık yeşil, kırmızı ve sarıdır. En sık rastlanan desenler de çiçekler, yapraklar ve Ay’ın ilk dördün halidir.
Son yıllarda yerel yönetimler ve üniversiteler tarafından organize edilen ücretsiz kursların ve atölye çalışmalarının artmasıyla özellikle gençlerin ebru sanatına olan ilgileri artmıştır.
ebru sanatı
Dışarıda dolaşırken çevrenizi dikkatlice izleyin. Kente serpiştirilmiş çeşitli sanat eserleri ve heykeller olduğunu fark edeceksiniz. Heykeller yaşadığımız yerlere güzellik katar ve genellikle bize bir şeyler anlatır; çeşitli tarihi olayları, duyguları ve düşünceleri ifade eder. Heykel sanatı insanların uyguladığı en eski sanat dallarından biridir. Gelin bu zor ama etkileyici sanat dalını biraz daha yakından tanıyalım.

Heykel nedir?

Heykel; taş, kil, tahta ya da metal gibi çeşitli malzemelere farklı yöntemlerle şekil vererek yapılan üç boyutlu sanat eseridir. Heykel yapan sanatçılara “heykeltıraş” denir. Heykeller bazen bir insanı, bazen bir hayvanı, bazen de hayal gücünden çıkan varlıkları betimler. Yani heykellerin dünyasında çok şey mümkündür!

Heykelin kısa tarihi

Heykel, insanlık tarihindeki en eski sanat dallarından biridir. Binlerce yıl önceden kalma heykeller vardır. Örneğin, Eski Mısır’da yapılmış Sfenks ya da Eski Yunan’ın insan heykelleri bugün bile hayranlık uyandırır. Eskiden heykeller yalnızca önemli kişiler için yapılırdı. Günümüzde artık her konuda heykel yapılabiliyor.
Heykel Sanatı

Bilinen en eski heykel ahşaptan yapılma Aslan Adam heykelidir. Günümüzden 35 bin ila 40 bin yıl önce yapılmıştır.
Görsel kaynağı: Wikipedia (Dagmar Hollmann)

Heykel Sanatı

Mısır kraliçesi Nefertiti’nin MÖ 1345’te yapılmış, kireç taşından heykeli.
Görsel kaynağı: Wikipedia

Heykel Sanatı

Eski Yunan’dan ve Roma’dan kalma heykellerin hemen hepsi renksizdir. Bunun nedeni üzerlerindeki boyaların zamanla aşınmış olmasıdır. O dönemlerde heykeller boyanırdı.
Soldaki görsel kaynağı: Wikipedia, Sağdadi görsel kaynağı: Wikipedia (Marsyas),

Heykel Sanatı

Kommagene kralı Antiohos Theos, MÖ 62 yılında, Adımayan'daki Nemrut Dağı'nın tepesine pek çok Yunan ve Pers tanrısının heykelini yaptırmıştır.

Heykel nasıl yapılır?

Heykeltraşlar heykel yaparken bazen bir taşı yontarlar, bazen de bir çamuru şekillendirirler. Kimi zaman da kalıp kullanarak ya da farklı parçaları birleştirerek heykel yaparlar. Heykel yapmanın çeşitli yöntemleri olsa da hepsi sabır ve dikkat ister.
Heykel yapmanın birçok nedeni vardır! Bazen halk kahramanlarını, ünlü sanat ve edebiyat insanlarını anmak, önemli olayları anımsamak ya da yalnızca bir güzelliği göstermek için heykel yapılır. Günümüzde genellikle duyguları, düşünceleri ya da düşleri betimlemek için heykel yapılıyor. Bir heykel, bize bir öykü anlatabilir, bizi düşündürebilir ya da yalnızca bakmaktan keyif alacağımız güzel bir görüntü oluşturabilir. Heykeller, dünyayı farklı bir gözle görmemizi sağlar.
Heykel Sanatı
Jül Sezar heykeli, Roma - İtalya
Heykel Sanatı
Johann Sebastian Bach heykeli, Leipzig - Almanya
Heykel Sanatı
“Üç Uçan Leylek” heykeli, Taşkent - Özbekistan
Heykel Sanatı
“Barış Ağacı” isimli modern heykel, Bakü - Azerbaycan
Görsel kaynağı: aquatarkus - stock.adobe.com

Heykel yapmaya başlamak için güzel bir gün!

Küçük bir oyun hamuruyla bile heykel yapmaya başlayabilirsiniz. Hayal gücünüzü kullanarak istediğiniz şekli yapabilirsiniz ama en kolayı, çevredeki nesneleri ya da canlıları konu alıp onlara bakarak çalışmaktır. Kim bilir, belki ileride sizin heykelleriniz de bir gün parklarda, müzelerde sergilenir!
hs cocuk heykelleri Heykel Sanatı
m r giris 4 2 Mağara Resimleri
m r giris 3 Mağara Resimleri
m r giris 2 Mağara Resimleri
m r giris 1 Mağara Resimleri
m r giris 0 Mağara Resimleri

Resim Sanatının Kökeni

Mağara Resimleri

İnsanların doğayı resmetmeye olan ilgisi çok eskilere dayanır. Bunu atalarımızın dünyanın her yanındaki mağara duvarlarına yapmış olduğu resimlerden biliyoruz. Bu etkileyici resimler binlerce hatta on binlerce yıl önce yapılmıştır. Büyük olasılıkla yapılma amaçları da günümüz ressamlarının amaçlarından çok farklıydı. Resim sanatının bu ilk ve ilginç örneklerine biraz daha yakından bakmak istemez misiniz?

İlk kez ne zaman keşfedildiler?

Mağara duvarlarındaki resimlerin ilk kez ne zaman keşfedildiğine ilişkin kesin bir tarih vermek zordur. Yine de 1800’lü yıllarda başlayan bir keşif dönemi olduğu söylenebilir. Bunun nedeni de mağara resimlerinin ilk olarak o dönemde bilimsel bir şekilde, sistemli olarak incelenmeye başlaması ve bulguların geniş kitlelere duyurulmasıdır. Günümüzde çoğu Fransa ile İspanya’da olmak üzere, içinde duvar resimleri bulunan 350’den çok mağara biliniyor. Yapılan keşiflerle sürekli bunlara yenileri de ekleniyor.
mağara resimleri
Mağara duvar resimleri genellikle mağaraların ulaşılması zor, erişilmesi güç bölümlerinde yer alır.

Mağara resimlerinin önemi

Mağara resimlerinin keşfi, insanlık tarihinin en eski sanat örneklerini ortaya çıkardı. Sanatın kökenlerine ilişkin önemli bilgiler verdi. Atalarımızın duvar sanatı bize onların yaşam tarzları hakkında fikir verdi; anlamamızı sağladı. Bu keşifler sayesinde onların düşünce dünyası, inançları ve hayal dünyaları hakkında anlayışımız genişledi.
mağara resimleri
Lascaux Mağarası'ndaki resimler 1948’de halka açıldığında insanlarda egemen olan duygu büyük bir şaşkınlıktı. On binlerce yıl önce yaşayan insanların böyle ayrıntılı resimleri ustaca yapmaları şaşkınlık yaratmıştı.
Görsel kaynağı: Wikipedia (JoJan)
mağara resimleri
Mağara resimlerinin bir bölümü yakın akrabamız neandertallerce yapılmıştır.

Kaç yaşındalar?

Bulunan en eski mağara resimlerinden biri en az 45.500 yıl önce bir neandertal tarafından yapılmış bir yaban domuzu resmidir. Bu resim çok yakın bir zamanda (2021’de) keşfedildi. Bundan önce, İspanya’daki Altamira Mağarası’ndaki en eski resimlerin yaklaşık 35.600 yaşında olduğu düşünülüyordu. Fransa’nın Lascaux mağaralarındaki resimler yaklaşık 17.300 yıl öncesine aittir. Endonezya’nın Doğu Timor bölgesinde yaklaşık 40.000 yıl önce mağara duvarlarına el izleri yapılmıştır. Afrika’daki en ünlü örnekler Cezayir’deki Tassili n’Ajjer adlı yerdedir. Bunlar da 8.000 ila 9.500 yıllıktır.

Kullanılan malzemeler

Mağara resimlerini yapanlar boya yapmak için doğal malzemeler kullanmışlardır. Bunlar arasında mineraller, bitkiler ve hayvansal ürünler vardı. Resimler genellikle kırmızı ve sarı aşı boyası, hematit, manganez oksit ve odun kömürüyle yapılmıştır. Fırça olarak da dallardan, yapraklardan, parmaklardan hatta saçlardan yararlanıyorlardı!
Mağara resimleri

Ne anlama geliyorlar?

Mağara resimlerini yapanların aslında neyi amaçladıklarını kesin olarak bilemeyeceğiz. Ama bilim insanlarının bu konuda değişik teorileri de var. Resimler çoğunlukla hayvanları ya da av sahnelerini gösteriyor. Bazen resimler elleri betimliyor. Ender olarak da soyut desenler bulunuyor. Bir görüşe göre bu resimler, o dönem insanlarının inançlarını yansıtan bir tür ibadet şekli olabilir; belki de mağara duvarlarına çizdikleri hayvanların, kendilerine güç, hız ve bereket verdiğine inanıyorlardı. Ama belki de atalarımız diledikleri ya da hayal ettikleri şeyleri resmetmişlerdir. Yani bu resimler o dönemde de (adını koymamış olsalar da) “sanat” olarak görülüyordu.
Mağara resimleri

Yeni keşifler ve değişen bakış açısı

Mağara duvar resmi araştırmaları hâlâ sürüyor. Yeni teknolojiler sayesinde daha önce erişilemeyen mağaralara ulaşılabiliyor ve yeni keşifler yapılıyor. Mağara resimlerinin yorumlanması ve değerlendirilmesi de zamanla önemli değişimler geçiriyor: Başlangıçta daha basit olarak değerlendirilen bu resimlerin, artık çok daha karmaşık ve anlamlı olduğu düşünülüyor.
Mağara resimleri
Mağara resimlerinin keşfi insanlık tarihine ışık tutan çok önemli bir olaydır. Bu resimler sanatın evrensel bir dil olduğunu ve insanlığın en eski dönemlerinden beri var olduğunu göstermektedir.
Görsel kaynağı: pict-japan – stock.adobe.com
Japonya’daki uçsuz bucaksız pirinç tarlaları inanılmaz sanat yapıtlarına ev sahipliği yapıyor. Dev boyutlardaki bu “resimler” tarlalara farklı tür ve renklerde pirinç bitkileri ekilerek gerçekleştiriliyor. Tokyo’nun kuzeyindeki tarlalarda “büyüyen” bu resimler, yörenin pirinç üretimine dayalı ekonomisine de can veriyor!
“Tanbo sanatı” olarak anılan bu sıra dışı sanat türü Japonya’nın Inakadate Köyü’nde, 1993’te ortaya çıkmış. Aslında köylülerin amacı, köyün ekonomisine katkı sağlamak ve insanların, özellikle de turistlerin dikkatini köye çekmekmiş. Tam 2000 yıldır pirinç tarımının yapıldığı bu bölgede Tanbo sanatı için hem yeni tohumlar kullanılmış hem de ata yadigârı pirinç tohumlarına yer verilmiş.
Sanatçılar –yoksa çiftçiler mi demeli?– dört farklı tür pirinç tohumu kullanıyorlar. Mor ve sarı renkli yapraklar çıkaran “kodaimai” pirinci gibi özel türlerin yanı sıra yeşil yapraklı yerel pirinçler ekiyorlar. Eh, tablolar tümüyle rengarenk olmuyor, ama yine de ortaya yukarıdaki gibi ilginç kompozisyonlar çıkabiliyor.
Ömürleri hasat mevsimine kadar olan bu sanat yapıtları son derece ilgici çekiciler. Öyle ki bölgeye beklenen ilgi doğmuş ve köylüler amaçlarına ulaşmış gibi görünüyor. Hatta civar köyler de kendi ekonomilerini iyileştirmek için kendi Tanbo sanat yapıtlarını oluşturmaya girişmişler.
p t s 3 napolyon Pirinç Tarlasında Sanat
Görsel kaynağı: Wikipedia (Captain76)
Bazı “tablolarda” Japonya’nın ve bölgenin efsanevi kahramanlarına rastlanırken bazılarında da dünya çapında ünlüler göze çarpıyor. Örneğin, yukarıdaki resimde Fransa’nın geçmişteki ünlü liderlerinden Napolyon resmedilmiş. Eline kılıcını almış, atının üstünde Japon pirinç tarlalarında dört nala koşturuyor.
p t s 4 kanetsugu Pirinç Tarlasında Sanat
Görsel kaynağı: Wikipedia (Captain76)
Şimdiye kadar yapılan “tablolar” arasında Marilyn Monroe gibi ünlü sanatçıların resimleri, Mona Lisa gibi ünlü sanat yapıtlarının röprodüksiyonları da var. Ama daha çok Japonların yerel kahramanları, savaşçıları, tanrıları süslüyor pirinç tarlalarını. Örneğin, yukarıdaki resimde 15. ile 17. yüzyıl arasındaki Sengoku döneminin komutanlarından Naoe Kanetsugu görülüyor.

Bazı köylüler işi bir adım öteye götürüp tarlalarına reklam almaya karar vermiş! Bu resimler en iyi nereden görünür? Havadan, yani uçaktan, öyle değil mi? O halde bu tarlalara kim reklamını vermek ister? Tabii ki havayolu şirketleri! Bir şirketin logosunu ortaya çıkaracak tohumlar tarlalara ekilmiş, ancak diğer köylüler işin “ruhuna” aykırı olduğu için bu durumu protesto edip o tohumları tarlalardan toplatmışlar.

Görsel kaynağı: boyloso – stock.adobe.com
Seramikçilik seramik hamurundan kaplar, heykeller ve başka nesneler yapma sanatıdır. En yaygın kullanılan seramik nesneler arasında tabak, kase, testi, bardak, fincan gibi mutfak eşyalarını; kolye, küpe, bileklik gibi takıları; anahtarlık gibi aksesuarları; duvar süsü, çerçeve, kül tablası, vazo, saksı, mumluk gibi çeşitli iç dekorasyon ürünlerini sayabiliriz. Seramikle uğraşmak hem eğlenceli hem de dinlendiricidir. Seramiğin eğlenceli ve estetik dünyasını biraz daha yakından tanımak ister misiniz?
seramik sanatı

Seramik Nedir?

Bir tür killi topraktan yapılan ve fırında pişirilen, yüzeyi sırlanmış, çeşitli renk ve motiflerle süslenmiş nesnelere “seramik” denir. Seramik nesneler insanların çok eski çağlarından beri günlük gereksinimleri için kullanılmıştır.
seramik sanatı
İlk seramik nesne 30.000 yıl önce yapılmış bir kadın figürüdür ve Çekya’nın Brno kenti yakınlarında keşfedilmiştir.

Seramik Neyden Yapılır?

Seramikte hammadde olarak belirli oranlarda karıştırılan kil, kaolen, kuvars ve feldspat kullanılır. Suyla bir tür çamur haline getirilen bu hammadde güzelce yoğrulur. Sonra da seramik yapımının öteki aşamalarına geçilir.
seramik sanatı

Yoğurma

Seramik yapımının ilk aşaması hamur elde etmektir. Seramik hamurunun homojen bir karışım olması son derece önemlidir. Bunun için de iyice yoğrulmalıdır. Eğer hamurun içinde hava kabarcıkları kalırsa, pişirme sırasında çatlaklar oluşur; bu da ürüne zarar verir.
seramik sanatı

Şekil Verme

Seramik yapımının en keyifli ancak bir o kadar da zor aşamasıdır. Hamura şekil vermede kullanılan birkaç farklı yöntem vardır: Fitil, şerit, çubuk, plaka, torna, çimdikleme, elle sıvama, döküm.

Kurutma

Bu aşamadan sonra ürünü kurumaya bırakmanız ve deri sertliğine gelmesini beklemeniz gerekir. Ürün bu aşamada çok hassas ve kırılgandır. Bu aşamada ürüne sertçe dokunmak bile onun dağılmasına yol açabilir. Ürün deri sertliğini aldıktan sonra fırınlama aşamasına geçilir.
seramik sanatı

Fırınlama

Seramik yapımında kullanılan fırınlar evlerimizdekinden çok farklıdır. Bunlar, bu işlem için özel tasarlanan ve çok pahalı seramik fırınlarıdır. Sıcaklıkları 1.100 derecenin üzerine çıkabilir. Ürünün fırınlanma işlemi iki kez yapılır. İlk fırınlama işleminden sonra araya sırlama aşaması girer. İkinci fırınlama işleminden sonra da ikinci kez sırlama yapılır.
seramik sanatı

Sırlama

Tıpkı fırınlama gibi sırlama da iki kez gerçekleştirilir. Sırlamayla birlikte ürünün su geçirmezliği sağlanmış olur. Bu aşamadan sonra birçok insan için en keyifli aşama olan boyama aşamasına geçilir.
seramik sanatı

Boyama

Bu aşamada seramik boyası ya da akrilik boya kullanılır. Ürünü ister tek renkle ister birden çok renkle boyayabilirsiniz ya da birkaç rengi karıştırabilirsiniz. Ürünün üzerine desenler ya da çizimler yapabilir veya yazı yazabilirsiniz. Bu aşama tümüyle sizin yaratıcılığınıza ve el becerinize kalmıştır.

Kaplumbağa Terbiyecisi’nin Sırları

Kaplumbağa Terbiyecisi tablosunu bilmiyor olamazsınız! Gelmiş geçmiş en ünlü Türk ressamlarından birinin fırçasından 1907’de çıkan bu yapıt, yalnızca Türkiye’nin değil, dünya resim sanatının da en ünlü eserlerinden biridir. Peki, bu ünlü tablo ve ressamı hakkında neler biliyorsunuz? Tablonun ilginç sırlarını birlikte keşfetmeye ne dersiniz?

Osman Hamdi Bey, 1907 yılında kaplumbağaları müzikle terbiye etmeye hazırlanan bir dervişi konu alan 136 x 87 santimetre boyutlarında bir tablo yapmış. Kaplumbağa Terbiyecisi olarak tanınan, sanatçınınsa “Kaplumbağalı Adam” olarak adlandırdığı bu eserde kırmızı giysiler içinde bir derviş ve 6 kaplumbağa görülüyor. Canlı renklerle dikkat çeken eserde ayrıca duvarda bir hat ve nişin içine bir testi yer alıyor. Osman Hamdi Bey’in tabloyu dünürü Salih Münir Paşa’ya ithaf ettiğini gösteren bir de not bulunuyor.

Osman Hamdi Bey’in “Kaplumbağa Terbiyecisi”, ya da kendi verdiği isimle “Kaplumbağalı Adam” isimli bu önemli eseri canlı canlı görebileceğinizi biliyor muydunuz? Sanat tarihimizde pek çok başlangıcı oluşturan Kaplumbağa Terbiyecisi eserini, Türkiye İş Bankası Resim Heykel Müzesi’nin “Türk Resmini İzlemek” adlı kalıcı sergisinde görebilirsiniz. İstanbul Beyoğlu’ndaki müze hafta içi pazartesi hariç 10.00-19.00, hafta sonu ise 12.00-19.00 saatleri arasında ziyarete açıktır.

kaplumbaga terbiyecisi 02 2 Kaplumbağa Terbiyecisi’nin Sırları
Osman Hamdi Bey, ölümünden üç yıl önce yaptığı ölümsüz tablosunda tarihi bir mekânı, mavi renkli çinilerle kaplı, penceresinin üstünde Arapça bir yazı panosu olan bir odayı dekor olarak kullanmış. Osman Hamdi Bey resimlerinde tarihi yapıları kullanmayı çok severmiş. Kaplumbağa Terbiyecisi eserindeki çinilerle kaplı mekân da gerçekte Bursa Yeşil Cami’nin üst katındaki bir odadır.
kaplumbaga terbiyecisi 03 Kaplumbağa Terbiyecisi’nin Sırları
Görsel Kaynağı: Hakan Eliacik / Shutterstock.com

Esin Kaynağı

Osman Hamdi Bey’in esin kaynağının tam olarak ne olduğunu bilmek zor. Yine de bu konuda ressamın yaşamıyla ilgili bir ayrıntı bize ışık tutuyor. Resmin yapılmasından tam 36 yıl önce, genç Osman Hamdi, Bağdat’tayken babasına yazdığı bir mektupta, bir dergide okuduğu yazıda Japonya’daki kaplumbağa terbiyecilerinden söz edildiğini anlatmış. Japon terbiyecilerin davulla ritim tutarak kaplumbağalara tek sıra halinde yürümeyi, hatta bir masanın üstüne çıkmayı öğrettiği yazıyormuş. Dergide bu ilginç işi gösteren bir de resim yer alıyormuş. İşte, Osman Hamdi Bey’e tablosu için esin veren de bu olabilir.
engraving 2 Kaplumbağa Terbiyecisi’nin Sırları
Görsel kaynağı: Edhem Eldem, “Making Sense of Osman Hamdi Bey and His Paintings”, Muqarnas (29) 2012.

Kendisini Resmetmiş

Resimde kırmızı giysiler içinde gördüğümüz yaşlı adam, ressamın bizzat kendisiymiş. Osman Hamdi Bey yalnızca bu resimde değil, daha birçok yapıtında figür olarak kendisini kullanmış. Ressam bunun için önce istediği açıdan kendi fotoğrafını çektirirmiş, sonra da bu fotoğrafa bakarak tablolarını yaparmış. Yani bir tür otoportre ya da özçekim! İsterseniz Osman Hamdi Bey’in şu fotoğrafını tablodaki adamla karşılaştırabilirsiniz.
k t ikinci versiyon detay Kaplumbağa Terbiyecisi’nin Sırları Osman Hamdi Bey Kaplumbağa Terbiyecisi’nin Sırları

Osman Hamdi Bey

Eserdeki yaşlı adam, sırtında nakkare denen bir vurmalı çalgı, arkasında kavuşturduğu ellerinde tuttuğu ney ve başındaki külahla tipik bir Osmanlı dervişidir. Osman Hamdi Bey’in resimlerinde geleneksel giysili kadınlar, fesli ya da sarıklı adamlar, camiler, çiniler ve Osmanlı yaşamından daha birçok ayrıntı olurmuş. İnsanlar ve yüzleri çok gerçekçidir; hem de bir fotoğraf kadar gerçekçi! 1888’de yaptığı “Halı Satıcısı” adlı tablo da bunun en güzel örneklerinden biridir.
1888 Bey Persischer Teppichhändler auf der Straße anagoria scaled Kaplumbağa Terbiyecisi’nin Sırları
Görsel kaynağı: Wikimedia Commons 

Osman Hamdi Bey

Osman Hamdi Bey yalnızca bir ressam değildir. O aynı zamanda ilk arkeoloğumuzdur. İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin yöneticisi ve Türkiye’de müzeciliğin kurucusudur. Üstelik Türkiye’nin ilk güzel sanatlar okulunun, bugünkü adıyla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin yaratıcısıdır. 1842’de İstanbul’da başlayan ve 1910’da yine aynı şehirde sonlanan yaşamı boyunca birçok yer gezmiş ve hep sanatla iç içe olmuştur.

istanbul arkeoloji muzesi Kaplumbağa Terbiyecisi’nin Sırları
İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin Osman Hamdi Bey tarafından inşa ettirilen binası.

Osman Hamdi Bey, bugünden bakınca Türkiye’nin “eski kuşak” ressamlardan biri olabilir; ama kendi döneminin en büyük yenilikçilerinden biriydi. Hatta önceki yüzyılların Osmanlı resmini dönüştüren, onu Avrupalılaştıran ressamlardandı. Paris’te resim okumuş ve döneminin oryantalist Fransız ressamlarının yanında eğitim almıştı. Arkeolojiyle ve müzecilikle geçen yaşamı boyunca resim yapmayı hep sürdürdü. 1882’de kurduğu Sanayi-i Nefise Mektebi, yani Güzel Sanatlar Okulu’yla resim ve sanat alanında eğitim almak isteyenleri yurt dışına gitme zorunluluğundan kurtardı.

istanbul arkeoloji muzesi 02 1 Kaplumbağa Terbiyecisi’nin Sırları
Sanayi-i Nefise Mektebi, yani Güzel Sanatlar Okulu’nun ilk binası, bugün İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin bir parçasıdır.

Nemrut Dağı’nda, Sayda’da (Lübnan), Lagina’da (Muğla) arkeolojik kazılar gerçekleştiren Osman Hamdi Bey, buralarda keşfettiği önemli buluntuları yeni inşa ettirdiği İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne taşıdı. Sayda’daki kazılarda bulunan dünyaca ünlü İskender Lahti de bunlardan biriydi. Bu müzenin müdürü olarak ilk yaptığı işlerden biri tarihi eserlerin yurt dışına çıkarılmasını yasaklatmak oldu. Yani bugün Türkiye’deki müzelerde ve ören yerlerinde gördüğümüz birçok eser onun sayesinde ülkemizde kalabildi.

osman hamdi bey nemrut Kaplumbağa Terbiyecisi’nin Sırları
Osman Hamdi Bey Nemrut Dağı kazısı sırasında yeni keşfettiği dev heykellerden birinin üzerinde poz veriyor.
girl reciting qu ran 1880 Kaplumbağa Terbiyecisi’nin Sırları
Osman Hamdi Bey'in 2019 yılında bir müzayedede 6,3 milyon Sterlin’e alıcı bulan “Kuran Okuyan Kız” adlı tablosu.

Kaplumbağa Terbiyecisi tablosunun 1906 yılında yapılan ilk versiyonu da bulunmaktadır. Bu ilk versiyonu olan tabloyu İstanbul’daki Pera Müzesi’nde görebilirsiniz.

bach giris notalar Johann Sebastian Bach
bach giris klavsen2 Johann Sebastian Bach
bach giris bach2 Johann Sebastian Bach

Klasik Müziğin Beste Makinesi

Johann Sebastian Bach

Sebastian Bach; yalnızca klasik müziğin değil, tüm müzik tarihinin en üretken ve en ünlü bestecilerinden biridir. 65 yıllık yaşamına 1.200’e yakın beste sığdırmış bir dâhiden söz ediyoruz… Ona ait olabileceği düşünülenleri saymıyoruz bile. Şimdi gelin, Bach’ın hayatına ve bir makine gibi besteler üretmesini sağlayan dehasına yakından bakalım.
Johann Sebastian Bach’ın Leipzig’deki heykeli.
Johann Sebastian Bach’ın Leipzig’deki heykeli.

Artık yapay zekâ ile müzik çok kolay üretilebiliyor. İstediğiniz bestecinin eserlerine benzeyenleri, dilediğiniz şarkıcının sesiyle hemen oluşturabiliyorsunuz. Oysa eskiden böyle miydi? Özellikle 18. yüzyılda! İşte, Bach böyle bir dönemde yaşamıştı ve Bach Eserleri Kataloğu’na göre -evet, o kadar çok bestesi vardı ki 1950’de Bach-Werke-Verzeichnis, kısaca BWV diye anılan böyle bir katalog tutulmaya başlanmış- toplam 1.176 bestesi vardır; tabii şimdilik! Çünkü Bach’ın kayıp, şüpheli ya da ona atfedilen bestelerin şu anki sayısı 213 ve zaman zaman bu listeden BWV’ye aktarılanlar olabiliyor.

31 Mart 1685’te Almanya’nın Eisenach kasabasında dünyaya gelen Johann Sebastian, yedi kuşak müzisyen olan bir ailenin sekizinci ve en küçük çocuğuydu. Lafın gelişi değil, babasının sülalesi gerçekten de yedi kuşaktır müzikle iç içeydi. Dolayısıyla Johann Sebastian ilk müzik eğitimini babası Johann Ambrosius Bach’tan aldı, keman çalmayı ondan öğrendi. Sonra amcası onu orgla tanıştırdı. Kuzenlerinden biri de ünlü bir besteciydi. Aile bireylerinin hepsi çeşitli çalgılar çalabiliyordu. Böyle bir ailede büyüyüp de müzisyen olmamak herhalde daha zor olurdu!

Bach’ın yine bir müzisyen olan babası Johann Ambrosius Bach, çocukken ona keman çalmayı öğretti.
Bach’ın yine bir müzisyen olan babası Johann Ambrosius Bach, çocukken ona keman çalmayı öğretti.
Görsel kaynağı: Wikipedia

Ancak Johan Sebastian daha on yaşındayken önce annesini, hemen ardından da babasını kaybetti. Onun bakımını en büyük abisi üstlendi. Abisinin yanına, Ohrdruf’a giden küçük Johann Sebastian ondan org ve klavsen dersleri almaya başladı. Abisi Christoph onu dönemin ünlü müzisyenlerinin besteleriyle de tanıştırdı. Bir yandan da gittiği okulda Latince, Yunanca ve din bilgisi dersleri görüyordu. Beste yapmayı ve şarkı söylemeyi de çok seviyordu.

15 yaşına geldiğinde güzel sesi sayesinde Lüneburg’daki prestijli bir müzik okulundan burs kazandı ve okulun erkekler korosunda şarkı söylemeye başladı. Buradaki iki yıllık eğitimi sırasında kilise orgu ve klavsen çalma şansını yakaladı. Avrupa kültürüyle tanıştı ve Almanya’nın aristokrat ailelerinin çocuklarıyla bir arada oldu. Ardından 1703’te Weimar’daki bir dükün saray müzisyeni olarak çalışmaya başladı.

Bu sırada sık sık yeni besteler yapıyor, dük için ayda bir tane de özel bir kantat (kiliselerde çalınan bir müzik türü) besteliyordu. Bir klavyeci olarak da ünü yayılıyordu. Çevreden çeşitli davetler almaya başladı. Arnstadt’taki Yeni Kilise’nin orgunun açılışını yapmaya çağrıldıktan sonra bu kilisenin orgcusu oldu. (Günümüzde bu kilise Bach Kilisesi olarak bilinir). Daha sonra 1706-1708 yılları arasında Mühlhausen’deki bir kilisenin orgcusu olarak çalmaya devam etti.

Bach’ın Arnstadt’ta çaldığı kilisenin orgu.
Bach’ın Arnstadt’ta çaldığı kilisenin orgu.
Görsel kaynağı: Wikipedia

Toccata ve Fugue'den küçük bir bölüm

Ses kaynağı: YouTube Audio Library
Johann Sebastian Bach, 1750’de, 65 yaşındayken geride yüzlerce beste bırakarak hayata veda etti. Yaşadığı dönemde “eski moda” bir besteci olarak görülmüş, besteciden çok orgcu olarak tanınmış ve ölümünden sonra neredeyse unutulmuştu. 1800’lü yıllardan itibaren yeniden keşfedilmeye başlandı. Bugün Bach o kadar önemli bir besteci olarak kabul ediliyor ki ölüm yılı müzik tarihinde bir dönüm noktası sayılıyor ve Barok dönemin onunla son bulduğu kabul ediliyor.

1 No'lu Çello Süiti'nden küçük bir bölüm

Ses kaynağı: YouTube Audio Library

4 No'lu Brandenburg Konçertosu'ndan küçük bir bölüm

Ses kaynağı: YouTube Audio Library (Kevin MacLeod)

bach concerto Johann Sebastian Bach

Bach’ın yaptığı en ünlü bestelerden olan Brandenburg Konçertosu, 1977’de Voyager uzay sondasıyla uzaya gönderilen Dünya’dan Sesler adlı plakta yer almıştı. Bu plakla “Biz dünyalılar böyle müzikler dinliyoruz” dendiğini ve belki de uzayda bir yerlerde şu an Bach çalındığını düşünebilirsiniz! Şaka bir yana Bach, Brandenburg Konçertosu dışında en çok Well-Tempered Clavier ve org eseri D Minör Toccata ve Fugue ile bilinir. Eminiz siz de dinlediğinizde hemen anımsayacak, bu beste makinesine bir kez daha hayran kalacaksınız.

Masa, kapı, bardak, tabak, kalem, bozuk para diye listeyi uzatabiliriz. Aslında ritim tutmak ve müzikal sesler çıkarmak için kelimenin tam anlamıyla “elimizin altında” hep bir şeyler var. İnsanlar farklı ülkelerde bambaşka müzik aletleri çalarak müzik yapıyorlar. Gelin, yaygın olmasa da bazı grup ve sanatçıların kullandığı ya da filmlerde görüp duyduğumuz ama hakkında çok da bilgimiz olmayan bazı çalgılara bir göz atalım.

Yağmur Çubuğu

Latin müziğinin vazgeçilmez çalgılarındandır. Sesi çok tanıdıktır. Çünkü yağmur çubuğundan huzur dolu yağmur damlalarının ve akan suyun çıkardığı sesler çıkar. Çalgı, Orta Amerika tarihinin büyük uygarlıklarından Azteklerin zengin kültürünün ürünüdür. Yağmur çağırma törenlerinde kullanıldığı düşünülüyor.

yagmur cubugu Az Bilinen Müzik Aletleri

İçinde ne var?

Ne yok ki! Aslında güneşte iyice kurumuş ve içi boşalmış kaktüslerin dikenleri çıkarılarak yapılırmış. Sonraları başka ağaçlar da kullanılır olmuş. Boyu 30 santimetre ile 1 metre arasında değişebiliyor. İçine çeşitli tohumlar, minik çakıl taşları, deniz kabukları hatta fasulye taneleri konuyor. İki yanından ağaçla mühürleniyor yani sıkıca kapatılıyor. Borunun içi oluklu ve engebeli bir dokuda oluyor. Bu nedenle sağa sola hareketlerde içerideki nesneler takılarak ilerliyor. Kaliteli bir yağmur çubuğuyla bir dakika kadar kesintisiz yağmur sesi çıkarılabiliyor. Gösterilerinizde, arkadaşlarınızı etkileyecek güzel bir efekt aracı olabilir.

Aynı kıtadan yakın akrabası marakas da benzeri sesler çıkarır. Evdeki bakliyatı, boş bir şişeye ya da metal ilaç kutusuna koyup kendi çalgınızı yapabilirsiniz.

marakas Az Bilinen Müzik Aletleri

Bu enstrumanın sesini dinlemek ister misiniz?

Dijiridu (Didgeridoo)

Bin yıllık geçmişiyle ilk nefesli çalgılardan biridir. Aborijinlerin yani Avustralya yerlilerinin geleneksel bir çalgısıdır. Boyu 1,5 metre kadardır.
dijiridu Az Bilinen Müzik Aletleri

Hayvanların yaptığı bir müzik aleti

“O da ne demek?” dediğinizi duyar gibiyiz. Hemen açıklayalım… Beyaz karıncaların yani termitlerin olduğu yere, dijirudu olmaya aday okaliptüs ağacı dalları bırakılır. Termitler dalların içini oyup boşaltır. Sonra insanlar bu dalları alıp parlatır. Çalmayı kolaylaştırmak ve daha da önemlisi üflenen havanın kaçmasını önlemek için de ağız kısmını balmumuyla sıvarlar. Sonra da çalgıyı göz alıcı resimlerle süslerler.
aborjin dijiridu Az Bilinen Müzik Aletleri
Dijiridu çalan bir aborjin.
dijiridular Az Bilinen Müzik Aletleri
Her müzik aleti gibi dekoratif değeri de var.

"Bunu çalmakta ne var?" diye düşünmeyin

Evet nota bilgisi gerektirmediği için kolay gibi görünebilir. Ancak dudakların titreşimiyle çalınan dijiridudan güzel sesler çıkarmak büyük beceri ister. Kısaca tarif etmek gerekirse, dijiriduyu çalarken ciğerlerde kalan son hava yanaklarda tutulur ve bu sırada burundan küçük küçük soluk alınır. Çalışıp tekniğini öğrenme konusunda azimli değilseniz, kolay iş değildir.

Beatbox yani hiç çalgı kullanmadan yalnız ağızla seslerin taklit edildiği müzik türüyle uğraşanların daha çok ilgi duyduğu söylenebilir. Değişik tınısının yanında hırlama, horlama, tıslama, kedi gurultusu gibi nice hayvan sesini çıkarabilen ender müzik aletlerinden biridir.

Bu enstrumanın sesini dinlemek ister misiniz?

Dokunmadan Çalınan Garip Çalgı: Teremin

“Yok artık” dediğiniz buradan duyuluyor. Dokunmadan çalınan bu çalgıyla, ilk iş olarak korku filmi müziği yaparak arkadaşlarınızın tüylerini diken diken edebilirsiniz. Şaka bir yana teremin çalan birini izleyen kişi, bu çalgıyı bilmiyorsa, ortaya çok kafa karıştırıcı bir tablo çıkacağı kesin. Karşınızda garip el hareketleri yapan ve böylece güzel sesler çıkaran birini düşünün.

Bu ilginç çalgıyı 1920’li yıllarda Leon Theremin adlı bir Rus mucit icat etmiş. Müthiş değil mi? Aslında teremin, elektronik müzik alanındaki en eski çalgılardan biri.

teremin Az Bilinen Müzik Aletleri
Teremin, içinde radyodakilere benzeyen elektronik devreler olan bir çalgıdır.

Bilim yoluyla çalınıyor…

Üretilen manyetik alanın el hareketleriyle değiştirilmesiyle çalınıyor. İçinde değişik frekanslarda ses dalgaları üreten tüpler var. Üzerindeki anten görevi gören çubuğun da yardımıyla ses perdeleri kontrol ediliyor. Aslında bunu bir radyo ya da televizyon antenine yaklaşıp uzaklaştığımızda değişen kanal görüntüsü ya da sesi gibi düşünebilirsiniz. Sesi soprano gibi ince bir kadın sesini andırır. Tondan tona rahatça geçilebilmesi nedeniyle ses olanakları zengindir; ama iyi çalınması da zordur.
teremin cocuk Az Bilinen Müzik Aletleri
Bu çocuk ne yapıyor? Bu bir çalgı mı? Yoksa beyin gücüyle mi çalınıyor?

Bu enstrumanın sesini dinlemek ister misiniz?

Kalimba

Ritim konusunda çok özel yetenekler taşıyan Afrika kıtasının insanlarında, doğuştan müzik ve dans yeteneğinin olduğunu söylersek yanlış olmaz.
kalimba Az Bilinen Müzik Aletleri
Yedi ana ses tuşu bulunan, ilkel bir piyano gibidir. Bu işe alet olmuş eski kaşık saplarına bakın!

Başparmağın yarattığı masalsı müzik

Kalimba, Afrika’nın en eski çalgılarındandır. Çıkardığı ses, büyüleyiciliği nedeniyle “huzurun sesi” olarak betimlenebilir. Basit parmak hareketleriyle kolayca çalınıyormuş hissi veren ama hiç de öyle olmayan oyuncak görünümlü bir müzik aletidir. Batı ülkelerinde kalimbaya “parmak arpı ya da başparmak piyanosu” da denir.
kadin kalimba Az Bilinen Müzik Aletleri
Her an her yerde çalmaya uygun. At çantana, gittiğin yerlerde mini konserler ver!

Bu enstrumanın sesini dinlemek ister misiniz?

Avrupalı, Genç ve UFO Benzeri Vurmalı Çalgı: Hang

Hep binlerce yaşında olan çalgılardan söz ettik. Şimdi sizi 23 yaşına henüz başmış bir müzik aleti olan “hang” ya da “hang drum” ile tanıştırıyoruz. Hang, 2000 İsviçre doğumlu. Doğduğu kent Bern’in Almancasında “hang”, “el” demekmiş. Mucitleri Sabina Schärer ile Felix Rohner, onu yalnızca gerçek müzisyenlerin çalması amacıyla üretiyormuş.

Uçan daireye benzeyen hang içi boş iki paslanmaz çelik yarımkürenin birleşmesinden oluşuyor. İnternette hangın nasıl çalınacağına ve sesine ilişkin merakınızı giderebilirsiniz. Güzel olan bir şey de şu: Yeni bir müzik aleti yapma olanağımız hep var!

hang2 Az Bilinen Müzik Aletleri
Her ne kadar hang yalnızca gerçek müzisyenler için üretiliyor dense de onu asıl Avrupalı sokak sanatçıları ünlü yapmış.
hang1 Az Bilinen Müzik Aletleri
Söylentiye göre yılda yalnızca 400 adet üretilen hangdan satın almak için yaklaşık iki yıl sıra bekleniyormuş.
İnsanlar her kıtada ve her koşulda güzel sesler çıkaran birtakım çalgılar üretmişler. Üflemişler, vurmuşlar, tel takıp germişler, hatta el değmeden bile müzik yapmışlar. İnsanların yaşamında müzik hep olmuş. Gerçekten de müziksiz bir hayat düşünebiliyor musunuz? Bu sorunun yanıtını düşünmek bile zor değil mi?

Bu enstrumanın sesini dinlemek ister misiniz?

Yaz Mevsimi Sanatçılarını Bekliyor!

Hey, genç sanatçılar! Hava artık çok sıcak, atın kendinizi doğaya, denize… Yaratıcılığınızı hep evde konuşturacak değilsiniz ya? İlham perisi bir kumsalda, bir ırmak kıyısında ya da çimlere yayılmış karpuz yerken kapınızı çalabilir!

Günümüzde sanatçılar yalnızca tuval kullanmıyor. Eserlerini yapmak için stüdyolara kapanmıyor. Sanat, doğanın içinde ve doğanın bir parçası olarak da gerçekleştiriliyor. İşte, bu yaz da sizleri heyecanlandıracak, içinizdeki sanatçıyı ayağa kaldıracak bazı öneriler getirmek istedik. Hep başkalarının sıra dışı sanat yapıtlarına bakacak değilsiniz ya! Eminiz ki siz de çevrenizde gördüğünüz her nesneyi bir sanat eserine çevirebilecek yetenektesiniz. Bunun için biraz hayal gücü yeterli. Haydi!

yaz sanatcilari cakil Yaz Mevsimi Sanatçılarını Bekliyor!
bordur Yaz Mevsimi Sanatçılarını Bekliyor!

Deniz Kabuklarıyla

Bazı kumsallarda yüzlerce deniz kabuğu bulabilirsiniz. Bunlar, ölmüş kabuklu deniz canlılarından –deniz salyangozları, istiridyeler, midyeler, deniz minareleri vs. – geriye kalanlardır. O nedenle bunları sanat yapıtlarınızda kullanmanızın hiçbir sakıncası yok. Dilerseniz kolyeler, bileklikler yapabilir ya da bu kabuklardan bazılarını sulu boyayla boyayıp rengârenk hediyelikler hazırlayabilirsiniz. Tabii bazı yapıtlarınız için yapıştırıcı, ip, tel gibi yardımcı malzemelere de gereksinim duyabilirsiniz. İşte size birkaç örnek…
bordur Yaz Mevsimi Sanatçılarını Bekliyor!

Taşlarla

Suluboyayla boyamak ve üzerine birbirinden güzel resimler yapmak için bazı taşlar çok uygundur. Deniz kıyısında ya da bir dere kenarında size tuval olacak yassı ve geniş taşları arayarak işe başlayabilirsiniz. Sonra bunların üzerinde dilediğiniz gibi çalışabilir, arkadaşlarınıza boyadığınız taşları hediye edebilirsiniz.
bordur Yaz Mevsimi Sanatçılarını Bekliyor!

Deniz kıyısında

Deniz kıyısı kumdan kaleler yapmak için harika bir yer. Tamam ama plajlar siz genç sanatçılar için başka olanaklar da sunuyor. Hele içinde irili ufaklı rengârenk taşların olduğu plajlar… Örneğin, topladığınız küçük taşlarla bazı büyük resimler yapabilir ya da bulduğunuz benzer renkli taşları kullanarak çeşitli desenler oluşturabilirsiniz. Hatta ortaya çıkardığınız bu resimlerin, mozaik adıyla anılan sanat dalına girdiği bile söylenebilir.

Aşağıda birkaç basit örnek görüyorsunuz. Bakalım siz neler yapacaksınız? Benzer renkte ve büyüklükte çok sayıda taş toplayarak işe başlayabilirsiniz. Ama önce, eseriniz üzerinde çalışırken sizi güneşten koruyacak giysiler giymeyi ve başınıza şapka takmayı unutmayın.

bordur Yaz Mevsimi Sanatçılarını Bekliyor!

Dere kenarında

Bir dere kenarında yapılabilecek sıra dışı bir sanat etkinliği de iri taşları dengede tutmaktır. Suyun akışıyla aşınan taşların ne kadar garip şekiller aldığını görmüşsünüzdür. İşte o şekiller, taşları üst üste ilginç pozisyonlarda dizmenizi de sağlayacaktır. İsterseniz üst üste dizip bir kule yapın, isterseniz yanlara doğru çıkıntılar oluşturun; önemli olan taşların başka bir desteğe gereksinim duymadan dengede durması. Önce basit birkaç denemeyle başlamak en iyisi; çünkü taşların ağırlıklarını hissetmek gerekiyor. Sonra dikkat, sabır ve yoğunlaşmayla, aşağıdaki gibi daha büyük projelere geçebilirsiniz.
bordur Yaz Mevsimi Sanatçılarını Bekliyor!

Meyveyle Sanat

Mmmmm… Yaz meyveleri birbirinden lezzetli! Özellikle bazıları hem ağız sulandırıyor hem de ilham veriyor. Yiyeceğiniz meyveleri daha iştah açıcı hale getirmek ister misiniz? O halde meyveleri bir tabakta sunarken bazı sanatsal dokunuşlar yapmaya ne dersiniz? Aşağıda sadece birkaç örnek var. Siz de hayal gücünüzü ve elinizdeki meyveleri kullanarak çok daha güzel “resimler” yapabilirsiniz. Herkesi çok şaşırtacağınıza emin olabilirsiniz. Üstelik böylesi resimler yapmak için illa ki yaz mevsiminde olmak gerekmiyor. Farklı mevsimlerde yetişen meyveler, sebzeler, hatta diğer yiyecekler de bu işe uygun. Sanat eserlerinizin fotoğrafını çekmeyi ve sonra onları afiyetle yemeyi unutmayın!

Acının Resmini Yapan Ressam

Frida Kahlo

Ünlü şair Nâzım Hikmet’in ressam Abidin Dino’ya seslenerek yazdığı şu dizeyi duymuşsunuzdur: “Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” Dino da Nâzım’a resimle değil, “Mutluluğun Resmi” adlı şiiriyle yanıt vermiş ve mutluluğun resminin tuvallere sığmayacağını anlatmaya çalışmış. Abidin Dino ile Nâzım Hikmet arasında bu şiir düellosu yaşanırken dünyanın öteki ucundaki bir ressam da mutluluğun değil, acının resmini yapıyordu. Sözünü ettiğimiz kişi, Meksikalı ünlü ressam Frida Kahlo’ydu.
Tam adı Magdalena Carmen Frida Kahlo y Calderón olan Frida, 1907’de Meksika’nın başkenti Mexico City’de doğdu. Altı yaşındayken geçirdiği çocuk felci (şimdi neyse ki aşısı var) nedeniyle bir bacağı engelli kaldı. Ama o bununla baş etmeyi bildi ve döneminin en iyi okuluna gitti. Orada sanata, edebiyata ve felsefeye yöneldi; geleceğin ünlü düşünür ve yazarlarıyla aynı sıralarda öğrenim gördü.
frida kahlo
Frida’nın doğdu ev, “La Casa Azul” (Mavi Ev) olarak bilinir ve günümüzde Frida Kahlo Müzesi’dir.
Görsel kaynağı: stock.adobe.com/eskystudio

Ancak 18 yaşında okuldan eve dönerken bindiği otobüs bir tramvayla çarpışınca kaza geçirdi. Kazanın ardından birçok ameliyat oldu ve yaşamı boyunca bir korse takmak zorunda kaldı.

Frida kazadan bir ay sonra hastaneden taburcu edildi. Ancak uzun süre yürüyemedi. Ailesinin yüreklendirmesiyle resim yapmaya başladı. Annesi ve babası bunun, kızlarının yaşadığı zorlukları hafifletecek bir yol olacağını düşünmüştü. Yatarak resim yapabilmesi için yatağına bir düzenek kurdular. Tavana da Frida’nın kendisini görebileceği şekilde bir ayna yerleştirdiler. Gerçekten de Frida bu sayede sanatla yaşama tutundu.

frida kahlo
Frida’nın çalışmasını kolaylaştıran hareketli şövalesi ve tekerlekli sandalyesi Frida Kahlo müzesinde sergileniyor.
Görsel kaynağı: stock.adobe.com/eskystudio

Tavandaki aynada gördüğü yansımasına bakarak “Kadife Elbiseli Otoportre” adlı ilk otoportresini 1926’da yaptı. Uzun süre boyunca çok rahat hareket edemediği için bolca otoportre yaptı. 143 resim yapan Kahlo’nun bu eserlerinin 55 tanesini otoportreler oluşturuyor. Sürekli evcil hayvan besleyen Frida’nın onlarla ilgili de iki portresi bulunuyor: “Ben ve Papağanlarım” ile “Maymunlarla Otoportre”.

fh pul1 Frida Kahlo
fh pul2 Frida Kahlo

Batı Afrika ülkelerinden Togo ve Nijer’in pullarında, Frida’nın “Hayvanlı Otoportre” ve “Papağanlı Otoportre” gibi eserlerini görebilirsiniz.

Frida kazadan iki yıl sonra yeniden yürümeye başladı ama ağrıları devam etti. Genellikle yatarak ya da sandalyesinde oturarak resim yaptığı için kullandığı tuvaller de genellikle küçüktü. Bunun bir istisnası, “İki Frida” adlı 173 santimetre x 173 santimetre boyutlarındaki büyük, kare tabloydu.
iki frida ve frida Frida Kahlo
Kahlo’nun İki Frida adlı tablosu ve ressamın tablosuyla birlikte bir fotoğrafı.
Görsel kaynağı: www.fridakahlo.org

Frida, döneminde “Meksikalı Michelangelo” diye bilinen ünlü ressam Diego Rivera ile 1929’da evlendi.

1943’te yeni bir sanat okulunda ders vermeye başlayan Frida, sağlık durumuna karşın, burada çalışmayı on yıl boyunca sürdürdü. İleriki yıllarda da sağlığı elverdikçe resim yaptı; Amerika ve Fransa’da sergiler açtı. Bu da ününün dünya çapına yayılmasını sağladı. Frida Kahlo, 13 Temmuz 1954’te hayata gözlerini yumdu. Geride bıraktığı son tablosu, “Yaşasın Yaşam” adlı bir natürmort (cansız doğa) idi.

frida kahlo
Kahlo’nun Yaşasın Yaşam isimli tablosu.
Görsel kaynağı: www.fridakahlo.org
Frida’nın ünü, asıl ölümünden sonra büyüdü. 1970’li yıllarda sanat tarihçileri Frida’nın sıra dışı yaşamını ve etkileyici resimlerini yeniden keşfedince ünü hızla arttı. Öyle ki 1990’lı yılların başında artık dünya çapında ünlü birkaç Meksikalıdan biriydi. 2002’de yaşamı “Frida” adlı bir filmle sinemaya da aktarıldı. Kısacası Frida, çektiği tüm acılara karşın, yılmayarak nasıl başarılı bir sanatçı olunacağını, bütün dünyaya gösterdi.
kucuk maymunlu otoportre Frida Kahlo
Frida Kahlo’nun imzasını rahatça görebileceğiniz “Küçük Maymunlu Otoportre”.
Görsel kaynağı: www.fridakahlo.org
fh yirmibes yasinda Frida Kahlo
Frida, 1932’de, 25 yaşındayken, babasına böyle poz veriyor.
Görsel kaynağı: Wikipedia

1 Temmuz 1911’de Kandilli Rasathanesi’nde sürekli ve sistemli meteoroloji ölçümlerine başlandı.

 

neler oldu 2020 temmuz 01 1 Temmuz

 

Haziran 1910’da Türkiye’de astronomi ve jeofizik çalışmalarının öncülerinden Fatin Gökmen yeni kurulacak rasathanenin müdürlüğüne getirildi. Fatin Bey ve ekibi, Kandilli Rasathanesi’nde 1 Temmuz 1911’den itibaren sürekli ve sistemli meteoroloji ölçüm ve kayıtlarına başladı. Uluslararası kabul edilen 7, 14 ve 21 saatlerinde günlük gözlemler yapıldı, deftere kaydedildi ve gerekli yerlere bildirildi.

AYIN TAMAMI