ÇOCUKLARIN BİLGİ BANKASI KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR
KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR

Tozlaşma denince akla gelen ilk ve en çalışkan kuryeler kesinlikle bal arılarıdır. Bir arı, kovanına yiyecek toplamak için gün boyunca binlerce çiçeği ziyaret eder. Bu sırada çiçeklere sürtündükçe gövdesindeki minik tüylere milyonlarca polen yapışır. Arı, tatlı nektarı emmek için bir sonraki çiçeğe konduğunda, bacaklarındaki ve gövdesindeki bu polenler yeni çiçeğin dişi organına dökülür. Arıların bu bitmek bilmeyen çalışkanlığı, çiçeklerin çoğalmasına yardımcı olduğu gibi hem kovanlarının hem de bizim hayatımıza gıda açısından da önemli katkılar sağlar.

Rengarenk kanatlarıyla bahçeleri süsleyen kelebekler, doğanın en zarif tozlaşma kuryelerinden biridir. Kelebeklerin ağız yapıları kıvrık bir pipet gibi çalışan uzun bir hortum şeklindedir. Bu sayede, oldukça küçük boyuttaki çiçeklerin merkezlerindeki özlere bile rahatça ulaşırlar. Çiçeğin üzerine konduklarında, uzun bacakları ve narin gövdeleri polenlere değer. Arılar kadar kararlı ve sistemli çalışmasalar da gün boyunca çok uzun mesafeler uçtukları için bitkilerin tozlaşmasını sağlamada çok başarılıdırlar.
Arılar ve kelebeklerin haricinde sinekler, pireler, uğur böcekleri ve karıncalar gibi yüzlerce başka böcek türü de bitkilerin tozlaşmasını sağlar.

Genellikle gündüz saatlerini yaprakların altında geçiren güveler, hava karardığında doğanın gece kuryeleri olarak işe koyulurlar. Gece açan çiçekler genellikle soluk renkli (beyaz veya sarı) olur; çünkü bu renkler karanlıkta Ay ışığını daha iyi yansıtır. Güveler, bu çiçeklerin havaya saldığı güçlü ve çekici kokuları izleyerek yollarını bulurlar. Çiçeğin çevresinde uçarken ya da üzerine konduklarında kanatlarına ve bacaklarına polen bulaşır. Onlar da bu polenleri gittikleri bir sonraki çiçeğe aktarırlar.

Dünyanın en küçük kuşları olan sinekkuşları, saniyede onlarca kez kanat çırparak havada asılı kalabilen eşsiz canlılardır. Genellikle parlak kırmızı ya da turuncu renkli ve şekilleri tüpü andıran, derin çiçekleri çok severler; çünkü bu çiçeklerin dibinde bolca nektar bulunur. Sinekkuşu uzun ve ince gagasını çiçeğin derinliklerine daldırıp tatlı özü içerken çiçeğin polenleri kuşun alnına ve gagasına güzelce yapışır. Kuş bir başka çiçeğe uçtuğunda polenleri de beraberinde götürür.

Gece yaşamını seven bazı bitkiler de polenlerini taşıtmak için gece ortaya çıkan yarasaları kullanır. Özellikle tropikal bölgelerde ve çöllerde yaşayan meyve yarasaları, geceleri açan kocaman, beyaz ve güçlü kokulu çiçeklerin kokusunu kilometrelerce uzaktan alabilir. Yarasa, çiçeğin özünü içmek için uzandığında, yüzü ve tüylü gövdesi tümüyle polenle kaplanır. Gecenin karanlığında ağaçtan ağaca uçarlar ve hiç farkında olmadan tropikal meyvelerin ve dev kaktüslerin çoğalmasını sağlarlar.

Madagaskar’da yaşayan endemik türdeki “Gezgin ağacı”nın tozlaşmasını da dünyanın en büyük tozlaştırıcısı olan lemurlar yapar. Bu ağacın çiçekleri o kadar sert ve büyüktür ki onları açmaya yalnızca lemurların güçlü elleri yeter. Lemur, çiçeğin sert yapraklarını elleriyle aralayıp içindeki tatlı özü yalarken uzun tüylü burnu ve yüzü tümüyle polenle kaplanır. Ağaçtan ağaca zıplarken bu polenleri taşır ve devasa bitkinin üremesine yardım eder.

Tozlaşma, hem doğa hem de tarım için yaşamsal önemde bir süreçtir. Bu sürecin bir parçası olan çeşitli hayvan türleri, dünya üzerindeki bitki yaşamını destekleyerek biyoçeşitliliğin korunmasında önemli bir rol oynar. Bu nedenle tozlaşmayı sağlayan hayvanların korunması, sürdürülebilir çevre politikalarının vazgeçilmez bir parçasıdır.



Meksika ve Orta Amerika’ya özgü, şişkin dikenli bir ağaçtır. Boğa boynuzu olarak bilinen bu ağacın adı, yaprakların tabanında çiftler halinde bulunan, genişlemiş, içi boşalmış ve şişkin dikenlerden gelir. Bu dikenler bir boğanın boynuzlarına benzer.

Meksika ve Orta Amerika’ya özgü, şişkin dikenli bir ağaçtır. Boğa boynuzu olarak bilinen bu ağacın adı, yapraklarının tabanında çiftler halinde bulunan, geniş, içi boş ve kalın dikenlerinden gelir. Bu dikenler bir boğanın boynuzlarına benzer.
Görsel kaynağı: Wikipedia (Stan Shebs)
Karıncalar, ağacı hem diğer zararlı böceklerden hem de hastalıklardan koruyan birer temizlik ekibi gibi çalışır. Ağaca yaklaşan tırtılları, çekirgeleri ve başka zararlıları anında fark edip onları etkisiz hale getirir ya da uzaklaştırırlar. Daha da ilginci, ağacın çevresinde biten ve onun güneşini kesen yabani otları ısırarak temizleyip alanı açık tutarlar. Ağacın dallarında bir hastalık ya da mantar oluşmaya başlarsa, karıncalar o bölgeyi sürekli temizleyerek enfeksiyonun yayılmasını engellerler. Böyle bir bakımın sonucunda da ağaç daha hızlı büyür ve sağlıklı kalır.

Karıncalar, ağacı hem diğer zararlı böceklerden hem de hastalıklardan koruyan birer temizlik ekibi gibi çalışır. Ağaca yaklaşan tırtılları, çekirgeleri ve başka zararlıları anında fark edip onları etkisiz hale getirir ya da uzaklaştırırlar. Daha da ilginci, ağacın çevresinde biten ve onun güneşini kesen yabani otları ısırarak temizleyip alanı açık tutarlar. Ağacın dallarında bir hastalık ya da mantar oluşmaya başlarsa, karıncalar o bölgeyi sürekli temizleyerek enfeksiyonun yayılmasını engellerler. Böyle bir bakımın sonucunda da ağaç daha hızlı büyür ve sağlıklı kalır.

Bilim insanları, bu karıncaların olmadığı ağaçların, karıncalı ağaçlara göre daha kısa yaşadığını fark etmiş. Yani bu dostluk yalnızca bir yardımlaşma değil, ağaç için tümüyle yaşamsaldır.



Grup halinde hareket etmek, otçul sürüler için de sınırlı yiyecek ve su kaynaklarını bulma şansını artırır. Grubun kolektif hafızası, her bireyin sınırlı bilgisinden çok daha güçlüdür. Özellikle kuraklık gibi zor zamanlarda yaşlı liderlerin geçmiş deneyimleri sürüyü yaşam kurtaran su kaynaklarına yönlendirebilir.
Grup halinde hareket etmek, otçul sürüler için de sınırlı yiyecek ve su kaynaklarını bulma şansını artırır. Grubun kolektif hafızası, her bireyin sınırlı bilgisinden çok daha güçlüdür. Özellikle kuraklık gibi zor zamanlarda yaşlı liderlerin geçmiş deneyimleri sürüyü hayat kurtaran su kaynaklarına yönlendirebilir.


Çöl karıncaları, attıkları adımları sayarlar ve yuvalarından kilometrelerce uzaklaşsalar da yolu hiç şaşırmadan geri dönerler.

Yapılan deneylerde kargalar, gördükleri nesne sayısı kadar “gak” sesi çıkarmıştır. Böylece, en fazla 3–4 adet nesneyi ayırt edebildikleri görülmüştür. Günlük hayattan örnek vermek gerekirse kargalar, bir kaptaki yem miktarı değiştiğinde bunu fark edebilir veya bir eve kaç kişinin girip çıktığını izleyip sayılar eşleşmediğinde o eve yaklaşmazlar.

Ahtapotlar, nesneler arasındaki sayısal farkları görmenin yanı sıra (Örneğin, 3 nesne ile 5 nesne arasındaki farkı) dokunarak ve görerek kavrar.

Vatozlar 1’den 5’e kadar olan küçük sayıları birbirinden ayırt edebilir. Hatta “bir artırmak” ya da “bir eksiltmek” gibi çok basit seviyede aritmetik de yapabilirler. Ayrıca, farklı şekillerdeki nesneleri sayılarına göre ayırt edebilirler.

Yunuslar çok zeki hayvanlardır. Sayıları gruplandırmada da ustadırlar. Yapılan araştırmalar, yunusların “daha az” ve “daha çok” kavramlarını saniyeler içinde ayırt edebildiğini ve az sayıda nesneyi sayabildiğini de göstermiştir.

Bu primatlar, sayısal yetenekleri en gelişmiş hayvanlar arasındadır. Yalnızca saymakla kalmazlar, ekrandaki sayıları küçükten büyüğe sıralayabilir, hatta çok basit toplama-çıkarma işlemleri yapabilirler. 1–9 arası miktarları ayırt edebilen makaklar, ayrıca görsel sembollerle sayıları da eşleştirebilirler. Hatta bazı deneylerde çocukların erken sayma becerilerine benzer performanslar göstermişlerdir.

Aslanlar, rakip gruptan gelen kükremeleri ya da sesleri dinleyip sayarlar. Eğer kendi grupları daha kalabalıksa riski göze alıp saldırırlar. Tersi durumda kendileri için daha güvenli bir bölgeye çekilirler.

Benekli sırtlanlar da aynı davranışa sahiptir.
Hayvanlar matematik yapmaz; ama sayıları hisseder. Hayvanlar için saymak, hayatta kalmanın bir yoludur. İnsanlar bu yeteneği daha ileriye taşımıştır; matematik de bu uzun yolculuğun sonucudur.


Hayvanların birbirleriyle iletişim kurması doğada hayati derecede önemlidir. Çünkü, birçok tür iletişim kurarak avlanır ya da av olmamak için tehlikeyi haber vererek yavrularını korur.
Her hayvanın kendine özgü bir iletişim dili vardır. Bunu, çeşitli sesler çıkararak yapanların yanı sıra bazıları bedenleriyle çeşitli hareketler yaparak haberleşir. Bazıları dans eder, bazıları ise renk değiştirir. Hatta bazıları kokularıyla bile çevrelerine mesaj verir.
Köpekler havlayarak, uluyarak ve mırıldanarak iletişim kurarlar. Kuyruklarını sallayarak mutlu olduklarını gösterirler. Kulaklarını dikerek dikkatli olduklarını anlatırlar. Yani aslında beden dilleriyle de çok şey söylerler.

Tüyler, kuşun dengede kalmasına yardımcı olur. Kuyruk tüyleri, yön değiştirmede işe yarar. Tüyleri, onları sıcak tutar ve suya karşı korur.

Bir çığ, 5 saniye içinde saatte 100 kilometre hıza ulaşabilir.
Bazı çığların hızı saatte 300 kilometreyi bulabilir.

Çığların olabileceği yerlerdeki işaretlere dikkat edilmelidir.

Bazı dağlık bölgelerde çığdan korunmak için özel çitler kurulur.
Çığlar, karla kaplı yüksek dağlarda meydana gelir. Özellikle büyük eğimli yamaçlarda çığ düşme olasılığı daha yüksektir. Genelde, karı yerinde tutmaya yardımcı olan ağaçların ve kayaların bulunmadığı yamaçlarda çığ düşer.



Sert kabuklu hayvanların zırhı, taşıdıkları kabuklarıdır. Bu zırh, genelde kemiksi plakalardan oluşur ve hayvanı dış tehlikelerden koruyan sert bir kalkan görevi görür. Yırtıcı hayvanların dişleri ve pençeleri zırha zarar veremez, böylelikle zırhlı hayvanın hayatta kalma şansı artar.

Zırh, doğal seçilimin bir sonucudur. Zırhlı hayvanlar daha güvende oldukları için daha uzun yaşar, bu sayede daha çok yavru sahibi olur ve bu özellik yavrularına aktarılır. Zırh, milyonlarca yıl boyunca yavaş yavaş oluşmuş olup çevrede çok sayıda yırtıcı hayvanın bulunması bu gelişimi desteklemiştir.
Zırh, yırtıcıların yanı sıra güneşe karşı da korunma sağlar.

Pangolin, Afrika ve Asya’nın tropikal bölgelerinde yaşayan bir memelidir. Bütün bedeni üst üste binen büyük, keratinden (saçımızı ve tırnaklarımızı oluşturan madde) pullarla kaplıdır. Pangolinler, tehlike anında yuvarlanarak top şeklini alırlar. Zırhları, onları neredeyse dokunulmaz hale getirir, öyle ki; top haline geldiklerinde leoparlar bile onları açmakta zorlanır. Pangolinler, geceleri aktif olurlar. Uzun ve yapışkan dillerini kullanarak karınca ve termitlerle beslenirler.
Kaplumbağanın çok sağlam bir kabuğu vardır. Bu kabuk iki parçadan oluşur. Üst kısma “karapas”, alt kısma “plastron” denir. Plastron ve karapas temel olarak kemikten oluşur; ancak her ikisi de üst yüzeyde keratin plakalarıyla kaplıdır. Kaplumbağa, tehlike anında başını ve ayaklarını bu kabuğun yani zırhının içine çeker. Kabuğu adeta taş gibidir; aşılması neredeyse olanaksızdır.
Kara hayvanlarının zırhı serttir. Deniz hayvanlarınınki daha esnek olur. Böylece rahatça yüzerler.


Armadillo, Güney ve Orta Amerika’ya özgü bir memelidir. Karıncalar ve diğer böceklerle beslenir. Geceleri aktiftir. Toprakta tünel kazıp içinde yaşar. Bedeni küçük, kemiksi plakalardan oluşan esnek bir kabukla sarılıdır. Armadillo zırhı, yalnızca savunma işine yaramaz, aynı zamanda sıcaklık düzenlemesine de yardımcı olur.
Armadillo, Güney ve Orta Amerika’ya özgü bir memelidir. Karıncalar ve diğer böceklerle beslenir. Geceleri aktiftir. Toprakta tünel kazıp içinde yaşar. Bedeni küçük, kemiksi plakalardan oluşan esnek bir kabukla sarılıdır. Armadillo zırhı, yalnızca savunma işine yaramaz, aynı zamanda sıcaklık düzenlemesine de yardımcı olur.


Afrika’ya özgü bu kertenkelenin vücudunu saran pullu derisinde, kalın ve kemikli plakalar da bulunur. Bu kertenkelelerin en popüler türü olan Dev Kuşaklı Kertenkele, kayaların arasındaki çatlaklarda yaşar. Kuyruğunu zırh olarak kullanır ve tehlike anında onu bükerek düşmanına doğru çevirir. Zırhı, kurak ortamlarda su kaybını en aza indirmeye de yardımcı olur.

Midye, istiridye ve deniz tarağı gibi çift kabuklular, en temel zırhlı hayvanlardır. Bedenleri, menteşeye benzer bir yapı ile birbirine bağlı iki sert kabuktan oluşur. Kalsiyum karbonattan meydana gelen bu kabuklar, yırtıcılara karşı dayanıklı bir koruma sağlar.


Gliptodon dev bir armadilloya benziyordu. Yaklaşık olarak bir araba büyüklüğündeydi. Tek parçadan oluşan kalın kabuğu, sırtını tamamen örterdi. Bu kabuk, yüzlerce altıgen kemik plakadan oluşuyordu. Kuyruğunda da ağır bir topuz bulunuyordu. Bu topuzu kendini savunmak için kullanırdı. Zırhı taş gibi sert olan bu hayvanların soyları yaklaşık 11.000 yıl önce, Buz Devri'nin sonunda tükendi.

Doedikurus, binlerce yıl önce Güney Amerika’da yaşamış olan dev bir memeliydi. Gliptodon ailesinin bir üyesi olan doedikurus aslında armadilloların, çok büyük bir akrabasıydı. O da zırhlıydı. Ayrıca kuyruğunda kemikten, büyük ve sivri çıkıntılar vardı. Yaklaşık 4 metre uzunluğundaydı. Zırhı taş gibi sertti. Soyları, yaklaşık 11.000 yıl önce, Buz Devri’nin sonunda tükendi.

Ankilozor, Geç Kretase döneminde Kuzey Amerika’da yaşamış bir dinozordu. Bedeni tümüyle zırhla kaplıydı. "Zırhlı kertenkele” anlamına gelen adını da bu özelliğinden almıştı. Ayrıca, sırtında kemiksi plakalar bulunurdu. Kuyruğunun ucunda kemikten, büyük bir topuz vardı. Bu topuz, onun için çok etkili bir savunma sistemiydi.

Bu dinozorun adı "Üç Boynuzlu Yüz" anlamına geliyordu ve Geç Kretase devrinin en bilinen dinozorlarından biriydi. Zırhı, büyük ölçüde kafatasının uzantısı olan dev bir boyun “yaka”sı ve üç boynuzdan oluşuyordu. Boyun yakası, omuzlarını ve boynunu saldırılardan koruyordu.

Her kar kristalinin merkezinde, çıplak gözle göremediğimiz minik bir parça toz, kurum ya da polen bulunur. Havadaki su buharı önce sıvılaşır, sonra su molekülleri bu minik parçacığın çevresine tutunarak donar ve kar kristalinin temelini oluşturur. Sonra kristal büyür, kolları oluşur ve o çok popüler eşi bulunmayan altıgen şekiller ortaya çıkar.
Dünya, Güneş’in çevresinde tam bir daire değil, elips şeklinde bir yörüngede döner. Dünya, Güneş’e en yakın konumlarından geçerken, Kuzey Yarımküre’de kış yaşanır. Bunun nedeni, Dünya’nın eksen eğikliğidir; yani Güneş ışınlarının daha eğik açıyla yere düşmesi ve enerjiyi daha geniş alana yaymasıdır.






Hayvanlar avlanırken birbirinden farklı yöntemler kullanır; kimi hızlı koşar, kimisi sessizce yaklaşır, bazıları da sabırla avını bekler. Hayvanlar avlarını keskin gözleri, güçlü duyma ve koku alma gibi çeşitli becerilerle tespit edebilir. Avlanırken de pençelerini, dişlerini ve vücutlarını kullanırlar. Avlarını yakalayabilmek için etkileyici yöntemler geliştiren her avcı hayvan, kendi tarzının ustasıdır.





Büyük yılanlar genellikle zehir yerine bedenlerinin gücüyle avlanır. Pitonlar ve anakondalar böyle yılanlardandır.
Kurtlar, sürü halinde yaşayan sosyal hayvanlardır. Ava da yine sürü halinde çıkarlar. Avlarını uzun mesafeler boyunca takip edip yoran dayanıklı avcılardır. Sürü üyelerinin çeşitli görevleri bulunur. Farklı konumlardan saldırarak avı zayıflatır ve tuzağa düşürürler.
Bazı hayvanlar bireysel olarak avlanırken, bazıları sürüler halinde avlanır.
Elektrikli balıklar, suyun altında kendi elektriklerini üretirler. Hayır, yanlış okumadınız; bu canlılar tıpkı bir pil gibi çalışırlar! Hatta bu yetenekleri onlara doğada büyük avantaj sağlar. Elektrikleri sayesinde hem avlanırlar hem de kendilerini büyük avcılardan korurlar. Elektrikli balıklar su altının süper kahramanları gibidir. Adeta görünmez bir güçleri vardır. Bu balıklar, yüzyıllardır insanlar tarafından ilginç ve etkileyici bulunarak hayranlık uyandırmaktadır. Bu gizemli ve etkileyici balıkları daha yakından tanımaya ne dersiniz?


Dünyada yaklaşık 350 tür elektrikli balık vardır.
Bilimsel adı Electrophorus electricus’tur.
Çoğu tür 15 yıl yaşar.
Elektrikli balıklar etçil hayvanlardır. Karides ve yengeç gibi kabuklular, solucanlar ve küçük balıklar besin kaynakları arasında yer alır. Onlar için avlanmak çok kolaydır. Avlarını elektrik şokuyla sersemletirler.

Bedenlerinin çevresinde bir elektrik alanı oluştururlar. Bu alan, etraflarını görmelerine yardımcı olur.
Bazıları 600 voltluk bir gerilim ve 1.000 watt gücünde elektrik üretebilir. Elektrik üretimi o kadar kısa sürer ki tam bir şok dalgası yaratır.


Caretta carettalar ortalama 1 metre boya ulaşabilir ve ağırlıkları da 80-200 kilogram dolayında olur. Yine de 500 kilogramdan bile daha ağır olan Caretta carettalar olduğu da biliniyor!
Fosil kayıtlarına ve genetik çalışmalara göre deniz kaplumbağaları yaklaşık 90 milyon yıldır denizlerde yaşıyor. Caretta carettaların ise şimdiki halini son birkaç milyon yılda aldığı düşünülüyor.
Bu kaplumbağalar hepçildir ve tıpkı bizim gibi onlar da çeşitli yiyeceklerle beslenirler. Denizanası, yengeç, salyangoz, karides ve küçük balıklar en sevdikleri yiyeceklerdendir. Diğer besinleri arasında süngerler, mercanlar, deniz solucanları, deniz anemonları, midyeler, denizkestaneleri ve denizyıldızları bulunur. Güçlü çeneleri sayesinde sert kabuklu hayvanları kolayca yiyebilirler.


Caretta carettalar ılık ve sıcak denizlerde yaşarlar. Akdeniz, Ege, Karadeniz’in bazı bölgeleri, Atlas Okyanusu’nun tropikal ve subtropikal kıyıları ile Hint Okyanusu ve Büyük Okyanus’ta bulunurlar. Türkiye kıyıları da onlar için önemli bir yaşam alanıdır. Her yıl, binlerce Caretta caretta yumurtlamak için kıyılarımıza gelir. Yuvalarını yapmak için özellikle Ege ve Akdeniz sahillerini tercih ederler. Tüm deniz kaplumbağaları arasında en geniş coğrafi alanda yuva yapan türdür.
Türkiye’deki en çok bilinen yuvalama alanları Antalya, Muğla ve Mersin’de yer alır.

Caretta carettaların yumurtlama süreci, özel bir olaydır. Yetişkin dişiler genellikle 20-30 yaşlarına geldiklerinde yumurtlamaya başlarlar. Bunun için de yaşadıkları ve beslendikleri alanlar ile yuvalama alanları arasında uzun mesafeler boyunca göç ederler. Örneğin; Akdeniz’de yaşayan dişi Caretta carettaların göç rotası, Kuzey Afrika, Yunanistan ve Türkiye kıyıları arasında bir döngüden oluşur. Yönlerini, dünyanın doğal manyetik alanlarını kullanarak buldukları düşünülür. Bu şaşırtıcı yetenekleri sayesinde her zaman doğdukları sahile (ya da koşullara bağlı olarak yakınındaki bir sahile) geri dönerler. Bu olaya “doğal yuvaya sadakat” denir. Kumu kazar ve yumurtalar için bir yuva yaparlar. Her seferinde ortalama 80–120 yumurta bırakıp denize geri dönerler. Yumurtalar kumun sıcaklığına bağlı olarak ortalama 45–70 gün içinde çatlar. Bu süre, kumların sıcaklığına göre kısalabilir ya da uzayabilir. Yavrular, yumurtadan çıkınca denize doğru koşarlar. Bu, onların hayatta kalma yolculuğunun başlangıcı ve olasılıkla en tehlikeli bölümüdür.



Caretta carettalar yumurta halindeyken ve yumurtadan çıktıktan hemen sonraki kısa dönem boyunca birçok tehlikeyle karşılaşırlar. Yavrular, özellikle yumurtadan yeni çıktıklarında sahildeki tilki, martı ve yengeç gibi hayvanlar tarafından kolayca avlanabilirler. Onlar için en büyük tehlike de ne yazık ki insanlardır. Kirlilik, balık ağları ve sahillerdeki yapılaşma yaşamlarını ciddi olarak tehdit eder.
Caretta carettalar uzun ömürlü hayvanlardır. Uygun koşullarda yaşayabilirlerse, ömürleri 60-70 yıla kadar çıkabilir. Hatta daha yaşlılarının da olduğu bilinir.

Dünyadaki Caretta caretta nüfusu ne yazık ki sürekli azalıyor. Kesin bir sayı vermek çok zor olsa da araştırmalara dayanan tahminlere göre sadece 60 bin civarında dişi kalmış durumda. Denize ulaşan her 100 yavrudan yalnızca biri yetişkinliğe erişebiliyor. Bu sebeple soyu tehlike altına olan Caretta carettaları korumak için birçok uluslararası ve yerel çalışmalar yürütülüyor.
Örneğin; Türkiye İş Bankası’nın da desteği ve Doğu Akdeniz Üniversitesi Su Altı Görüntüleme ve Araştırma Merkezi (SAGAM) ile Kuzey Kıbrıs Deniz Kaplumbağalarını Koruma Derneği’nin (SPOT) iş birliğiyle denizlerin sevimli yolcuları Kumbi ve District 135 adı verilen iki Caretta carettaya uydu yoluyla izlenebilmelerini sağlayan takip cihazları takıldı. Bu sayede, Akdeniz’de heyecan dolu bir maceraya çıkan Kumbi ve District 135'in nerelere yüzdüklerini ve hangi sahillerde mola verdiklerini görebiliyoruz. Kumbi, Kıbrıs’tan ayrıldıktan sonra Anamur’a gidip sahile yumurtalarını bıraktı bile! Zamanı geldiğinde bu minik yumurtalardan çıkan yavrular da anneleri gibi uzun yolculuklara çıkacak. Siz de onların heyecan dolu yolculuklarını buradan takip edebilirsiniz.

Haziran 1910’da Türkiye’de astronomi ve jeofizik çalışmalarının öncülerinden Fatin Gökmen yeni kurulacak rasathanenin müdürlüğüne getirildi. Fatin Bey ve ekibi, Kandilli Rasathanesi’nde 1 Temmuz 1911’den itibaren sürekli ve sistemli meteoroloji ölçüm ve kayıtlarına başladı. Uluslararası kabul edilen 7, 14 ve 21 saatlerinde günlük gözlemler yapıldı, deftere kaydedildi ve gerekli yerlere bildirildi.