ÇOCUKLARIN BİLGİ BANKASI KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR
KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR

Denizli il merkezinin yaklaşık 40 kilometre kuzeybatısında, Buldan ilçesi sınırlarında yer alan Tripolis, aynı zamanda Antik Dönem’de Lydia, Phrygia ve Karia bölgelerinin kesişim noktasında, çok önemli ticaret yollarının geçiş güzergâhında konumlanıyor. Yaklaşık 2 kilometrelik bir alana yayılan kent, Çürüksu Vadisi’nin kuzeybatı ucunda, vadiye hâkim bir tepenin güney yamacında geçmişi ve günümüzü bir araya getiriyor.
Batı Anadolu’nun en önemli nehirlerinden biri olan Büyük Menderes’in (Maiandros) beslediği kent; verimli toprakları, ılıman iklimi ve korunaklı yaşam alanlarıyla günümüzden yaklaşık yedi bin yıl öncesine kadar uzanan toplu yaşama ev sahipliği yaptı.
Helenistik Dönem’de çeşitli kaynaklarda ismi geçen kent, aslında ilk olarak sanat ve kültürün koruyucu tanrısı Apollon’a ithafen “Apollonia” olarak adlandırıldı. Geç Cumhuriyet Dönemi’ne gelindiğinde ise, Julius Caesar’ın yakın arkadaşı ve Kleopatra’nın sevgilisi olan Roma generali Marcus Antonius’a ithafen “Antoniopolis” adını aldı. Bu ünlü komutan, W. Shakespeare’in eserlerinde de ölümsüzleşmiş bir karakterdi. İmparator Augustus Dönemi’nden itibaren ise kentin adı üçüncü ve son kez değişerek “Tripolis” oldu.
Tripolis, tarih boyunca stratejik konumu sayesinde önemli bir yerleşim yeri olmuştur. Burada yapılan arkeolojik çalışmalarda agora, sütunlu caddeler, kilise, tabernalar (ürün ve hizmet satılan tek odalı dükkanlar), granarium (tahıl ambarı), anıtsal çeşmeler, hamamlar, tiyatro, nekropoller ve konut alanları gibi yapılar da ortaya çıkarılmıştır. Bu da bize gösteriyor ki bu kent, o dönemler hem ticaretin hem de sosyal yaşamın kalbiydi.
Tripolis’i gezerken kendinizi bir tarih filmi içinde gibi hissedebilirsiniz. Sütunlu caddelerden geçerken yan yana dizilmiş dükkanlarda insanların alışveriş yaptığını, birbirleriyle sohbetler ettiğini hayal edebilirsiniz. Herkesin buluştuğu vakit geçirdiği agora ve tabernaların, ticaretin ve sosyal hayatın merkezi olduğunu görebilirsiniz. Tiyatro ve hamamları ziyaret ederek o dönemdeki toplumun kültür ve sanat anlayışını daha yakından tanıyabilirsiniz. Özellikle Mozaikli Ev ve yerleşim alanlarını gördükten sonra insanların günlük hayatını gözünüzde canlandırabilirsiniz.

Pamukkale Üniversitesi’nden Prof. Dr. Bahadır Duman başkanlığında, Tripolis Antik Kenti’nde yürütülen kazı çalışmalarında bugüne kadar agora, Mozaikli Ev, tiyatro, çeşmeler gibi pek çok yapı ortaya çıkarıldı. Türkiye İş Bankası’nın desteğiyle gerçekleştirilen bu kazılar ve arkeolojik çalışmalar sayesinde bölgede yeniden gün yüzüne çıkan tarihi eserler, etkileyici hikayelerini ziyaretçilere sunmaya devam ediyor.
Tripolis, Anadolu’nun zengin tarihini ve kültürel çeşitliliğini gözler önüne seren eşsiz bir durak. Günümüzde ziyaretçilere açık olan Tripolis Antik Kenti, size unutulmaz anlar yaşatacak.
Denizli’ye yolunuz düşerse Çürüksu Vadisi’nin kuzeybatısındaki bu antik kenti keşfetme, sütunlu caddelerinde dolaşma ve anıtsal yapılarını yakından inceleme fırsatını kaçırmayın!
Çok eski zamanlarda, daha madeni ya da kağıt paralar icat edilmemişken dünya çok farklıydı. İnsanlar alışverişlerini para yerine takas yöntemi ile gerçekleştirirdi. Bir malın başka bir mal karşılığında verilmesi anlamına gelen takas ile insanlar, bir ihtiyaçları olduğunda ellerindeki fazla ürünlerini, eşyalarını ya da hizmetlerini başkalarının fazla ürünleri, hizmetleri ya da eşyalarıyla değiştirirdi. Örneğin, bir çiftçi elindeki buğdayı, bir ayakkabı üreticisinin yaptığı çizmelerle değiştirerek gereksinimini giderirdi.
Ancak bu yöntem her zaman kolay işlemiyordu; çünkü her eşya o anda başka birine lazım olmayabiliyordu. Takas sistemindeki bu zorluk, insanların ortak bir değer ölçüsü arayışına girmesine neden oldu. İşte paranın öyküsü de tam olarak bu ortak “değişim aracını” bulma ihtiyacıyla binlerce yıl önce başladı.
Paradan önce dünyanın çeşitli bölgelerinde herkesçe kabul gören deniz kabukları, kakao taneleri, tuz blokları, tahıllar, hayvan kürkleri ya da değerli taşlar ortak “değişim aracı”, yani bir tür “para” olarak kullanılırdı.


Lidya; Gediz Irmağı ile Küçük Menderes Irmağı vadileri arasında konumlanan, günümüzde İzmir’in doğu kesimleri ve Kütahya’nın batı kesimleri ile Manisa ve Uşak illerine karşılık gelen bölgede yer alıyordu.


Kağıt para, aynı yüzyılda Marco Polo ve Rubruck’lu William gibi gezginlerin anlatımları sayesinde Avrupa’da da tanınmaya başladı. Avrupa’daki ilk banknotlar, 1661’de İsveç’teki Stockholm Bankası tarafından basıldı ve yine madeni paralarla birlikte kullanıldı.
Görsel kaynağı: Wikipedia
Kredi kartının öyküsü yaklaşık 75 yıl önce, Amerikalı bir iş insanının New York’ta bir restoranda hesabı öderken cüzdanını evde unuttuğunu fark etmesiyle başladı. Frank McNamara adındaki bu kişi, yemeğin sonunda hesabı ödeyemeyince çok mahcup oldu. Düştüğü durum aklından çıkmayan McNamara’nın aklına yeni bir ödeme yöntemi fikri geldi ve böylece tarihteki ilk ödeme kartı ortaya çıktı. “Diners Club” adındaki bu ödeme kartı, günümüzdeki kredi kartının da atası oldu. Tabii o dönemde kartlar şimdiki gibi plastikten değil, kartondan yapılıyordu ve sadece belirli restoranlarda kullanılabiliyordu.



Dünya ekonomisindeki paranın büyük bölümü banka hesaplarında, elektronik kayıtlar olarak bulunur. Fiziksel banknot ve madeni paralar, toplamın yalnızca yüzde 5-10’luk küçük bir bölümünü oluşturur.

Yaklaşık 30 yıldır internet üzerinden de alışveriş yapabiliyoruz. Burada internet, alışveriş yapacağımız sanal platforma erişmemizi ve ödemelerimizi de yine bu platform üzerinden kredi veya banka kartlarımızla gerçekleştirebilmemizi sağlıyor. Bu sayede paranın çok hızlı aktarılabilmesi, ticaret yapmayı da daha kolay ve yaygın hale getiriyor.
Alışverişi kolaylaştıran bir araç olarak, paranın şekli değişse de işlevi aynıdır. Belki de gelecekte paranın artık tamamen dijital bir araca dönüştüğü bir dünya bizi bekliyordur, ne dersiniz?

Laodikeia, ticaret yollarının tam ortasında olduğu için çok hızlı büyüdü. O kadar zengindi ki, kendi parasını bile basabiliyordu. Roma döneminde ise sağlık, eğitim ve kültür alanında çok önemli bir merkez haline geldi. Bir diğer özelliği ise İncil’de geçen meşhur Yedi Kilise’den birinin de bu topraklarda almasıydı. Bu özelliğiyle geçmişten günümüze Hristiyanlık için de ayrı bir yeri oldu.
Laodikeia’yı diğer antik şehirlerden ayıran ve “Vay canına!” dedirten en havalı özelliği su sistemiydi.
Bir zamanlar insanlar buraya alışveriş yapmaya, göz tedavisi olmaya ve eğitim görmeye geliyordu. Bugün ise Laodikeia’yı gezdiğinizde göreceğiniz birbirinden etkileyici yapılar, kendinizi antik temalı bir macera filmindeymiş gibi hissetmenize neden olabilir! Örneğin;
Laodikeia’nın taşların altında uyuyan tarihini ortaya çıkarmak için Pamukkale Üniversitesi’nden arkeologlar yıllardır çalışıyor. Bu kazılara Türkiye İş Bankası da sponsor olarak destek veriyor. Bu çalışmalar sayesinde antik tiyatrolar, stadyumlar ve su yolları yeniden gün yüzüne çıkıyor.
Dünya dilleri, 140 dolayında dil ailesinden oluşur.




Dillerin özelliklerinin yanı sıra sayıları da tarih boyunca değişkenlik göstermiştir. Günümüzden 5.000 yıl öncesinde, yeryüzünde on binlerce yerel dilin mevcut olduğu tahmin edilmektedir. Bin yıl önce bu sayı biraz daha azalmıştır. 250 yıl önce de ulaşımın artmasıyla diller birbirine daha çok karışmaya başlamıştır. Bugün ise dünyada yaklaşık 7.000 farklı dilin konuşulduğu tahmin ediliyor.
Papua Yeni Gine’de tamı tamına 840 dil konuşulmaktadır! Daha da ilginç olan ise bu sayı, tek başına dünya üzerindeki bütün dillerin yüzde 12’sini oluşturmaktadır.
Dillerin günümüze kadar olan tarihinden bahsettik, peki geleceği ne olacak? Bu konuda bilim insanlarının maalesef pek de olumlu olmayan bir öngörüsü var; bugün konuşulan 7.000 dilin yarısından çoğunun, bu yüzyılın sonuna kadar yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu tahmin ediyorlar. İnternetin ve teknolojinin yayılmasıyla İngilizce, İspanyolca ve Çince gibi büyük diller giderek daha baskın hale geliyor. Küçük diller de konuşanları azaldığı için sessizce tarihe karışıyor. Bu doğrultuda, belki de gelecekte insanlar çok daha az sayıda ama herkesin anlaştığı bazı ortak dilleri konuşacak.

Labirentler, ilk bakışta içinden çıkması zor, karmaşık yollardan oluşan alanlardır. Genellikle kağıt üzerinde karşımıza çıksalar da bazen bir bahçede ya da parkta da karşılaşabiliriz. Labirentler yalnızca bir oyun değil, aynı zamanda tarih boyunca insanları büyülemiş gizemli yapılar ve bulmacalardır.




Girit’teki Kral Minos Labirenti’ni temsil eden gümüş sikke,
M.Ö. 400 civarı.
Görsel kaynağı: Wikipedia (AlMare)
İnsan bedenli ve boğa başlı canavar Minotor’un bir tasviri.






Masallar dünyanın dört bir yanında, binlerce yıldır dilden dile dolaşan, büyülü öykülerdir. Hayallerle süslü, eğlenceli öyküler olmalarının yanı sıra toplumların ruhunu ve kültürünü yansıtan aynalardır. Masallarda konuşan hayvanlar, iyilik yapan periler, kötü kalpli cadılar ve devler olabilir. Bu karakterlerin hepsi çocuklara hatta yetişkinlere öğüt vermek için kullanılır. Masallarda bir yandan dostluk, cesaret ve sabır gibi iyi özellikler övülüp ödüllendirilirken bir yandan da bencillik, açgözlülük, düşüncesizlik ve yalancılık gibi olumsuz davranışların yol açabileceği sonuçlar anlatılır. Bu sonuçların üzerinden dersler verilir. Dünyanın değişik ülkelerinde yüzlerce yıldır anlatılagelen birçok masal vardır. Gelin bunlardan bazılarına yakından bir göz atalım.

Öyküsü
Yoksul bir oduncu ailesinin çocukları olan Hansel ve Gretel, ormana terk edilir. Yolda şekerden yapılmış bir eve rastlarlar; ancak evin sahibi kötü bir cadıdır. Hansel ile Gretel zekâları sayesinde cadıdan kurtulup evlerine dönerler.
Ana fikir
Bu masalda, zor durumlar karşısında çocuklarının akıllarını kullanmasının önemi işlenir. Ayrıca, tehlikelere karşı dikkatli olmak ve her güzel görünen şeyin masum olmayabileceği vurgulanır.
Öyküsü
Bir prenses, altın topunu bir kuyuya düşürür. Bir kurbağa da onu çıkarır. Kurbağaya birlikte vakit geçirme sözü veren prenses, başta istemese de sözünü tutar. Sonra kurbağanın aslında büyüyle lanetlenmiş bir prens olduğu ortaya çıkar.
Ana fikir
Masalda, dış görünüşe aldanmamak gerektiği anlatılır. İyi kalpliliğin, sözlerin tutulmasının ve güvenin önemi vurgulanır.

Öyküsü
Kötü üvey annesi ve üvey kız kardeşleri tarafından sürekli ezilen Külkedisi, bir baloya davet edilir. Fakat katılmasına izin verilmez. İyi kalpli bir peri ona yardım ederek büyülü bir gece yaşamasını sağlar. Külkedisi'ni baloya hazırlar ve prensin sarayına ulaşmasına yardımcı olur. Külkedisi, baloda prensle dans eder ve prens ona aşık olur. Ancak Külkedisi, gece yarısına doğru balodan kaçar gibi aceleyle çıkmak zorunda kalır. Geride yalnızca camdan ayakkabılarının teki kalır. Prens, sahibini bulmak için o ayakkabıyla bütün ülkeyi dolaşır ve sonunda Külkedisi’ni bulur.
Ana fikir
Masalda iyiliğin, sabrın ve temiz kalpliliğin sonunda mutlaka ödüllendirileceği anlatılır. Zorluklar karşısında umudunu kaybetmemek gerektiği ve hak edenin her zaman mutluluğa ulaşacağı vurgulanır.
Öyküsü
Köyde doğan bir ördek yavrusu, öteki yavrular tarafından çirkin bulunduğu için dışlanır. Sürekli onunla alay ederler. Ne var ki o çirkin ördek yavrusu, zamanla büyüyüp muhteşem bir kuğuya dönüşür ve herkesi kıskandıran gerçek kimliğini ortaya koyar.
Ana fikir
Kimse dış görünüşüne göre değerlendirilmemelidir. İç güzellik zamanla fark edilir. Değişim ve olgunlaşma zamanla gerçekleşir.

Öyküsü
Yaşlı marangoz Gepetto’nun yaptığı tahtadan kukla Pinokyo, her zaman gerçek bir çocuğa dönüşmenin hayalini kurar. Ancak yalan söyledikçe burnu uzayan Pinokyo, iyi bir çocuk olmak için birçok maceradan geçer, tehlikelerle karşı karşıya kalır ve hatalarından ders alır.
Ana fikir
Masalda dürüstlüğün, sorumluluk almanın ve doğru kararlar vermenin bir bireyi gerçek anlamda “insan” yaptığı anlatılır. Disiplinin ve ahlakın çocukların gelişimindeki rolü vurgulanır.
Öyküsü
Yoksul bir genç olan Alaaddin, sihirli bir lamba bulur. Lambanın içinden bir dilek cini çıkar. Cin, Alaaddin’in üç dileğini gerçekleştirir; onu zengin eder ve prensesle evlenmesini sağlar. Ancak, kötü bir vezir lambayı ele geçirmeye çalışır. Alaaddin de cinle birlikte onun lambayı almasını engeller.
Ana fikir
Bu masalda, zeki ve dürüst bir insanın şansın yardımı ve gücün doğru kullanımıyla büyük başarılara ulaşabileceği anlatılır. Aynı zamanda, iyiliğin kötülüğü yeneceği ve dilekleri akıllıca dilemenin önemi vurgulanır.
Öyküsü
Yaşlı bir çift, ırmakta yüzen dev bir şeftalinin içinde bir bebek bulur. Bu çocuğa Momotaro (Şeftali Çocuk) adını verirler. Momotaro büyüyünce, canavarların yaşadığı adaya gidip insanları kurtarmaya çalışır. Yolda kendine bir köpek, bir maymun ve bir sülün arkadaş edinir ve birlikte canavarları yenerler.
Ana fikir
Bu masalda cesaretin, dostluğun ve adaletin önemi vurgulanır. Kötülükle mücadele etmek ve zayıfları korumak gibi erdemler öne çıkarılır.

Öyküsü
Kötü üvey annesi ve üvey kız kardeşleri tarafından zorla çalıştırılan Vasilisa, evdeki ateş sönünce korkunç cadı Baba Yaga’nın evine gönderilir. Baba Yaga’nın kendisine yaptırdığı zorlu işleri, sihirli bebeğinin yardımıyla yerine getirir ve sonunda cadıdan kurtulup mutlu olur.
Ana fikir
Masalda iyiliğin, cesaretin ve dayanıklılığın zorluklar karşısında nasıl yol gösterici olabileceği anlatılır. Bilgeliğin ve açık fikirli olmanın önemi vurgulanır.

Öyküsü
Açgözlü bir çakal, komşusu tavukla alay eder; onu küçümser ve yemeye çalışır. Tavuk, zekasını kullanarak çakaldan kaçar ve kendini korumayı başarır. Çakalın oyunlarına akıllıca karşılık verir ve onu alt eder.
Ana fikir
Masalda aklın, fiziksel güçten daha etkili olduğu, alaycı davranışların sonucunun iyi olmayacağı anlatılır. Zorluklar karşısında aklı kullanmanı önemi vurgulanır.
Lidyalılar, Anadolu’da M.Ö. 687 ile 546 yılları arasında yaşayan bir krallıkmış. Günümüzde Sardes Antik Kenti, Manisa’nın Salihli ilçesine 9 kilometre uzaklıktaki Sart beldesinde yer alıyor. Lidya Krallığı’na başkentlik yapmış antik kent, tarihte paranın ilk basıldığı yer olarak biliniyormuş. Klasik değiş-tokuş usulü ticaretin yerine, parayı icat ederek bir değişim aracı oluşturan Lidyalılar, böylece dünya tarihinde ticaretin seyrini değiştiren önemli bir adım atmışlar.
Sardes Antik Kenti ve Bin Tepeler Lidya Tümülüsleri, Temmuz 2025’te UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dahil edilmiş. Burası, M.Ö. 6. yüzyılda Perslerin Lidya Krallığı’na son vermelerinden sonra bir Pers idari merkezi haline gelmiş.
Artemis Tapınağı, Sardes’in yakınında bir dağ eteğinde bulunuyor. Bu yapı hem eski Yunan hem Roma döneminden izler taşıyormuş. Tapınak çok büyük ve etkileyici görünüyor. Eskiden insanlar burada dua eder, özel günlerini kutlarlarmış.
Sardes’in biraz kuzeyinde, “Bin Tepeler” denilen bir alan var. Burada Lidya krallarının ve önemli kişilerin mezarları bulunuyor. Bu mezarlar büyük toprak tepeler gibi görünüyor. Anadolu’daki en büyük mezar alanlarından birisi burasıymış. En büyüğü Kral Alyattes’e aitmiş ve neredeyse 70 metre yüksekliğindeymiş.


Baharatlar dünya tarihinde önemli bir rol oynamıştır. Çünkü her yerde kolayca yetişmeyen (baharat bitkileri, genellikle sıcak, tropikal bölgelerde yetişir) bu ürünlere ulaşmak çok zordu. Dolayısıyla baharatlar çok değerliydi ve ticareti çok karlıydı. Baharat ticareti de günümüzden binlerce yıl önce başlamıştı. Hindistan’da ve Asya’nın doğusunda yetiştirilip üretilen baharatlar, kervanlarla Akdeniz kıyılarındaki ve Basra Körfezi’ndeki limanlara taşınıyordu. Bu güzergahdaki kentler zamanla zenginleşiyordu.
Baharatlar bu limanlardan gemilerle Avrupa kentlerine gönderilir ve pazarlarda çok yüksek fiyatlarla satılırdı. Portekizli, İspanyol, İngiliz ve Hollandalı tüccarlar Hindistan’dan ve Uzak Doğu’dan baharat getirmek için birbirleriyle rekabet halindeydi. Baharat ticaretini kontrol etmek, karabiber, tarçın ve karanfil gibi baharatların yetiştiği ülkelere giden yeni yollar bulmak, Avrupa ülkeleri arasında büyük bir yarışa dönüştü. Avrupalı kaşifler gemilerle uzun seferlere çıkıyor ve bu sırada yeni yerler keşfediyorlardı. Amerika kıtaları da gerçekte böyle seferler sırasında keşfedildi.


Baharatların bizim mutfağımızda da özel bir yeri vardır. Başta karabiber ve kırmızıbiber olmak üzere, kimyon, kekik, biberiye, tarçın, zerdeçal, zencefil gibi baharatlar hemen hemen bütün yemeklerimizde kullanılır. Onları mutfaklarımızda, üzerlerinde adları yazılı kavanozlarda, hemen elimizin altında tutarız. Baharatlar sayesinde etler, balıklar, çorbalar, börekler, çörekler hatta turşular, reçeller ve pastalar çok daha lezzetli olur, çok daha güzel kokar.
Değişik ülkelerde kullanılan onlarca baharat vardır. Bizim mutfağımızda sıkça kullanılan bazı baharatlar şunlardır. Bakalım bunların hangi yemeklerde kullanıldığını bilebilecek misiniz? Bilemezseniz, bir büyüğünüze danışın. Bakalım o bilecek mi?















FIESA Uluslararası Kumdan Heykel Festivali (Portekiz)

Albuquerque Uluslararası Balon Festivali (ABD)





Harbin Uluslararası Buz ve Kar Festivali (Çin)


Holi Festivali (Hindistan)


Cannes Film Festivali (Fransa)

Melbourne Komedi Festivali (Avustralya)








Eski dönemlerde özellikle kırsal bölgelerde yapılan evlerin büyük bölümü kerpiçten olurdu. Kerpiç evler gün boyu ısıyı soğurur ve evi serin tutar. Isı akşam salınır ve ev de sıcaklığını korur.

Saman ve çamur karışımı olarak hazırlanıp tahta kalıplara dökülerek güneşte kurutulan, duvar örmekte kullanılan tuğlalara "kerpiç" denir.
Maliyeti düşük, yapımı hızlı olan ahşap evler iyi ısındığı için özellikle iklimi soğuk bölgelerde tercih edilir. Odun; şekil vermesi kolay olduğundan tasarım açısından da esneklik sağlar.

Yağmur ormanları gibi insanların vahşi hayvanlarla iç içe yaşadığı bazı bölgelerde evler, güvenlik nedeniyle ağaç tepelerine yapılır.
Kutup Dairesi’nin içinde ev yapacak malzeme bulmak çok zordur. Toprak bile yılın çok büyük bölümünde donmuş haldedir. Ama buralarda yaşayan insanlar da ev yapma sorununu buz kalıplarını kullanarak çözmüştür. İglu denen buzdan evlerin içi, yakılan bir ateş sayesinde normal bir ev gibi sıcak olur.
Yangına dayanıklı, bakımı kolay tuğla evler aynı zamanda doğa dostudur.

Sıcak iklimli ülkelerde evler genellikle beyaza boyanır. Beyaz renk evleri koyu renklere göre daha serin tutar.
Yüzen evlerin bakımı ve temizliği her ne kadar kolay olmasa da meraklıları çoktur. Maliyeti düşük bu evlerin içi biraz dar olmakla birlikte rahattır. ABD’de, Hollanda’da, Kamboçya ve Filipinler’de yaygındır.
Moğolistan’da kırsal kesimde yaşayan insanların bir bölümü hayvancılıkla uğraşır. Hayvan sürüleri için otlaklar arasında dolaşmaları gerekir. Evleri de bu yaşam tarzına ve de çetin koşullara uygun bir şekilde kolay kurulup kaldırılabilecek ve taşınabilecek şekildedir. Çok büyük bir çadırı andıran bu evlere Moğolca’da “ev” anlamına gelen “yurt” denir. a:link { color:#7A915E; background-color: transparent; text-decoration: none; } a:visited { color: #3B6C02; background-color: transparent; text-decoration: none; } a:hover { color: #7A915E; background-color: transparent; text-decoration: underline; } a:active { color: #3B6C02 background-color: transparent; text-decoration: underline; }

Dünya’nın Güneş’in çevresindeki bir turu 365 gün 6 saat sürer.


Artık yıl olmasa 760 yıl sonra yılbaşının 30 Haziran’da kutlanması gerekirdi.

Jülyen Takvimi 400 yılda bir 3 gün 3 saat ileri gidiyordu.


Günümüzde dünyanın çok büyük bölümünde standart takvim olarak kullanılan Gregoryen Takvimi’nde 4’ün katı olan yılların hepsi değil, çoğu artık yıldır. Artık yıllarda Şubat ayı 28 yerine 29 çeker. 100’e tam bölünen yıllarda artık yıl olmaz. Bununla birlikte yıl, eğer 400’e tam olarak bölünebiliyorsa artık yıldır. Örneğin, 2024, 2028 ve 2040 artık yıldır. 1800 ve 1900 yılları artık yıl değildir; ancak 1600, 2000 ve 2400 yılları artık yıldır.
Şu yıllardan hangileri artık yıl değildir?
2700
2704
2792
2796
2800
2804
Cevap:
2700 yılı artık yıl değildir.
2700, 100’ün katıdır ve 400’e tam olarak bölünemez.

Haziran 1910’da Türkiye’de astronomi ve jeofizik çalışmalarının öncülerinden Fatin Gökmen yeni kurulacak rasathanenin müdürlüğüne getirildi. Fatin Bey ve ekibi, Kandilli Rasathanesi’nde 1 Temmuz 1911’den itibaren sürekli ve sistemli meteoroloji ölçüm ve kayıtlarına başladı. Uluslararası kabul edilen 7, 14 ve 21 saatlerinde günlük gözlemler yapıldı, deftere kaydedildi ve gerekli yerlere bildirildi.