Hayatın Canlı Aynası
Tiyatro
Ateş Başı Öyküleri
Tiyatronun ilk tohumları, yazı bile icat edilmeden çok önce, doğada yaşayan avcı-toplayıcı gruplarının ateş başında toplandığı gecelerde atıldı. İnsanlar, gündüz ormanda başlarından geçen tehlikeli bir avı arkadaşlarına heyecanla anlatıyor, içlerinden biri bir hayvan postu geçiriyor ve vahşi hayvanın taklidini yaparak av sahnesini canlandırmaya başlıyordu. Ateşin çevresinde oturan grubun öteki üyeleri de bu heyecanlı gösteriyi nefeslerini tutarak izliyorlardı. Bu canlandırmaların yanı sıra, yağmur yağdırmak, yağmuru dindirmek, avın başarılı geçmesini istemek gibi çeşitli talepler için ya da doğaya teşekkür etmek için danslı ve müzikli törenler de yapılıyordu. İnsanlar önceden hazırladıkları bazı kostümleri, maskeleri takıp çeşitli kahramanların, hayvanların, rollerine de bürünüyorlardı. İşte bunlar, bugün hayranlıkla izlediğimiz tiyatro oyunlarının en ilkel ve en samimi başlangıç noktalarıydı.
Eski Yunan ve Roma Dönemi
Tiyatronun gerçek bir sanat dalına dönüşmesi ve kurallara bağlanması, günümüzden yaklaşık 2.500 yıl önce Eski Yunan’da gerçekleşti. Tepelerin yamaçlarına, yüzlerce hatta binlerce insanın oturabileceği, akustik harikası devasa taş tiyatrolar inşa edildi. Oyunlar genellikle mitolojik karakterler, kahramanlar ve krallar hakkındaydı ve iki ana türe ayrılmıştı; trajik öyküleri anlatan “tragedya” ve insanları güldüren hikayeleri anlatan "komedya". Hatta bugün tiyatronun simgesi olan gülen ve ağlayan maske figürleri de bu bu dönemin mirasıdır. O zamanlarda oyunların sonunda yazarlara ve oyunculara defne yapraklarından taçlar takılır, tüm kent günlerce bu sanatsal şöleni konuşurdu. Tiyatro artık toplumun yaşamının önemli bir parçası haline gelmişti. Taş basamaklara oturan binlerce insan aynı anda üzülüp aynı anda gülmeyi öğreniyordu.
Yunan tiyatrosundan etkilenen Romalılar, tiyatroyu kendi zevklerine göre geliştirdiler; daha büyük ve gösterişli yapılar inşa edildi, sahne dekorları daha ayrıntılı hâle geldi, müzik ve dans daha çok kullanılmaya başlandı. Bazı gösterilerde özel sahne makineleri bile kullanılıyordu. Oyuncular da profesyonel sanatçılara dönüşmeye başladı. Sonuç olarak tiyatro, büyük kentlerin önemli eğlencelerinden biri oldu.
Orta Çağ’ın Gezgin Tiyatroları
Orta Çağ döneminde gezgin tiyatro toplulukları ortaya çıktı. Bu topluluklar, altı tekerlekli büyük arabaların üzerine derme çatma sahneler kurarak köyleri ve kasabaları dolaşıyordu. Bu dönemde tiyatro, halka doğrudan ulaşarak çok daha samimi ve halka yakın bir kimlik kazandı. Orta Çağ’ın zor yıllarında sokaklardaki çocukların ve yoksul insanların başlıca neşe kaynağı tiyatro oldu.
Rönesans ve Shakespeare
16. yüzyıla gelindiğinde Avrupa’da büyük bir yeniden doğuş yaşandı. Tiyatro da altın dönemlerinden birine girdi. Londra’da üstü açık ve ortasında büyükçe bir avlu bulunan, ahşap “Globe Tiyatrosu” açıldı. Bu basit sahne, tarihin en büyük oyun yazarlarındanWilliam Shakespeare'in oyunlarına ev sahipliği yapan sahneydi! Romeo ve Juliet, Hamlet gibi zamansız (her dönem sergilenebilen) eserlerin yazarı Shakespeare, insan ruhunun en derin duygularını sahneye üst düzey bir başarıyla taşıyordu. Sahnenin izleyicilere çok yakın olması nedeniyle oyuncular seyircilerle sürekli göz teması kuruyor, hatta bazen doğrudan onlara hitap ediyordu. Dekorlar çok basitti; örneğin, sahnede bir sandalye duruyorsa seyirci hayal gücünü kullanarak o bölgenin bir saray olduğunu anlıyordu. Artık tiyatro, yalnızca bir eğlence değil, insan psikolojisini ve felsefesini sahneye aktaran güçlü bir ifade biçimi de olmuştu. Bu dönemde oyunculuğun gelişmesi ve sahne tekniklerinin ilerlemesiyle tiyatro daha geniş kitlelere ulaştı. Birçok kişi tiyatroyu günlük yaşamının parçası hâline getirdi.
Geleneksel Türk Tiyatrosu
Avrupa’da büyük tiyatro binaları yükselirken bizim topraklarımızda da buraya özgü, renkli bir geleneksel tiyatro kültürü filizleniyordu. Osmanlı Dönemi’nde oyuncular, günümüzdekine benzer olarak yazılı bir metne bağlı kalmadan, tümüyle içlerinden geldiğince, yani “doğaçlama” performanslar sergiliyordu. Ramazan gecelerinin vazgeçilmezi olan Karagöz ile Hacivat (arkasından ışık vurulan beyaz bir perdede deriden kuklaların oynatıldığı) etkileyici bir gölge tiyatrosuydu. Sokak aralarındaki meydanlarda da adına “Orta Oyunu” denen bir halk tiyatrosu doğdu. Bu oyunların en ünlü karakterleri Kavuklu ile Pişekâr, tıpkı Karagöz ile Hacivat gibi, iki arkadaşın komik atışmalarını sahnelerdi. Ayrıca tek bir sanatçının (meddah) yüksekçe bir yere oturup elindeki mendil ve bastonu kullanarak birçok farklı karakteri taklit ettiği komik öyküler de çok sevilirdi. Bu eski gösterilerin en güzel yanı, izleyicilerin de zaman zaman oturdukları yerden laf atarak eğlenceye katılmasıydı. Geleneksel Türk Tiyatrosu, insanları eğlendirirken aynı zamanda dönemin toplumsal olaylarını tatlı dille eleştiren bir mizah da içeriyordu. Köy meydanlarından saray avlularına kadar her yerde sergilenen bu oyunlar, yüzyıllar boyunca insanımızın neşe kaynaklarından biri olmayı başardı.

Görsewl kaynağı: Wikipedia

Perdenin Batı’ya Açılışı: Modern Türk Tiyatrosu
19. yüzyılın ortalarına gelindiğinde Türk tiyatrosu değişmeye başladı ve Batı tarzı sahnelerle, yazılı oyunlarla ve suflörlerle tanıştı. Tanzimat Dönemi’nde yazar (İbrahim) Şinasi “Şair Evlenmesi” adındaki ilk Türkçe tiyatro oyununu yazdı. İstanbul’da kurulan Darülbedayi (bugünkü Şehir Tiyatroları), Modern Türk Tiyatrosu’nun temellerinin atıldığı ilk okul oldu. Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte Mustafa Kemal Atatürk, “Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.” sözünü söyledi ve Böylece ülkemizin büyük bir devlet desteği sağladı. Ülkenin her yanında devlet tiyatroları açıldı, konservatuvarlarda dünya çapında aktörler ve aktrisler yetiştirilmeye başlandı.
Gelişen Teknoloji ve Yöntemler
18. ve 19. yüzyıllara gelindiğinde tiyatro, büyük değişim daha geçirdi ve gelişen teknolojinin yardımıyla izleyicileri büyüleyen büyük bir görsel şova dönüştü. Artık oyunlar açık havada değil, tümüyle kapalı, görkemli binaların içinde sergileniyordu. Sahnelerin arkasına kurulan gizli halatlar, makaralar ve asansör sistemleri sayesinde, oyuncular sahnede birden “uçabiliyor” ya da yerin altına gömülerek gözden kaybolabiliyorlardı. Mum ışıklarının yerini önce gaz lambaları aldı, elektrik gücünün keşfiyle de rengarenk projektörler kullanılmaya başlandı. Bu sayede ışık tasarımcıları, farklı renklerdeki ışıkları sahneye yansıtarak oyun atmosferini anlık olarak gece, gündüz veya fırtına havası gibi çeşitli ambiyanslara dönüştürebilmeye başladı. Giderek gerçekçi görünmeye başlayan dekorlar sayesinde de sahneye gerçek bir ev, karanlık bir orman ya da büyük bir gemi güvertesi havası verilebiliyordu. İzleyiciler, salonun ve sahnenin bu özellikleri sayesinde oyunu sadece izlemiyor, adeta hikayeyi anbean yaşıyordu. Aynı zamanda günlük yaşamı anlatan oyunların da yazılmaya başlamasıyla daha doğal oyunculuk metotları benimsenir oldu. Bu da izleyicilerin, kendilerini sahnedeki olaylara daha yakın hissedebilmesini sağladı.

Gelişen Teknoloji ve Yöntemler
18. ve 19. yüzyıllara gelindiğinde tiyatro, büyük değişim daha geçirdi ve gelişen teknolojinin yardımıyla izleyicileri büyüleyen büyük bir görsel şova dönüştü. Artık oyunlar açık havada değil, tümüyle kapalı, görkemli binaların içinde sergileniyordu. Sahnelerin arkasına kurulan gizli halatlar, makaralar ve asansör sistemleri sayesinde, oyuncular sahnede birden “uçabiliyor” ya da yerin altına gömülerek gözden kaybolabiliyorlardı. Mum ışıklarının yerini önce gaz lambaları aldı, elektrik gücünün keşfiyle de rengarenk projektörler kullanılmaya başlandı. Bu sayede ışık tasarımcıları, farklı renklerdeki ışıkları sahneye yansıtarak oyun atmosferini anlık olarak gece, gündüz veya fırtına havası gibi çeşitli ambiyanslara dönüştürebilmeye başladı. Giderek gerçekçi görünmeye başlayan dekorlar sayesinde de sahneye gerçek bir ev, karanlık bir orman ya da büyük bir gemi güvertesi havası verilebiliyordu. İzleyiciler, salonun ve sahnenin bu özellikleri sayesinde oyunu sadece izlemiyor, adeta hikayeyi anbean yaşıyordu. Aynı zamanda günlük yaşamı anlatan oyunların da yazılmaya başlamasıyla daha doğal oyunculuk metotları benimsenir oldu. Bu da izleyicilerin, kendilerini sahnedeki olaylara daha yakın hissedebilmesini sağladı.

Tiyatro, günümüzde dijital teknolojinin bütün olanaklarını arkasına alarak hayal gücünün sınırlarını zorluyor. Artık ahşap ve kumaş gibi dekorlar, sahnenin uçsuz bucaksız dünyasını dev LED ekranlar ve projeksiyon haritalama tekonolojisi* ile paylaşıyor. Bu yeni teknolojilerle sahne duvarları, aniden dalgalanan bir okyanus gibi çeşitli görüntülerle neredeyse “canlanıyor!”. Dijital ekranlardaki üç boyutlu animasyonlar, sahnedeki oyunculara eşlik ederek görsel bir şölen yaratıyor. Hatta bazı oyunlarda izleyiciler sadece koltuklarında oturmuyor; oyuncular sahneden salona inip bazı seyircilerle etkileşim kuruyor ve onları da oyunun birer parçası haline getiriyor. Binlerce yıl önce ateş ışığında başlayan tiyatro kültürü, bugün dijital ışıkların aydınlattığı dev sahnelerde insanları birbirine yaklaştıran canlı bir bağ olarak yaşamını sürdürüyor. Günümüzde sinema filmleri, diziler ve bilgisayar oyunları gibi farklı hikaye anlatma yöntemlerinin de oldukça geliştiği bir çağdayız. Büyük dijital ekranlar veya sinema perdelerinin kendilerine özgü bir havası olsa da sonuçta karşınızdaki insanın terleyerek, kalbi çarparak sergilediği canlı performansın enerjisine anlık olarak şahit olmanın tadı her zaman ayrıdır. Tiyatro, böylesi bir çağda bile bu yenilikçi ve gelişmelere kolay adapte olabilen yapısıyla sanatın kalbinde yer almaya devam ediyor.