ÇOCUKLARIN BİLGİ BANKASI KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR
KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR
Denizli il merkezinin yaklaşık 40 kilometre kuzeybatısında, Buldan ilçesi sınırlarında yer alan Tripolis, aynı zamanda Antik Dönem’de Lydia, Phrygia ve Karia bölgelerinin kesişim noktasında, çok önemli ticaret yollarının geçiş güzergâhında konumlanıyor. Yaklaşık 2 kilometrelik bir alana yayılan kent, Çürüksu Vadisi’nin kuzeybatı ucunda, vadiye hâkim bir tepenin güney yamacında geçmişi ve günümüzü bir araya getiriyor.
Batı Anadolu’nun en önemli nehirlerinden biri olan Büyük Menderes’in (Maiandros) beslediği kent; verimli toprakları, ılıman iklimi ve korunaklı yaşam alanlarıyla günümüzden yaklaşık yedi bin yıl öncesine kadar uzanan toplu yaşama ev sahipliği yaptı.
Helenistik Dönem’de çeşitli kaynaklarda ismi geçen kent, aslında ilk olarak sanat ve kültürün koruyucu tanrısı Apollon’a ithafen “Apollonia” olarak adlandırıldı. Geç Cumhuriyet Dönemi’ne gelindiğinde ise, Julius Caesar’ın yakın arkadaşı ve Kleopatra’nın sevgilisi olan Roma generali Marcus Antonius’a ithafen “Antoniopolis” adını aldı. Bu ünlü komutan, W. Shakespeare’in eserlerinde de ölümsüzleşmiş bir karakterdi. İmparator Augustus Dönemi’nden itibaren ise kentin adı üçüncü ve son kez değişerek “Tripolis” oldu.
Tripolis, tarih boyunca stratejik konumu sayesinde önemli bir yerleşim yeri olmuştur. Burada yapılan arkeolojik çalışmalarda agora, sütunlu caddeler, kilise, tabernalar (ürün ve hizmet satılan tek odalı dükkanlar), granarium (tahıl ambarı), anıtsal çeşmeler, hamamlar, tiyatro, nekropoller ve konut alanları gibi yapılar da ortaya çıkarılmıştır. Bu da bize gösteriyor ki bu kent, o dönemler hem ticaretin hem de sosyal yaşamın kalbiydi.
Tripolis’i gezerken kendinizi bir tarih filmi içinde gibi hissedebilirsiniz. Sütunlu caddelerden geçerken yan yana dizilmiş dükkanlarda insanların alışveriş yaptığını, birbirleriyle sohbetler ettiğini hayal edebilirsiniz. Herkesin buluştuğu vakit geçirdiği agora ve tabernaların, ticaretin ve sosyal hayatın merkezi olduğunu görebilirsiniz. Tiyatro ve hamamları ziyaret ederek o dönemdeki toplumun kültür ve sanat anlayışını daha yakından tanıyabilirsiniz. Özellikle Mozaikli Ev ve yerleşim alanlarını gördükten sonra insanların günlük hayatını gözünüzde canlandırabilirsiniz.
Pamukkale Üniversitesi’nden Prof. Dr. Bahadır Duman başkanlığında, Tripolis Antik Kenti’nde yürütülen kazı çalışmalarında bugüne kadar agora, Mozaikli Ev, tiyatro, çeşmeler gibi pek çok yapı ortaya çıkarıldı. Türkiye İş Bankası’nın desteğiyle gerçekleştirilen bu kazılar ve arkeolojik çalışmalar sayesinde bölgede yeniden gün yüzüne çıkan tarihi eserler, etkileyici hikayelerini ziyaretçilere sunmaya devam ediyor.
Tripolis, Anadolu’nun zengin tarihini ve kültürel çeşitliliğini gözler önüne seren eşsiz bir durak. Günümüzde ziyaretçilere açık olan Tripolis Antik Kenti, size unutulmaz anlar yaşatacak.
Denizli’ye yolunuz düşerse Çürüksu Vadisi’nin kuzeybatısındaki bu antik kenti keşfetme, sütunlu caddelerinde dolaşma ve anıtsal yapılarını yakından inceleme fırsatını kaçırmayın!
Laodikeia, ticaret yollarının tam ortasında olduğu için çok hızlı büyüdü. O kadar zengindi ki, kendi parasını bile basabiliyordu. Roma döneminde ise sağlık, eğitim ve kültür alanında çok önemli bir merkez haline geldi. Bir diğer özelliği ise İncil’de geçen meşhur Yedi Kilise’den birinin de bu topraklarda almasıydı. Bu özelliğiyle geçmişten günümüze Hristiyanlık için de ayrı bir yeri oldu.
Laodikeia’yı diğer antik şehirlerden ayıran ve “Vay canına!” dedirten en havalı özelliği su sistemiydi.
Bir zamanlar insanlar buraya alışveriş yapmaya, göz tedavisi olmaya ve eğitim görmeye geliyordu. Bugün ise Laodikeia’yı gezdiğinizde göreceğiniz birbirinden etkileyici yapılar, kendinizi antik temalı bir macera filmindeymiş gibi hissetmenize neden olabilir! Örneğin;
Laodikeia’nın taşların altında uyuyan tarihini ortaya çıkarmak için Pamukkale Üniversitesi’nden arkeologlar yıllardır çalışıyor. Bu kazılara Türkiye İş Bankası da sponsor olarak destek veriyor. Bu çalışmalar sayesinde antik tiyatrolar, stadyumlar ve su yolları yeniden gün yüzüne çıkıyor.
Lidyalılar, Anadolu’da M.Ö. 687 ile 546 yılları arasında yaşayan bir krallıkmış. Günümüzde Sardes Antik Kenti, Manisa’nın Salihli ilçesine 9 kilometre uzaklıktaki Sart beldesinde yer alıyor. Lidya Krallığı’na başkentlik yapmış antik kent, tarihte paranın ilk basıldığı yer olarak biliniyormuş. Klasik değiş-tokuş usulü ticaretin yerine, parayı icat ederek bir değişim aracı oluşturan Lidyalılar, böylece dünya tarihinde ticaretin seyrini değiştiren önemli bir adım atmışlar.
Sardes Antik Kenti ve Bin Tepeler Lidya Tümülüsleri, Temmuz 2025’te UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dahil edilmiş. Burası, M.Ö. 6. yüzyılda Perslerin Lidya Krallığı’na son vermelerinden sonra bir Pers idari merkezi haline gelmiş.
Artemis Tapınağı, Sardes’in yakınında bir dağ eteğinde bulunuyor. Bu yapı hem eski Yunan hem Roma döneminden izler taşıyormuş. Tapınak çok büyük ve etkileyici görünüyor. Eskiden insanlar burada dua eder, özel günlerini kutlarlarmış.
Sardes’in biraz kuzeyinde, “Bin Tepeler” denilen bir alan var. Burada Lidya krallarının ve önemli kişilerin mezarları bulunuyor. Bu mezarlar büyük toprak tepeler gibi görünüyor. Anadolu’daki en büyük mezar alanlarından birisi burasıymış. En büyüğü Kral Alyattes’e aitmiş ve neredeyse 70 metre yüksekliğindeymiş.
Anadolu’nun en eski şehir devletinin kurulduğu 7 bin yıllık geçmişe sahip Malatya’daki Arslantepe höyüğü, 2021 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dahil olmuş. Arslantepe Höyüğü’nün Kültür Dolgusu 30 metre yüksekliğindeymiş. M.Ö.5500 yıllarından M.S.11.yy’a kadar yerleşim gören höyük, M.S.5-6yy’lar arasında Roma köyü olarak kullanılmış ve daha sonra Bizans Nekropolü (mezarlık) olarak yerleşimine devam etmiş. Höyükte yapılan kazılar sonucunda, M.Ö.3300-3000 yıllarına ait bir kerpiç saray, M.Ö.3600-3500’lere ait tapınak, iki bini aşkın mühür baskısı, kaliteli metal eserler bulunmuş.
Antalya sınırında yer alan ve aralarında yaklaşık 4 kilometrelik mesafe bulunan Xanthos-Letoon Antik Kentleri de UNESCO Dünya Mirasları Listesi’nde yer alıyormuş. Bu iki kent, aralarında tarihsel bir bağ olduğu için listeye beraber dahil olmuş. Tarihi MÖ 3000’lere kadar uzanan Xanthos, Antik Çağ’da Likya’nın en büyük idari merkezi ve başkentiymiş. Xanthos ile birlikte 1988 yılında UNESCO Dünya Kültür Miras Listesi’ne dahil olan Letoon ise bu dönemin en önemli dini merkezlerinden biriymiş. Likya diline ait en uzun ve en önemli yazıt bu bölgede keşfedilmiş. Xanthos’daki kaya mezarları ve lahitler antik mezar mimarisinin eşsiz örneklerindenmiş. Letoon’da Leto, Apollo ve Artemis tapınaklarının yanı sıra bir adet manastır, bir adet çeşme ve Roma Tiyatrosu kalıntıları bulunuyormuş.
Adıyaman’ın Kâhta ilçesinde bulunan Nemrut Dağı, Kommagene Kralı Antiochos’a ait Tümülüs ve kutsal alanlarıyla UNESCO Dünya Miras Listesi’ne 1987 yılında dâhil olmuş. MÖ 163 ile MS 72 yılları arasında bölgede hüküm sürmüş Kommagene Krallığı’na ait kalıntılar, yüksekliği on metreyi bulan büyüleyici heykeller ve metrelerce uzunluktaki kitabeleriyle Nemrut, dünya üzerindeki en görkemli anıtsal varlıklar arasında yer alıyormuş. 2.150 metre rakımlı Nemrut Dağı’nın zirvesine ulaşmak için 40 dakika süren 800 metrelik dik bir yamaçta yürümek gerekiyormuş.
Zirvede bulunan ve boyu 10 metreye varan bu heykellerin, o dönemin ilkel koşullarında nasıl yapıldığı ve oraya nasıl taşındığı hala bir sırmış. Çok merak uyandırıcı değil mi? Nemrut Dağı, üzerinde barındırdığı dev heykellerin yanında dünyanın en muhteşem gündoğumu ve gün batışının seyredilebildiği yer olmasıyla da ünlüymüş.
Yaz tatilinde bir gün İstanbul’dan okul arkadaşlarımla ve ailelerimizle Bergama’ya gittik. Çok güzel bir gün geçirdik. Bergama Antik Kenti’ni sıcakta gezmek kolay olmadı ama bizi antik kente çıkaran teleferiğe binmekten çok keyif aldık. Gittiğimiz gün Bergama’da 137. Bergama Şenliği vardı. Her yer çok kalabalıktı, halk oyunları gösterisini izledik, Bergama tulumu aldık ve mesir macunu yedik.

Nisan ara tatili, Ramazan Bayramı ile birleşince annem ve babamla Unesco Dünya Mirası listesindeki eserlerin peşine düşüp 9 günlük tatil yaptık. Bu tatilin 3 gecesini geçirdiğimiz Kapadokya’yı daha önce anlatmıştım. Bu tatilde bir gecemizi de Sivas’ta geçirdik. Sivas’ta Atatürk Kongre Müzesi’ni gezdik. Atatürk’ün Sivas Kongresi’nde 3 ay süresince kullandığı bu binada, Sivas Kongresi’nin yapıldığı oda ve Atatürk’ün kişisel odası gezilebilir. Kongre çalışmaları ve alınan kararlar çok güzel sergilenmiş. Ertesi gün Sivas’ın ilçesi olan Divriği’deki Ulu Camii ve Darüşşifası’na gittik ama restorasyon yapıldığı için içini maalesef gezemedik. Belki sonra tekrar geliriz. Kapıdaki amca, bize güneşin, günün değişik saatlerinde kadın ve erkek figürleri gölgesi oluşturduğunu anlattı. Bu bilgiyi çok ilginç buldum.
İslam mimarisinin bu başyapıtları; iki kubbeli türbeye sahip bir cami ve ona bitişik bir hastaneden oluşuyor. Yapılar, mimari özelliklerinin yanı sıra, sergiledikleri zengin Anadolu geleneksel taş işçiliği örnekleriyle 1985 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne girmiş. Anadolu Selçuklu Devleti’ne bağlı Mengücek Beyliği döneminde inşa edilmiş. Ulu Cami, Süleyman Şah’ın oğlu Ahmet Şah tarafından; Darüşşifa ise eşi Melike Turan Melek tarafından yaptırılmış. 1228 yılında başlanıp 1243 tarihinde tamamlanan yapı baş mimar Ahlatlı Hürrem Şah tarafından yaptırılmış. Ulu Cami ve Darüşşifa, dıştan yalın bir mimari görünüme sahip.
Ancak Darüşşifa Taç Kapısı, Cami Kuzey Taç Kapısı, Cami Batı Taç Kapısı ve Şah Mahfili Taç Kapısı’nın her biri birbirinden farklı eşsiz bezemeleri ile göz kamaştıran birer mimarlık ve mühendislik harikası gibiler. Taşın adeta bir dantel gibi işlendiği bu eserde üç boyutlu, asimetrik, bitkisel ve geometrik figürler heykele benzer kabartma tekniğinde işlenmiş. Bu eserin çok farklı bir özelliği de var. Uzaktan baktığınız zaman simetrik gibi düşünülen on binlerce motifin, aslında asimetrik ve birbirini tekrar etmediğini görüyorsunuz.
Okullar kapanır kapanmaz babaannemin ve dedemin Ege’deki yazlığına gitmek üzere yola çıktığımızdan bahsetmiştim. Yol üstünde, Aydın’ın Karacasu ilçesindeki Afrodisias’ı gezdik. Müzedeki heykellerle fotoğraf çekilmekten, antik tiyatroda anneme dans gösterisi yapmaktan ve antik kentin girişinde yeni doğmuş köpek yavrularını sevmekten çok keyif aldım.
2017 yılında UNESCO Dünya Tarihi mirasına kabul edilmiş olan Afrodisias, 1958 yılında fotoğrafçı Ara Güler tarafından tesadüfen bulunmuş ve adını, mitolojide yer alan aşk ve güzellik tanrıçası olarak bilinen Afrodit’ten almış. Yerleşim tarihi MÖ 5.bin yıl ortalarına kadar uzanan Afrodisias, geçmişten günümüze çok dikkatli bir şekilde korunarak olarak gelmiş. Kentin en büyük zenginlik kaynağı şehrin kuzeyinde yer alan mermer ocaklarıymış. Afrodisias’ın arkeolojik önemi, Geç Helenistik dönemden Roma ve Bizans dönemlerine kadar süren mermerden inşa edilmiş yapıların, kabartma ve yazıtların çok iyi korunmuş olmasından geliyormuş. Afrodisias, MS 1.-5. yüzyıllar arasında bütün Akdeniz dünyasında büyük üne kavuşan heykeltıraşlar yetiştirmiş. Afrodisias Arkeolojik Alanı’nda gezilecek yerler arasında Afrodit Tapınağı, Tetrapylon, Antik Tiyatro, Stadyum, Tetrastoon, Piskoposluk Sarayı, Tiyatro Hamamı ve müze bulunuyor. Afrodisias Müzesi’nde eserlerin çoğunluğunu heykellerden oluşuyor.
Göreme Milli Parkı ve Kapadokya 1985 yılında;
1. Göreme Milli Parkı,
2. Derinkuyu Yeraltı Şehri,
3. Kaymaklı Yeraltı Şehri,
4. Karlık (Karanlık) Kilisesi,
5. Aziz Theodore Kilisesi,
6. Karain Güvercinlikleri
7. Soğanlı Arkeolojik Alanı olarak yedi bölüm halinde UNESCO Dünya Miras Listesi’ne dahil edilmiş.
Kapadokya, doğa ve tarihin çok özel bir şekilde birleştiği bir bölge. Buradaki peribacaları; 3 volkanik yanardağın (Erciyes Dağı, Hasan Dağı ve Melendiz Dağı) patlaması ile yayılan lav ve küllerden oluşan tabakaların, yağmur ve rüzgâr tarafından aşınmasıyla ortaya çıkmışlar ve çok özel bir görünüme sahipler. Doğa olayları, kayaların bu özel şekilleri almasını sağlarken tarihi süreçte insanlar da kayaların içine yerleşim yerleri ve ibadet yerleri oymuşlar. Bu yerleri fresklerle süsleyerek binlerce yıllık medeniyetlerin günümüze ulaşmasını sağlamışlar. Kapadokya, Roma dönemi ve sonrasında Hristiyanlık dininin yayılmasında önemli bir merkez olmuş. Göreme Açık Hava Müzesi ve Ihlara Vadisi’nde o dönemin izlerini görebilirsiniz.
Geçen sayıda şubat tatilinde Çankırı’ya gittiğimizi ve ziyaret ettiğimiz Hattuşaş’ı anlatmıştım. Şimdi de bir diğer durağımız olan Safranbolu’yu anlatmak istiyorum. Öncelikle Safranbolu’nun harika lokumlarını tatmanızı tavsiye ederim. Safranbolu ismini, bölgede yetişen ve nadir bir bitki olan safrandan almış. Lokumların safranlı olanları da var. Safranbolu ile ilgili diğer çok güzel anım da ters evi gezmek ve çektiğimiz fotoğraflarla ailemi şaşırtmak oldu. Anneannem nasıl ters durduğumu hala anlayamadı sanırım.
UNESCO (United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization) Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü eğitim, sanat, bilim ve kültür alanlarında uluslararası iş birliği yoluyla dünya barışını ve güvenliğini koruma amacı olan bir kurum.
Belirli şartları sağlayan özel kültürel veya fiziksel öneme sahip yerlere, UNESCO tarafından “UNESCO Dünya Mirası” adı veriliyor. Bu yerler, eski zamanlarda insanların yaşadığı bir şehir, anıt gibi tarihi bir mekan ya da dağ veya göl gibi doğal güzellik olabiliyor. Bu liste, 21 UNESCO üyesi ülkenin oluşturduğu Dünya Miras Komitesi tarafından güncelleniyor. Aday gösterilen yerlerin bazı kriterleri sağlaması gerekiyor. Örneğin, benzersiz bir yaratıcılık eseri, yok olmuş bir uygarlık, insanlık tarihinin belli bir dönemini temsil eden bir mimari eser olabilir. Ya da eşsiz bir güzelliğe sahip bir doğa harikası, dünyanın doğal tarihine ilişkin bilgiler veren bir alan olabilir. 2021 yılı itibarıyla UNESCO Dünya Mirası listesinde 1.154 alan listelenmiş ve İtalya sahip olduğu 58 Dünya Mirası ile ilk sırada yer alıyor. Ardından Çin (56), Almanya (51), Fransa (49), İspanya (49) geliyor. Türkiye’de ise 19 yer listede yer alıyor. Ayrıca geçici listede Türkiye’den 84 eser bekleniyor. Haydi, gelin şimdi bu güzellikleri birlikte keşfedelim.
1985 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne giren İstanbul’un Tarihi Alanları dört bölgeden oluşuyor.
Ülkemizin en çok ziyaret edilen turizm noktalarının başında gelen Ayasofya, Bizans Imparatorluğu boyunca hükümdarların taç giydiği, başkentin ve dünyanın en büyük kilisesiymiş. Rum Ortodoks Patrikliği’nin de merkezi olmuş. Zengin tarihi, dini önemi ve olağanüstü mimarisiyle mutlaka ziyaret edilmesi gereken yerlerin başında geliyor. 532 yılında yapıma başlanan, 5 yıl gibi kısa bir zamanda tamamlanarak ibadete açılan Ayasofya, 1453’te İstanbul’un fethiyle camii olarak yeniden düzenlendi. 1935’te müzeye dönüştürülmüş, 2020 yılında ise tekrar ibadete açılmış.
Ayasofya’dan yaklaşık 1.110 yıl sonra 1617 yılında açılan, döneminin 6 minareli tek camii olan Sultanahmet Camii büyüklüğü ve eşsiz mimari yapısı ile sadece İstanbul’un değil Türkiye’nin en özel camiilerinden biri. Mimar Sinan’ın en iyi öğrencilerinden Sedefkar Mehmet Ağa tarafından yapılmış. Camiinin içinde tümü İznikli ustalar tarafından yapılmış olan yirmi binden fazla çini bulunuyor. Bazıları mavi vitraylı 260 pencereden günün değişik saatlerinde içeri sızan ışık, mavinin değişik tonlarını içeri yansıtıyor bu yüzden Sultanahmet Camii, Blue Mosque (Mavi Camii) olarak da anılıyor.
Süleymaniye Dünya Miras Alanı, Haliç’i gören bir tepe üzerinde Süleymaniye, Vefa, Vezneciler semtlerini kapsıyor. Mimar Sinan tarafından, Osmanlı İmparatorluğu’nu yöneten 39 padişahtan en uzun süre tahtta kalan Kanuni Sultan Süleyman’ın tahta çıkışının 30. yılı şerefine yapılmış. Ayrıca, Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu Şehzade Mehmed için Mimar Sinan’a yaptırdığı Şehzade Camii ve şehrin en eski su kemeri olan Bozdoğan Kemeri de bu alanda yer alıyor.
Atatürk Bulvarı’nın batısında ve Haliç’i gören bir yamaç üzerinde yer alan Zeyrek Dünya Miras Alanı’nda Zeyrek Camii (Pantokrator Manastırı) ve çevresindeki sokaklar yer alıyor.
Alanda özellikle buraya ismini veren Zeyrek Camii (Pantokrator Manastırı) İstanbul’daki en büyük ve en eski Bizans Dönemi yapılarından biri. Burası Ayasofya’dan sonraki en büyük Bizans dini eseri olup, İstanbul’un fethinden sonra camiiye çevrilen ilk kilise olarak biliniyor. Bu alanda ayrıca Barbaros Hayrettin Paşa Hamamı, Haydar Paşa Medresesi, Zembilli Ali Efendi Sıbyan Mektebi ve mezarı gibi alanın geneline yayılan pek çok tarihi eser bulunuyor.
1986 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne alınan Hattuşa, Hitit İmparatorluğu’nun başkenti olarak Anadolu’da yüzyıllar boyu çok önemli bir merkez olmuş. Çorum’un 82 kilometre güneybatısındaki Boğazkale ilçesinde bulunuyor. Günümüzden yaklaşık 3.500 yıl önce kurulan Hitit İmparatorluğu, bıraktığı mimarlık ve sanat eserleriyle Anadolu’nun tarihine dair çok önemli bilgiler veriyor. Burada tapınaklar, kraliyet konutları ve surları gezebilirsiniz. Şehrin bu kadar geniş bir araziye yayılmış olması Hitit İmparatorluğunun ne kadar kudretli olduğunu gösteriyor. Şehir içinde yaya olarak da gezebilirsiniz ancak çok büyük bir alanı kapladığından yürümek zor olabilir.
Gelelim Aslanlı Kapı’ya… Kralın bölgeye giriş noktalarından birisi de bu kapı. Aslanlı kapının iki yanına yerleştirilmiş olan aslan motifleri Hitit taş işçiliğinin en güzel örneklerindendir. Bu eşsiz motifleri mutlaka görmelisiniz.
Pamukkale ve Hierapolis Milli Parkı, 1988 yılında hem kültürel, hem doğal miras olarak UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girmiş. Pamukkale, Türkiye’nin güney batısında Denizli ilinde yer alıyor. Pamuksu görüntüsü ile benzersiz bir yapıya sahip olan Pamukkale bembeyaz terasları, kaplıcaları ve travertenleriyle ünlü. Traverten çeşitli nedenlere ve ortamlara bağlı, kimyasal reaksiyon sonucu çökelme ile oluşuyor. Kalsiyum oksit içerikli suyuyla dönemin terapi ve sağlık merkezlerinden biri olmuş. Çünkü sularının birçok hastalığa iyi geldiği düşünülüyor.
Hierapolis ise yine bu bölgede yer alan bir antik kent. Denizli’nin 18 kilometre kuzeyinde yer alan Hierapolis Antik Kenti’nin “Kutsal Kent” olarak adlandırılması, kentte bilinen birçok tapınak ve diğer dinsel yapının varlığından kaynaklanıyor. Kalıntıların büyük bölümü Roma döneminden kalmış.

Görsel kaynağı: Wikipedia
Fransız kâğıt üreticisi Joseph-Michel ve Jacques-Étienne Montgolfier kardeşler kâğıtla sıkılaştırılmış çuval bezinden yaptıkları küreyi andıran büyük sıcak hava balonlarıyla 4 Haziran 1783’te halka açık bir gösteri yaptı. İnsansız balon 1.600-2.000 metre yüksekliğe kadar çıktı ve 10 dakika boyunca yaklaşık iki kilometre uçtu.