ÇOCUKLARIN BİLGİ BANKASI KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR
KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR

Beethoven’ın doğduğu Bonn’daki bu ev, günümüzde Beethoven Evi adıyla müze haline getirilmiştir.
Görsel kaynağı: Wikipedia (Sir James)

Beethoven’ın doğum yeri olan Bonn’daki heykeli.
Ludwig, 16 yaşına geldiğinde Viyana’ya gitti. Hayali, orada Mozart’la birlikte çalışmaktı. Ancak Viyana’ya vardıktan iki hafta sonra annesinin hastalandığını öğrenip Bonn’a geri döndü. Aynı yıl içinde annesini kaybedince kardeşlerinin sorumluluğunu üstlenip Bonn’da kalmaya karar verdi. Müzik dersleri vererek, seçkinlerin saraylarında viyola çalarak ailesinin geçimini sağlamaya çalıştı.
Beethoven, Mozart’ı göremese ve ondan eğitim alamasa da ünlü bestecinin eserleri üzerinde çalışarak Mozart’ın tarzını ve müzikal ruhunu sürdürdü. Bu da gördüğü ilgiyi artırdı. Onu dinleyenler Beethoven’ın Mozart’ın varisi olduğunu düşünüyordu. Ancak bir müzisyenin başına gelebilecek en kötü şeylerden biri, daha otuzlu yaşlarının başındayken onu buldu: İşitme yetisini kaybetmeye başladı!

Beethoven’ın ressam Carl Traugott Riedel tarafından 1800 yılında yapılmış bir portresi.
Görsel kaynağı: Wikipedia
Beethoven, başlayan işitme kaybına karşın, 1800’lü yılların başında “kahramanlık” dönemi olarak bilinen, kendi müzikal tarzını net bir şekilde ortaya koyduğu yeni bir döneme girdi. Çok sayıda yeni eser verdi. Bu sırada Avrupa’daki gelişmeleri yakından izliyor, ünlü kişiler için besteler yapıyor ya da onlar için konserler veriyordu. Ancak yaşamında yine ciddi zorluklarla karşılaşmaya başladı. Kardeşlerinden birini veremden kaybetti, duygusal ilişkilerde şansı yaver gitmedi, sağlığı bozuldu ve işitme kaybı arttı.
1814’te Beethoven son kez bir konserde çaldı. Piyanosunun başına geçti ama piyanonun akort bozukluğunu fark edemedi bile… Dinleyenler umduğunu bulamadı. Bundan sonra Beethoven bir daha hiç konser vermedi. Üç yıl sonra, 1817’de tümüyle sağır oldu. Yaşamının tam ortasında yer alan müzik, onun için notalarda kalmıştı, hiçbir şey duyamıyordu. Sağlık sorunları da arttı. Bu nedenle 1815-1819 yılları arasında müzik üretimine ara verdiği bir dönem geçirdi.

Beethoven’ın ressam Joseph Willibrord Mähler tarafından 1815 yılında yapılmış bir portresi.
Görsel kaynağı: Wikipedia

Görsel kaynağı: Wikipedia




Siz hiç senfoni orkestrası konserine gittiniz mi? Gittiyseniz ne kadar çok sanatçı ve enstrümanın sahneye çıktığını görüp şaşırmış olmalısınız. Peki, hiç merak ettiniz mi? Senfoni orkestralarında hangi enstrümanlardan kaç tane ve neden bu kadar var? Neden belli bir düzene göre sıralanırlar? Peki, bu kadar çok sayıda enstrüman ve müzisyen nasıl uyum içinde aynı müziği çalabiliyor? İşte yanıtları…
Her enstrümandan birden çok sayıda bulunan üflemeli, telli, yaylı ve vurmalı enstrüman gruplarından oluşan büyük orkestralara, senfoni orkestrası denir. Bunlar uzun ve çeşitli bölümleri olan klasik müzik parçalarını çalmak için düzenlenir. Günümüzde senfoni orkestrası denince; bir şefin yönettiği, yüze yakın enstrümanın ve sanatçının yer aldığı bir müzik topluluğu akla gelir. Ama orkestraların içerdiği enstrüman tipleri ve sayıları tarih boyunca değişmiştir. Örneğin, barok dönemde (yaklaşık 1600-1750) orkestralar daha küçüktü. Sonradan yeni enstrümanlar eklenerek büyüdü.

Genel olarak baktığımızda bir orkestra dört ana enstrüman grubu ile arp ve piyanodan oluşur: Tahta üflemeli çalgılar, bakır üflemeli çalgılar, vurmalılar ve yaylılar. Orkestradaki enstrümanların ne zaman, hangi sesi çalacağını gösteren notaların yazıldığı “partisyon”larda da sıralama bu şekildedir. Orkestrayı oluşturan bu enstrümanların sesleri, farklı aralıkları doldurur.
Aşağıdaki görselde bunu, piyano tuşlarının soldan sağa doğru incelen sesine hangi enstrümanın sesinin denk geldiğini kolayca görebilirsiniz.
Yaylı enstrümanların en ince sesini verirler ve genellikle yaylı enstrümanlar içinde en melodik enstrüman grubudur.
İkinci kemanlar birinci kemanların kardeşi gibidir, onun melodilerine destek verir, ikinci kemanlar olmasa birinci kemanlar çok yalnız tınlar ve dolgun bir ses çıkmaz.
Kemandan daha kalın, viyolonselden daha ince tonda bir sesi vardır. Orkestranın çok sesli armonisi içinde ihtiyaç duyulan ara sesleri verir: Kendine özgü dolgun, koyu rengiyle harika ezgiler de çalar.
Viyolonsel ve kontrbas da kardeş gibidirler; birbirlerini hep desteklerler. Müziğin en kalın ezgilerini onlar çalar ve bütün yaylı enstrümanlara onların sesi derinlik verir.
Tahta üflemeli enstrümanlar genelde ikişer tane olur. Ama üçlü orkestra denen orkestralarda pikolo, korangle, basklarnet ve kontrfagot da onlara eklenir. Bunlar sırasıyla flüt, obua, klarnet ve fagotun benzeri, onlara göre daha ince ya da kalın sesli enstrümanlardır.
Arp, orkestranın solo enstrümanlarındandır ve onun tınısı hemen fark edilir. Tellerinden çıkan ses bizi farklı duygulara ve düşüncelere yöneltir.
Bakır enstrümanların en tiz seslisidir.

Önce şunu söyleyelim: Bir senfoni orkestrasındaki enstrümanların yerleşim düzeni hep aynı değildir! Döneme ve besteciye göre değişir. Aslında yüzyıllar içinde epey değişmiştir. Hatta kimi orkestra şefleri onları farklı yerlere koyarak birtakım “deneyler” bile yapmıştır. Yine de günümüzde değişik ülkelerde ve farklı büyüklükte orkestralarda bile az çok yerleşmiş bir oturma düzeni vardır.
Orkestra şefinin solunda birinci ve ikinci kemanlar, sağında da viyolalar, viyolonseller ve kontrbaslar yer alır. Yaylı enstrümanların hemen arkasında ve ortada soldan sağa pikolo, flüt, obua olur. Onların arkasında klarnet ve fagot gibi tiz (ince) sesli tahta üflemeli enstrümanlar vardır. Onların gerisinde, sağ ve sol arka sıralarda da trompet, trombon, korno ve tuba gibi pes (kalın) sesli bakır üflemeli enstrümanlar yer alır. Ritmi belirleyen vurmalı enstrümanlarsa orkestranın en arkasında sıralanır. Ortada timpani, sağ ve solda öteki vurmalılar olur. Arp genelde kemanların arkasında, vurmalı enstrümanların yakınında yer alır.
Yaylılar homojen bir tınıları olması ve birbirleriyle kaynaşıp tek bir enstrüman gibi tınlamaları için yan yana ve önde olurlar. Üflemeli enstrümanlar daha parlak ve zaman zaman solist sesleri olduğu için arkada ama daha yüksekte olurlar. Orkestranın en çok ses çıkaran enstrümanları olan vurmalılar arkada ve daha yüksektedir. Timpani genellikle orkestra şefi gibi en temel ritimleri verdiği için arkada, şefin tam karşısında, sanki ikinci şefmiş gibi ortada ya da sağda durur.
Müzisyenler önlerinde duran nota sehpalarındaki partisyonlarda kendileri için yazılan partileri çaldıklarında, her biri başka bir ses çalsa da farklı melodilerin bileşiminden harika bir müzik tınlar. Bu müziği de besteci önce aklında hayal eder, sonra aklındaki melodileri müzisyenlerin çalabilmesi için kâğıda notaları aktarır. Aynı roman, şiir yazan yazar ve ozanlar gibi… Eğer harfler olmasaydı yazarın aklında yarattığı öyküleri, olayları okuyamazdık. Notalar olmasaydı, bestecinin aklındaki müziği çalamazdık ve dinleyemezdik.

Kahramanımız 1490’lı yıllarda (doğum tarihi kesin olarak bilinmiyor) Kayseri’nin Ağırnas Köyü’nde dünyaya gelir. Erciyes’in eteklerinde geçer çocukluğu… Derler ki bu dağın heybetinden çok etkilenmiş, bu da gelecekte yapacağı devasa camilere yansımıştır. Kayseri çevresinin doğal taş kaynakları nedeniyle, bu yörede taş ustalığı o zamanlar çok yaygındır. Sinan da genç yaşta bu zanaatı öğrenmiş olmalıdır. Yaşamına damgasını vuracak mesleği, belki de henüz çocukken prova etmeye başlamıştır. Kim bilir, arkadaşlarıyla oynarken köyün taşlarından köprüler, kemerler yapmıştır belki…
Sinan’ın yaşamının dönüm noktası, onlu yaşlarında yeniçeri ocağına seçilmesi olur. Sinan’ın yeteneği ve zekâsı, onun seçilmesini sağlamıştı. Bir yeniçeri adayı olarak sıkı bir eğitime başladı. Ardından dülgerliğe yöneldi, ustalarından inşaatlarda kullanılan yeni teknikler öğrendi. Çocukluğunda taşlarla oynadığı oyunları gerçeğe dökmeye başladı.


Daha sonra Sinan yeniçeri oldu. Ustalarından öğrendiklerini katıldığı çeşitli seferlerde uygulamaya başladı. Kendi deyişiyle, yapı işlerinde pergelin sabit ayağı gibi kararlı ama pergelin gezen ayağı gibi farklı diyarlar görmeye meraklıydı. Kanuni Sultan Süleyman’la birlikte Belgrad, Rodos, Mohaç seferlerinde yer aldı hatta Viyana önlerine kadar gitti. Doğudaysa İran ve Bağdat seferlerine katıldı. Van Gölü’nü geçmek için üç gemi yapınca iyice dikkat çekti. Hem iyi bir tasarımcı hem de başarılı bir mühendis olduğunu gösterdi.
Gidilen tüm bu diyarlarda incelediği tarihi yapılar onu etkiliyordu. Doğu’da ve Batı’da gördüğü hanlar, köprüler, camiler, kiliseler ve saraylar, onun gelecekte inşa edeceği yapılar için birer esin kaynağı oluyordu. 1538’deki Karaboğdan Seferi’nde Prut Irmağı üzerinde inşa ettiği köprü ona büyük ün kazandırdı. Bu başarısı Kanuni’nin de hoşuna gitti. Aynı yıl, görevdeki başmimarın ölmesi üzerine, Sinan bu göreve getirildi. Böylece Sinan’ın gerçek kariyeri başladı. Artık yeniçeri değil, bir sanatçıydı. Osmanlı’nın muhteşem yüzyılında, ünlü kişiler için çalışacaktı. Çocukluğunun rüyası gerçek olmuştu.
Sinan ilk önemli yapısını, çok ünlü biri için, Kanuni Sultan Süleyman’ın eşi Hürrem Sultan için İstanbul’da inşa etti. Cami, medrese (üniversite), sıbyan mektebi (ilkokul), darüşşifa (hastane) ve sonradan eklediği imaretten (aşevi) oluşan bir külliyeydi bu. Ardından Kanuni’nin kızı Mihrimah Sultan sıraya girdi, onun için de Üsküdar’da bir cami yaptı. Kanuni’yle Hürrem’in genç yaşta ölen oğulları Şehzade Mehmet için yaptığı türbe ve cami, onun ne kadar yetenekli bir sanatçı olduğunu ortaya koydu. Bunun üzerine Kanuni, ona hemen yeni bir iş verdi, hem de büyük bir iş: Padişahın adını taşıyacak, büyük bir cami! Üstelik bu cami Ayasofya’dan daha güzel olmalıydı, her yerden görünmeli, Süleyman’ı ölümsüzleştirmeliydi.
Mimar Sinan, Süleymaniye adını alacak cami ve külliyenin inşaatı sürerken başka yapılar da ortaya koyuyordu. Aslında o böyle çalışıyordu; büyük külliyeleri yaparken eşzamanlı olarak irili ufaklı birçok yapının mimarlığını üstleniyordu. İstanbul’daki saray mimarları ocağında imparatorluğun her yanında ve başkentin en güzel yerlerinde inşa edilecek yapıların projelerini o hazırlıyordu. Ankara, Kayseri, Şam, Mostar gibi uzak yerlerdeki yapılara kendi yetiştirdiği mimarları gönderiyor, uygulamayı onlara bırakıyordu. Önemli kişilerin ısmarladığı İstanbul civarındaki yapıların denetimini bizzat üstleniyordu. Bir orkestra şefi gibiydi: Yüzlerce işçi ve ustanın bulunmasını, tonlarca malzemenin sağlanmasını içeren ve kusursuz işleyen bir şantiye organizasyonu; genç mimarların çeşitli işlere yönlendirildiği bir koordinasyon. Mimar Sinan, aynı zamanda iyi bir proje yöneticisi olduğunu da kanıtlıyordu.

İlk taşı 1550’de konan Süleymaniye’nin yapımı uzun sürmüştü. Camisinin tamamlanmasını sabırsızlıkla bekleyen Kanuni’nin kulağına bazı dedikodular geliyordu. Sinan için, “kubbe çöker diye korktuğundan altındaki iskeleyi sökemiyor” diyorlardı. Bunun üzerine padişah inşaat alanına habersiz bir ziyaret gerçekleştirdi. Sinan’ı caminin başka işleriyle uğraşırken görünce sinirlenip inşaatı niye yavaşlattığını sordu. Sinan’ın korkudan adeta dili tutulmuştu; inşaatı iki ay içinde tamamlamaya söz verdi. Bunun üzerine padişah “iki ay sonra bitmezse seninle görüşürüz” deyip gitti. Ama Sinan söz verdiği tarihte camiyi tamamlayıp açılış merasimi için anahtarı Kanuni Sultan Süleyman’a sununca, “bu yapıya çok emek verdin, senin açman daha uygundur” diyerek açılışı padişah Mimar Sinan’a yaptırdı. O günden sonra Süleymaniye, hem İstanbul’un simgesi oldu hem de bakanlara Kanuni’yi ve Sinan’ı anımsattı.


Sinan’ın Sultan Süleyman için yaptığı başka bir yapı da Büyükçekmece Gölü üzerinde inşa ettiği köprüydü. Gölün üzerindeki küçük adalar arasındaki dört köprüden oluşan bu yapı tam 636 metredir. Çocukken köyünde taşlarla oynarken yaptığı köprüler mi yoksa yeniçeriyken ordunun geçmesi için nehirler üzerine kurdukları mı ilham verdi ona, bilinmez… Ama en az camileri kadar güzel bir yapı ortaya çıktı. Bu köprüyü Sinan da çok beğenmiş, şaheseri olarak görmüş ve üzerine imzasını atmıştı. Başka hiçbir yapısında olmayan imzasını…

Mimar Sinan’ın imzası, yalnızca bir yapısında, fotoğraftaki Büyükçekmece Köprüsü’nün üzerinde yer alır.


Mimar Sinan sonraki yıllarda Kanuni’nin kızı Mihrimah Sultan için başka bir cami daha yaptı. Mihrimah’ın Üsküdar’daki ilk camisinin üzerinden doğan Güneş ve Ay, Edirnekapı’daki bu yeni caminin ardından batıyordu. O kadar güzeldi ki bu cami, Sinan’ın Mihrimah’a âşık olduğu söylenip durdu. Sonra III. Murat ve annesi Nurbanu Sultan için, sadrazamlar Rüstem Paşa ve Sokullu Mehmet Paşa için çeşitli kentlerde camiler ve külliyeler yaptı. Vezirler, kaptanlar, ağalar, paşalar; kısacası herkes ona bir eser yaptırmak için sıraya girdi. Yapıların yerlerini özenle seçen Sinan, aynı zamanda iyi bir kent planlamacısı olduğunu da gösterdi. Üstelik her yapısı birbirinden farklıydı ve hep bir yenilik içeriyordu.
Çocuk Sinan’ı Mimar Sinan yapan, köyünde öğrendiği taş işçiliğini, gölgesinde büyüdüğü Erciyes Dağı’nın heybetini, hep aklında tutmasıydı. Yeniçeriyken gittiği yerlerde incelediği yapılarda gördüğü ayrıntıları da hiç unutmadı. Anadolu’da yaşamış medeniyetlerin mimarlık mirasını sanatçılığıyla harmanladı. O yüzden yapıları hâlâ çok güzel ve aradan yüzyıllar geçmesine rağmen sapasağlam ayaktalar. Öyle ki kendinden sonraki mimarlara örnek olduğu gibi bugün bile taklit ediliyorlar. Bu nedenle, ölümünün üzerinden tam 437 yıl geçse de, çağlara meydan okuyan ölümsüz bir sanatçıdır, Mimar Sinan.
Size bir kolay bir de zor sorumuz var. Kolay olanla başlayalım: Bir küpün kaç köşesi vardır? Evet, bildiniz; sekiz! Şimdi de zor soru: Peki, kübizmin köşe taşı eserinin ressamı kimdir? Bu sorunun yanıtını bilmeyenler 20. yüzyılın en ünlü ressamını tanımaya, bilenler de onun bilinmeyen yönlerini keşfetmeye hazır olsun. Karşınızda bilinen ve pek bilinmeyen “köşeleriyle” Pablo Picasso!

“Rafael gibi resimler yapabilir hale gelmem dört yılımı aldı; bir çocuk gibi resim yapmayı öğrenmekse bütün ömrümü…” Çoğumuz için ne kadar rahatlatıcı bir cümle, değil mi? Özellikle de resim yapmayı seven ama iyi resim yapamadığını düşünenlerimiz için… Çocukların yaratıcı yönüne vurgu yapan bu sözüyle Picasso hem sırrını açıklıyor hem de yaşamın ilk yıllarındaki sınırsız hayal dünyasının gücünü anımsatıyor!


Picasso aynı zamanda Guiness Rekorlar Kitabı’na göre gelmiş geçmiş en üretken sanatçıdır. 91 yıllık ömrünün yaklaşık 80 yılı boyunca sanatla uğraşan Picasso, 13 bin 500 resim ve tasarım, 100 bin dolayında baskı ve oymabaskı (gravür), 34 bin kitap illüstrasyonu, 300 kadar da heykel ve seramik üretti. Öldüğünde evinde, 1885’i resim olmak üzere -henüz satılmamış- 45 bin yapıtının bulunduğu biliniyor.
Alttaki resimlerin üzerlerine tıklayarak daha büyük görebilirsiniz.
“Hollandalı ressam” denince akla gelen ilk üç isimden biri kesinlikle Rembrandt’tır! (“Acaba öteki ikisi kim?” diye soruyorsanız, Johannes Vermeer ve Vincent Van Gogh ile ilgili içeriklerimize göz atabilirsiniz.) Lakabı “ışığın ve gölgenin ustası” olan Rembrandt, özellikle portreleri ve otoportreleriyle tanınmış bir ressamdır. Peki, onu bu kadar ünlü yapan, portrelerini ayrıcalıklı kılan nedir?
Haydi, gelin Rembrandt’ın dünyasına biraz daha yakından bakalım.
Rembrandt, Hollanda Altın Çağı olarak bilinen 17. yüzyılda, ülke hem kültürel hem de ekonomik açıdan parlak bir devirden geçerken yaşadı. Değirmenci babasının maddi durumu iyiydi ve dokuz kardeşin en küçüğü olarak dünyaya gelmişti. Hem üniversite okumuş hem de resim eğitimi almış şanslı bir sanatçıydı. Ancak döneminin öteki ressamları gibi İtalya’ya Rafael ve Michelangelo’nun eserlerini yakından incelemeye gitmedi. Önce doğum yeri Leiden’da sonra da Amsterdam’da ünlü ressamların yanında çıraklık etti. Ardından Leiden’a dönüp 21 yaşında kendi stüdyosunu kurdu; bir yandan resimlerini yaptı, bir yandan da öğrenci kabul etmeye başladı.
Rembrandt’ın 24 yaşındayken çizdiği otoportresi, en ünlü otoportrelerinden biridir. ABD’de Washington DC, Ulusal Sanat Galerisi’nde sergilenir. Gerçekte onun kadar çok otoportresi olan ressama az rastlanır. 100 dolayında otoportresi ile gençliğinden yaşlılığına kadar kendini sık sık tuvale yansıtmış. Ayna karşısına geçip yüz ifadesi üzerinde uzun uzun çalışmış, eskiz üstüne eskiz yapmış, bazen tuval üzerine yağlıboya bazen de gravür (oymabaskı) olarak kendisini resmetmiş.
Görsel kaynağı: Washington DC, Ulusal Sanat Galerisi
Biliyorsunuz, o zamanlar ne fotoğraf ne de özçekim vardı! Bu nedenle ünlü ve zengin kişiler iyi ressamlara portrelerini ya da aile resimlerini çizdiriyorlardı. Işığı ve gölgeyi ustaca kullanan Rembrandt, gerçeğe yakın ve ayrıntılı resimleriyle dikkat çekiyordu. Bu nedenle zengin Hollandalılar, Rembrandt’ın elinden çıkan resimlerini yaptırmak için adeta sıraya giriyordu. Çünkü onun tuvaline yansıyan yüzlerde, adeta kişilerin karakterleri ve o anki duyguları yer alıyordu. İnsanları çok gerçekçi ve doğal bir şekilde betimliyordu.
resmi büyütmek için üzerine tıklayın
Rembrandt’ın en ünlü resimlerinden biri olan 1662 tarihli Kumaşçılar Loncası Müfettişleri’nde bir çoklu portre ile karşı karşıyayız. Tek tek kişilerin portrelerini yapmak yerine lonca üyelerini farklı perspektiflerden, farklı yüz ifadeleriyle ve hareketli bir sahne içinde betimlemiş -tıpkı Dr. Tulp’un Anatomi Dersi tablosunda olduğu gibi-. Burada müfettişler, inceledikleri kumaşın kalitesini saptayıp önlerindeki deftere işlerken görülüyor. Loncanın önde gelen üyelerini bir arada gösteren bu tablo, Rembrandt’ın eseri tamamlamasından sonra 1771’e dek loncanın binasında asılı kalmış. Günümüzde Hollanda’daki Rijk Müzesi’nde sergileniyor.
Görsel kaynağı: Rijk Müzesi
Bazı tabloları, resimdeki kişilerin gözlerinizin içine baktığını hissettirecek kadar gerçekçidir! Çünkü Rembrandt, yüzleri ve mimikleri en ince ayrıntısına kadar incelemeyi kendine iş edinmişti. Daha önemlisi, Barok ressamların üzerinde bolca çalıştıkları ışık ve gölgeyi o yüzlerde de kullanmış, insanların farklı duygular içindeyken büründüğü farklı yüz ifadelerini ışık-gölge oyunlarıyla ustaca aktarabilmişti. Bu nedenle manzara resimleri ve dini konulu resimleri olsa da en çok portreleri (ve tabii otoportreleri) ile tanınır.
resmi büyütmek için üzerine tıklayın
Rembrandt’ın az sayıdaki manzara resminden biri olan Merhametli İnsanların Ülkesi (1638) adlı bu tablosu, yine ışık ile gölgenin, aydınlık ve karanlığın iç içe olduğu ayrıntılarıyla dikkat çeken bir yapıt.
Görsel kaynağı: Krakow Ulusal Müzesi
Gece Devriyesi, 1642
Görsel kaynağı: Rijk Müzesi
Rembrandt bir portre ressamı olarak iyi para kazanmış, birçok ressamın ancak öldükten sonra ünlendiği bir dönemde ünlü olabilmişti. Bununla birlikte talihsizlikler Rembrandt’ın peşini hiç bırakmadı. İlk üç çocuğu hemen öldü. Ancak dördüncü çocukları Titus hayatta kalabildi. Ne var ki bu kez eşi Saskia, Titus’un doğumundan bir yıl sonra veremden öldü.
Otoportre, 1659
Görsel kaynağı: Rijk Müzesi
Tam adı
Rembrandt Harmenszoon van Rijn
Doğum tarihi ve yeri
15 Temmuz 1606, Leiden, Hollanda
Ölüm tarihi
4 Ekim 1669, Amsterdam, Hollanda
Üslubu
Barok, Hollanda Altın Çağı
Ünlü Yapıtları
Gece Devriyesi, Dr. Tulp’un Anatomi Dersi, otoportreleri
Rembrandt yüzleri çok dikkatli inceliyor, insanların ifadelerindeki farkları tablolarına ustaca yansıtıyordu. Bunu yaparken ışık ve gölge oyunlarına önem veriyordu.
Rembrandt her ne kadar yaşadığı dönemde de tanınmış bir ressam olsa ve yaptığı resimlerden iyi para kazansa da hiçbir zaman zengin olamadı. Çünkü hem para harcamayı hem de başta resim olmak üzere birçok sanat eserini toplamayı çok severdi.

Görsel Kaynağı: steve estvanik / Shutterstock.com
Amsterdam’daki Rijk Müzesi’nde sergilenen Gece Devriyesi adlı ünlü tablosu tam üç kez ziyaretçi saldırısına uğradı.
Kimi uzmanlara göre Hollanda’nın en önemli ressamı olan Rembrandt, çok sayıda başka ressamı da etkiledi. Yaptığı resimlerin sayısı 600’den çoktur.
Görsel Kaynağı: Ivo Antonie de Rooij / Shutterstock.com
Rembrandt’ın Hollanda’nın başkenti Amsterdam’daki evinin kapıları, bugün Rembrandt Evi Müzesi olarak bu ünlü ressamı yakından tanımak isteyenlere açıktır. Ancak mezarının tam olarak nerede olduğu bilinmiyor. Çünkü bilinmeyen bir mezara gömülmüştür.“Olmak ya da olmamak! İşte bütün mesele bu…” diye bilinen cümlenin sahibi İngiliz şair, oyun yazarı ve oyuncu William Shakespeare’dir. Hani adının okunuşu Şekspir olan…
“Olmak ya da olmamak! İşte bütün mesele bu…” diye bilinen cümlenin sahibi İngiliz şair, oyun yazarı ve oyuncu William Shakespeare’dir. Hani adının okunuşu Şekspir olan…


“Olmak ya da olmamak! İşte bütün mesele bu…” diye bilinen cümlenin sahibi İngiliz şair, oyun yazarı ve oyuncu William Shakespeare’dir. Hani adının okunuşu Şekspir olan…






Shakespeare dünyada eserleri en çok bilinen, en çok basılan ve en çok sahnelenen sanatçıdır. Hamlet, Kral Lear, Romeo ve Juliet, Macbeth, Othello, Venedik Taciri, Bir Yaz Gecesi Rüyası gibi çok önemli eserler vermiştir. Düşman iki ailenin çocuklarının birbirine aşkını anlatan, dünyanın en ünlü ve romantik ikilisi Romeo ve Juliet’ten bir alıntı: “Ne doğar ki nefretten ama çoktur sevgiden doğan.”

Komedi, trajedi ya da dram olsun, tüm eserlerinde alışılmadık benzetmeler, kişileştirmeler ve müthiş etkileyici bir dil kullanan Shakespeare birçok sanatçıdan daha şanslıymış. Neden mi? Çünkü daha ölmeden ünlü olabilmiş.
Dilin gücünü sonuna kadar kullandığı gibi bir de İngilizceye 1700 kadar sözcük kazandırmış. Eserlerinde yaklaşık 24 bin değişik sözcük kullandığı söyleniyor. Bunlardan, Kral John adlı eserinde ilk kez kullandığı, “soğukkanlı” ifadesi Türkçeye de girmiştir. Kısacası Shakespeare büyük bir sözcük ustası (sözcük bükücü mü desek acaba?), saygı duyulası büyük bir yazardır!



Tam 405 yıl önce aramızdan ayrılan Shakespeare; eserlerinde arkadaşlık, kıskançlık, düşmanlık, miras kavgası, siyasi olaylar gibi güncelliğini kaybetmemiş konuları şaşırtıcı olaylar örgüsü içinde işlemiş. Gençler için hazırlanmış baskısıyla Shakespeare’in eserleri günümüzde bile okuması çok havalı olan kitaplardan!



Bu Kız da Kim?
Önceden, tablodaki kişinin Vermeer'in kızı Maria olduğu düşünülmüş. Ancak Maria’nın resmin yapıldığı sırada daha on yaşında olması bu tahmini boşa çıkarmış. Resimdeki kızın Vermeer’in evinde çalışan bir hizmetçi olabileceği de yaygın bir teori. Belki de bu kız ressamın tabloyu çizerken model olarak kullandığı herhangi biri ya da Vermeer’in hayal gücünün ürünü olabilir. Kesin olan şu ki hiçbir zaman bu kızın kim olduğunu bilemeyeceğiz. Çünkü tabloyu çizen ressam Vermeer hakkında çok az şey biliyoruz.
Ne Giymiş?
İnci küpeli kızın üstünde, tablonun yapıldığı dönemde Avrupalılarının giydiği tarzdan çok farklı bir elbise var. Başındaki uzun sarı püskülleri olan mavi eşarbı ve üzerindeki elbise çok dikkat çekmiş. Tablo ilk başlarda Eşarplı Kız olarak adlandırılmış.
İnci Küpe Gerçek mi?
Tabloya adını veren kızın taktığı inci küpe, bir başka ilginç nokta. Çünkü uzaktan resme bakınca çok büyük bir inci tanesi görüyoruz. Ancak yakından bakınca bunun gerçekten bir inci olmadığını, cam ya da parlatılmış kalaya daha çok benzediğini fark ediyoruz. Işık konusunda tam bir usta olan Vermeer, sanki bizler için bir illüzyon yaratmak istemiş. Acaba tablodaki küpe gerçekten inci mi yoksa değil mi? Alın size bir başka soru daha!
Nereye Bakıyor?
Bu tabloyu ilgi çekici kılan asıl şey ne, biliyor musunuz? İnci küpeli kız, siz tabloya baktığınız an hafifçe sola dönüp bakışlarını size çevirmiş sanki! Hem de simsiyah bir arka planın ortasında olduğu için, karanlıktan çıkıvermiş gibi duruyor. Dahası bu bir anlık dönüşe eşlik eden hafifçe aralanmış dudakları, size bir şey söylemek üzere olduğunu düşündürüyor. Dolayısıyla izleyicide büyük bir merak uyandırıyor: Acaba bu masum bakışlı kız neden döndü ve ne diyecek? İşte bu gizem, tablonun uyandırdığı bu merak, onu bu derece ilgi çekici kılıyor.





Chopin tüm klasik müzik bestecileri arasında müziği en etkileyici olanlardan biridir. 19. yüzyıl Avrupa müziğinin “romantik” olarak anılmasında onun payı büyüktür dersek, yanılmış olmayız. Şimdiye kadar Chopin dinlememişseniz bile, onun besteleri, yumuşak ezgileri, dokunaklı notaları bir yerlerden kulağınıza çalınmıştır. Aslında tüm Chopin bestelerinde ortak olan, onun kişiliğindeki incelik ve duygusallıktır. Denebilir ki Chopin, yalnızca yavaş parçalarında değil, bestelediği marşlarda bile iç dünyasını notalara yansıtmıştır.

Chopin tüm klasik müzik bestecileri arasında müziği en etkileyici olanlardan biridir. 19. yüzyıl Avrupa müziğinin “romantik” olarak anılmasında onun payı büyüktür dersek, yanılmış olmayız. Şimdiye kadar Chopin dinlememişseniz bile, onun besteleri, yumuşak ezgileri, dokunaklı notaları bir yerlerden kulağınıza çalınmıştır. Aslında tüm Chopin bestelerinde ortak olan, onun kişiliğindeki incelik ve duygusallıktır. Denebilir ki Chopin, yalnızca yavaş parçalarında değil, bestelediği marşlarda bile iç dünyasını notalara yansıtmıştır.


Görsel Kaynağı: Dizfoto / Shutterstock.com
Frederic François Chopin, Fransız bir babayla Polonyalı bir annenin çocuğu olarak 1 Mart 1810’da Polonya’da dünyaya geldi. Babası flüt ve keman çalarken annesi piyano çalıyor ve müzik dersleri veriyordu. Bir başka deyişle, Frederic’in “dâhi çocuk” olması için gereken ortam hazırdı. Chopin’le ilgili anılarını anlattığı kitabında Jozef Sikorski, Chopin’in bir çocukken annesinin piyano çalışıyla duygulanıp ağladığını yazar. İlk piyano derslerini ablasından alan küçük Frederic, altı yaşına geldiğinde duyduklarını piyano başında yinelemekle kalmıyor, yeni melodiler de üretiyordu. Yedi yaşına geldiğinde ilk konserlerini vermeye başlamış ve aynı yıl iki polonez (Polonya kökenli yavaş bir dans müziği) bestelemişti.
Müzik eğitimi 16 yaşında Varşova Konservatuvarı’nda almaya başlayan Chopin, 19 yaşında bu okulu bitirdikten hemen sonra Viyana’da etkileyici bir konser vermiş ve büyük beğeni toplamıştı.
Bu konserden sonra Batı Avrupa’da iyice tanınmış ve iki yıl sonra da Paris’e taşınmıştı. Paris’e yerleştikten sonra burada da müzik dersleri almayı sürdürmüş, bu sırada ününü dünya çapına çıkaracak birkaç konser de vermişti. Üstelik bu kentte Franz Liszt, Felix Mendelssohn, Hector Berlioz gibi başka ünlü romantik bestecilerle arkadaşlık etme şansını da yakalamıştı.
Görsel Kaynağı: wikipedia.org

Görsel Kaynağı: wikipedia.org
Chopin ömrünün geri kalanını, kimi geziler dışında, Paris’te geçirmiştir. Bu kentte yaşadığı gönül ilişkileri müzik çalışmalarına önemli ölçüde yön vermiştir. 39 yıllık kısa yaşamının son yıllarında sık sık hastalıklarla boğuşmak zorunda kalan Chopin, 17 Ekim 1849 günü Paris’te ölmüştür. Polonez, noktürn, etüd, mazurka ve vals gibi çeşitli türlerde piyano besteleri ve orkestra için hazırlanmış iki de konçertoyu içeren 230’u aşkın eseri geride bırakmıştır.
Chopin’in başından geçen çeşitli olaylar karşısında hissettiği yoğun duygular bestelerine yansımıştı. Son derece hassas ve kırılgan yapısı, adeta yapıtlarıyla hayat kazanıyordu. Kimi zaman geride bıraktığı ülkesi Polonya’ya duyduğu özlem, kimi zaman da yaşadığı duygusal olaylar yapıtlarının esin kaynağı olmuştu.

Görsel Kaynağı: wikipedia.org
Chopin ömrünün geri kalanını, kimi geziler dışında, Paris’te geçirmiştir. Bu kentte yaşadığı gönül ilişkileri müzik çalışmalarına önemli ölçüde yön vermiştir. 39 yıllık kısa yaşamının son yıllarında sık sık hastalıklarla boğuşmak zorunda kalan Chopin, 17 Ekim 1849 günü Paris’te ölmüştür. Polonez, noktürn, etüd, mazurka ve vals gibi çeşitli türlerde piyano besteleri ve orkestra için hazırlanmış iki de konçertoyu içeren 230’u aşkın eseri geride bırakmıştır.

Görsel Kaynağı: wikipedia.org
Chopin’in başından geçen çeşitli olaylar karşısında hissettiği yoğun duygular bestelerine yansımıştı. Son derece hassas ve kırılgan yapısı, adeta yapıtlarıyla hayat kazanıyordu. Kimi zaman geride bıraktığı ülkesi Polonya’ya duyduğu özlem, kimi zaman da yaşadığı duygusal olaylar yapıtlarının esin kaynağı olmuştu.

Müzelerde ya da online sergilerde gördüğünüz yüzlerce yıllık tablolara nasıl hiçbir şey olmuyor? Nasıl oluyor da zamanla renkleri solmuyor ya da malzemeleri bozulmuyor? Ya da taşınırken hiç zarar görmüyorlar mı? Olmaz olur mu, tabii ki başlarına bunlar, hatta bazen daha beter şeyler bile gelebiliyor; örneğin yangınlar ya da kazalar gibi… Ama o eski tabloların yüzyıllara meydan okumasını sağlayan çok etkili bir işlem var: restorasyon yani onarım ve koruma çalışmaları. Haydi, şimdi eldiven ve maskelerimizi takıp, bu ilginç işlemi mercek altına alalım!


Örneğin Rönesans döneminin en ünlü tabloları ve duvar resimleri, aradan geçen beş yüzyıldan uzun sürede birçok kez restore edilmiştir. Yani aslında bugüne hiç de öyle el değmeden gelmemişler, düzenli aralıklarla “bakım ve onarımdan” geçmişlerdir. Sonuçta o kadar değerliler ki kimse yok olup gitmelerine göz yumamaz! Ancak bu yapıtlardan bazıları kimi zaman yangınlardan etkilenmiş, kimi zaman umulmadık kazalar sonucu hasar görmüşler, bazen de kötü niyetli müze ziyaretçilerinin saldırısına uğramışlardır. Böylesi ciddi durumlarda daha kapsamlı restorasyonlara, hatta tamamlama ve yenilemelere bile gidilmiştir.
Rembrandt’ın Hollanda’daki Rijk Müzesi’nde sergilenen Gece Devriyesi adlı ünlü tablosu tam üç kez ziyaretçi saldırısına uğramıştır.
Evet, bu iş nasıl yapılır? Eski bir tablonun restorasyonu hangi aşamalardan oluşur? Restorasyonda amaç, zarar görmüş bir sanat eserini en az müdahaleyle özgün haline en yakın duruma geri döndürmektir. Koruma ise yapıtın mevcut durumunu uzun süre korumasına ve olası hasarlara karşı güçlendirilmesine yarar. Bu nedenle restorasyon ve korumada izlenecek yönteme ve aşamalarına, yapıtın durumuna, dönemine ve malzemelerine bakılarak, o yapıt için hangisinin en doğru olacağı düşünülerek karar verilir.

Restoratör bir resmin yüzeyini özel kimyasal maddelerle temizliyor.
İlk önce bir ön analiz yapılır. Yapıtı restore edecek uzmanlar, resmin yapıldığı dönemin sanatını, üslubunu ve malzemelerini iyi bilen kişilerdir. Örneğin yağlı boya bir yapıt restore edilecekse, resmin yapıldığı dönemde kullanılan boya maddeleri ya da pigmentler, yağ ve yağlı boya yapımı araştırılır. Resme yapılacak müdahaleler için kendi dönemindeki malzemeler üretilir. X ışınlarının yardımıyla resmin gözle görülmeyen katmanları incelenir ve ressam tarafından nasıl, tuval üzerinde hangi sırayla yapıldığı, dolayısıyla restorasyonda nasıl bir yol izleneceği anlaşılır.

Eski tabloların restorasyonunda kullanılan son teknolojilerden biri: Kızılötesi ışık kullanılarak boyalı yüzeyin altındaki çizimlerin görüldüğü ve resme hiç zarar vermeyen teknik. Bu sayede eser için hangi restorasyon yönteminin kullanılacağına da karar veriliyor.
İkinci olarak, kızılötesi görüntülemeyle hem resim yüzeyinin altındaki özgün çizimler hem de kaybolan boyalar saptanır. Böylece özgün eserin daha gerçekçi bir “resmi” elde edilmiş olur. Sırada, yapıtın yüzeyine önceki dönemlerde koruma amaçlı sürülen verniği, uygun kimyasal karışımlarla kaldırmak vardır. Bunun için de verniğin bileşimini ortaya koyan tayfölçümü yöntemi kullanılır.

Üçüncü aşamada, yani resmin yüzeyini kaplayan vernik tabakasının kaldırılmasından hemen sonra, sıra yapılacak müdahalelere gelir. Eksik boyaların tamamlanması, sonradan yapılan hatalı eklerin izlerinin kaldırılması ya da daha kapsamlı onarımlar… Bir cerrah titizliğiyle çalışan uzmanlar, bu iş için özel olarak tasarlanmış aletler ve özgün malzemelere sadık kalınarak hazırlanan karışımlarla resme tekrar hayat verirler. Bu işlemler bazen haftalar, hatta aylar sürebilir.

Bir restoratör yer yer tahrip olmuş eski bir resim üzerindeki kaybolan boyaları tamamlıyor.
Son olarak, resim üzerinde yapılan her çalışmanın dijital ortamda kayıt altına alındığını ve belgelendiğini de ekleyelim. Böylece sonraki kuşaklar önceki restorasyonların ne zaman, hangi yöntemlerle yapıldığını bilirken eserlerin korunmasına ilişkin deneyim de geleceğe aktarılmış olur. Ve tabii en iyi restoratör, ressamın eserinde izi en az fark edilen ve resmin ömrünü olabildiğince uzatıp bir sonraki restorasyonu geciktiren restoratördür!


Ünlü ressam Anthony van Dyck’ın Olivia Boteler Porter’in Portesi adlı tablosunun restorasyondan önceki ve sonraki hali.
Bilimsel restorasyon yöntemleri hayata geçmeden önce, tabloları güneşte bırakarak, soğan ve patates dilimleriyle silerek, külle kaplayarak, hatta üzerine idrar uygulayarak “koruma” yöntemleri kullanılmış! Sanat eserlerinin bilimsel yöntemlerle onarılması ve korunması, ancak 20. yüzyılda yapılmaya başlanmış. Ne var ki günümüzde bile kimi eserlerin restorasyonları işini bilmeyenlerin eline kalınca ortaya bambaşka ve dudak uçuklatan tablolar çıkabiliyor. Merak ettiyseniz internette “restorasyon faciaları” araması yapıp kendi gözlerinizle görebilirsiniz!

Restoratörler resim üzerinde çalışırken özel elbiseler giyer, maske, eldiven ve gözlük takarlar. Bunu hem kullanılan kimyasal maddelerden zarar görmemek için hem de resmin üzerinde hiçbir iz bırakmamak için yaparlar.

Çoğu zaman eski tablolar gibi çerçeveleri de restorasyona gereksinim duyar.




– Bol miktarda beyaz kâğıt
– Bir miktar suluboya kâğıdı
– Ucu değişik kalınlıkta ve değişik sertlikte kurşun kalemler
– Kalemtraş ve yumuşak bir silgi
– Renkli kalemler
– Pastel boyalar
– Suluboya takımı ve palet
– Değişik uçlu fırçalar
– Küçük bir çöp kutusu
– Naylon masa örtüsü ya da bol miktarda eski gazete (masanızı korumak için)

Kurşun kalemlerin 2B, 4H gibi bir rakam ve bir harften oluşan kodları olur. B yumuşak, H sert uçlar için kullanılır. B uçlar yumuşak olur ve daha koyu çizerken H uçlar sert olur ve daha açık çizer.







Çalgılar çok değişik şekillerde ve büyüklüklerde olur. Hepsinin de kendine özgü, güzel bir sesi vardır. Bir çalgı tek başına çalınırsa, buna solo denir. Çalgılar daha çok armoni ve ses yaratabilmek için genellikle birlikte çalınır. Böyle birçok müzisyenin ve değişik çalgının yer aldığı büyük gruplara orkestra denir.
Siz hangi çalgıyı çalmak istersiniz? Belki de bir süredir zaten çalıştığınız, bir hayli ilerlediğiniz hatta konserlerde çaldığınız bir çalgı vardır. Belki de şu sıralar tam da bir çalgıda karar kılmak üzeresiniz.

Tek başına hiçbir çalgı piyano kadar etkileyici değildir. Piyanist bir orkestrayla birlikte olduğu kadar tek başına da eşsiz bir müzik yaratabilir. Piyanonun 36 siyah, 52 beyaz olmak üzere toplam 88 tuşu olan bir klavyesi vardır. Klavyedeki bir tuşa basıldığında içerideki tahta bir çekiç bir tele çarparak ses oluşturur. Piyanonun müziğe başlamak için en iyi enstrüman olduğu düşünülür. Çünkü çok yönlüdür ve en geniş ses aralığına sahiptir. Piyano bu güçlü özelliklerini adeta kendisini çalan kişiye de geçirir: Belleği, odaklanma ve ince motor becerilerini geliştirir. İster kuyruklu piyano olsun, ister duvar piyanosu bu etkileyici çalgı duygularımızı ifade etmek ve rahatlamak için birebirdir.

Yaylılar ailesinin adı İtalyanca’dan gelen, bu iri yapılı üyesinin en ilginç özelliği klasik müzik orkestrasının bukalemunu gibi olmasıdır. Çellonun sesi bir orkestra eserinde bazı bölümlerinde herhangi bir yaylı çalgının sesi gibi duyulabilir. En çok da insan sesine benzer; hem sesi hem gövdesiyle çalgıların en insana benzeyenidir o. Çello öğrenmek zor olmasa da sabır ve düzenli çalışmayı gerektirir. Çello çalmak hem ekip çalışması hem de liderlik becerilerini geliştirir. Müzik alanında genel kültür sahibi olmak ve özgüvenimizi artırmak için harika bir çalgıdır.

Klarnet ‘küçük trompet’ anlamına gelir ve nefesli çalgılar ailesinin bir üyesidir. Sert ve dayanıklı ağaçlardan genellikle de abanoz ağacından yapılır. Gövdesinde de ses deliklerini açmaya ve kapatmaya yarayan metal bir mekanizma vardır. Tek kamış ağızlık kullanılarak çalınır. Klarnetin kendine özgü seslerinden silindir biçimindeki şekli sorumludur. Ton kalitesi müzisyenin, çalınan eserin ya da çalgının niteliklerine göre büyük ölçüde değişim gösterir. En popüler çalgılardan biridir. Böyle olmasının nedeni yeni başlayanlar için kolay bir çalgı olmasıdır. Klarnet ustalaştıkça inceliklerini gösterecek ve sizi zorlamaya başlayacaktır. Tüm nefesli çalgılar gibi klarnet çalarken de rahat ve açık soluk alıp kontrollü ve doğru soluk vermenizi sağlayan harika bir egzersiz yaparsınız.

Yaylı çalgılar ailesinin en hafif ve en tiz sesli çalgısı kemandır. Tıpkı piyano gibi bir orkestrayla birlikte ya da solo çalınabilir. Keman en önemli orkestra çalgısıdır. Orkestranın en önünde kemanlar yer alır. Hemen hemen bütün besteciler keman için eser üretmiştir. Ayakta olduğu gibi oturarak da çalınan keman çocuklar arasında en popüler çalgılardan biridir. Keman çalmak hem koordinasyon becerilerini hem de belleği geliştirir. Çalanın duruşunu düzeltir ve özgüvenini artırır.

Gitar belki de dünyada ne yaygın olarak çalınan çalgıdır. Hem yetişkinler hem de çocuklar arasında çok popülerdir. Parmaklarla ya da penayla çalınan gitarla birçok müzik türü çalınabilir. 7-8 yaşında gitar çalmaya başlanabilir. Gitar çalmak da el becerilerini, konsantrasyon yeteneğini arttırır ve belleği güçlendirir.



Haziran 1910’da Türkiye’de astronomi ve jeofizik çalışmalarının öncülerinden Fatin Gökmen yeni kurulacak rasathanenin müdürlüğüne getirildi. Fatin Bey ve ekibi, Kandilli Rasathanesi’nde 1 Temmuz 1911’den itibaren sürekli ve sistemli meteoroloji ölçüm ve kayıtlarına başladı. Uluslararası kabul edilen 7, 14 ve 21 saatlerinde günlük gözlemler yapıldı, deftere kaydedildi ve gerekli yerlere bildirildi.