ÇOCUKLARIN BİLGİ BANKASI KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR
KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR
Yılın her ayında belli günlerde meteor yağmuru olur. Bunlar arasında en etkileyici olanı kuşkusuz perseidlerdir. Perseid meteor yağmuru 16 Temmuz’dan 23 Ağustos’a kadar sürer. Yıldız kaymalarının en çok görüldüğü tarihler de 11-13 Ağustos arasında olur. Doruk yaptığı bu tarih her yıl değişebilir. Örneğin bu yıl 12 Ağustos’ta geceyarısı olması bekleniyor.
*Bu kuyruklu yıldızın yörüngesinin 133 yıllık bir periyodu vardır. Yani her 133 yılda bir Güneş’e yaklaşır ve sonra yine uzaklaşır. En son 1992’de Güneş’e en yakın konumundan geçtiği bilinir.
Perseid meteor yağmurunu izlemek açık havada yapılacak en güzel gece etkinliklerinden biridir. Ancak onları güzelce görebilmek için önce ışık kirliliğinin az olduğu bir yer bulmanız gerekir. Büyük kentlerde böyle yerler bulmak çok zordur. O nedenle arabayla kent merkezinden en azından bir saat belki biraz daha çok uzaklaşmanız gerekir. Yalnızca uzaklardaki köy ışıklarının görüldüğü (çanak şeklinde) bir yer meteor gözlemi için idealdir.
Perseid meteor yağmuru birkaç saat süreceği için en iyi gözlem yatarak yapılır. Güzel bir gözlem yeri bulduktan sonra matınızı ya da örtünüzü yere serin ve üzerine yatıp gökyüzünü incelemeye başlayın.
Perseidler adlarını, göktaşlarının atmosfere girdiği gökyüzü bölgesinden yani Perseus (Kahraman) Takımyıldızı’nın bulunduğu bölgeden alır. Bu bilgi de bize aslında perseidleri gözlerken gökyüzünün hangi bölgesine bakmamız gerektiğini söyler: Kahraman Takımyıldızı’na. Bu konuda Ağustos Ayında Gökyüzü içeriğimize de bakabilirsiniz.
Bu yıl 12 Ağustos gecesi gökyüzünde Perseus Takımyıldızı’na doğru bir süre bakmaya ne dersiniz? Belki de çok hoşunuza gidecek ve hiç unutamayacağınız bir gökyüzü olayına tanık olacaksınız!
Gök cisimlerinin gökyüzünde birbirini yineleyen, düzenli hareketlerini gözden geçirmeye başlamış, önce yıldızlara ardından da Güneş’e odaklanıp onların bir gecede, bir günde ve bir yıl boyunca nasıl hareket ettiğini görmüştük. Şimdi uydumuz Ay’ın hareketlerini yakından inceleyeceğiz. Binlerce yıldır insanların takvimi ve saati olan Ay, bu hareketleri öğrendiğinizde sizin de göksel takviminiz ve saatiniz olacak; bizden söylemesi…
Ay’ın aylık hareketiyle başlayalım. Ay, Dünya’mızın çevresinde -arka plandaki sabit yıldızlara göre- bir turunu 27,3 günde tamamlar. Ancak bu sırada Dünya da Güneş’in çevresinde biraz ilerlediği için Dünya’dan bakıldığında yine aynı evreye gelişi 29,5 gün sürer. Bir başka deyişle, iki yeni ay ya da iki dolunay arasında geçen zaman 29,5 gündür ve Ay’ın bir tam periyodundan 2,2 gün daha uzundur.
Gök cisimlerinin gökyüzünde birbirini yineleyen, düzenli hareketlerini gözden geçirmeye başlamış, önce yıldızlara ardından da Güneş’e odaklanıp onların bir gecede, bir günde ve bir yıl boyunca nasıl hareket ettiğini görmüştük. Şimdi uydumuz Ay’ın hareketlerini yakından inceleyeceğiz. Binlerce yıldır insanların takvimi ve saati olan Ay, bu hareketleri öğrendiğinizde sizin de göksel takviminiz ve saatiniz olacak; bizden söylemesi…
Ay’ın aylık hareketiyle başlayalım. Ay, Dünya’mızın çevresinde -arka plandaki sabit yıldızlara göre- bir turunu 27,3 günde tamamlar. Ancak bu sırada Dünya da Güneş’in çevresinde biraz ilerlediği için Dünya’dan bakıldığında yine aynı evreye gelişi 29,5 gün sürer. Bir başka deyişle, iki yeni ay ya da iki dolunay arasında geçen zaman 29,5 gündür ve Ay’ın bir tam periyodundan 2,2 gün daha uzundur.
Dış eksendeki daha büyük Ay görselleri Ay’ın o konumda dünyamızdan nasıl göründüğünü gösteriyor.
Dünya’dan bakanlar için Ay’ın hareketi gökyüzünde doğudan batıya doğrudur; tıpkı Güneş, gezegenler ve arka plandaki yıldızların hareketinde olduğu gibi. Neden mi? Tabii ki Dünya ekseninde döndüğü için. Aynı zamanda Ay’ın bir gün -ya da bir gece- boyunca sabit yıldızlara göre yavaş yavaş doğuya ilerlediğini görürüz. Aslında bunu gerçekten göremeyiz; çünkü bu yavaş hareketi gökyüzüne baktığımızda fark edemeyiz.
Ancak iki gece üst üste bakıldığında aradaki farkı net olarak görürsünüz. Her gün aynı saatte -örneğin tam gün batımında ya da gün doğumunda- baktığınızda Ay’ı biraz daha sola -ya da batıya- doğru ilerlemiş görürsünüz. Her gün 13° kadar batıya giden ve yaklaşık 40-50 dakika kadar geç doğup batan uydumuzun Güneş tarafından aydınlatılan yarısı da giderek değişir. İşte, evreler de böyle oluşur.
Şimdi tüm bu öğrendiklerinizi iki farklı görsel üzerinden yineleyin; hatta mümkünse gerçek bir alıştırma yapın. Bir ay boyunca Ay’ı, hele ki havanın genellikle açık olduğu bu güzel yaz aylarında, düzenli olarak izleyin. Her gün aynı saatte, örneğin tam gün batımında ya da gün doğumunda “Ay nerede acaba?” diye bakın. Hatta üşenmeyip bir deftere gördüklerinizi, Ay’ın yaklaşık yerini ve evresini çizin.
Eğer gözleminize bir yeni ayda başladıysanız ve günbatımında gözlem yapıyorsanız, her geçen gün Ay’ın giderek dolduğunu, ilk günlerde sağ yanı dolu ince bir hilalken bir hafta kadar sonra yine sağ yanı dolu bir yarım Ay’a, yani ilk dördüne dönüştüğünü fark edeceksiniz. Üstelik bu ilk dördün, günbatımında tam güney doğrultuda olacak. İkinci haftanın sonundaysa dolunaya dönüştüğüne tanık olacaksınız. Ama dolunaydan sonraki günlerde günbatımında Ay’ı göremeyeceksiniz, çünkü her gün yaklaşık 40-50 dakika kadar geç doğacak.
O nedenle dolunaydan sonra, yani üçüncü haftanın tam başından itibaren, gözlemi sabah gün doğumunda yaptığınızı düşünün. İlk sabah, dolunayı batıdan batarken görürsünüz. Sonraki sabahlarda, sağ yanı giderek eksilen bir şişkin Ay göreceksiniz. Yaklaşık yedinci sabahta (başlangıçtan üç hafta sonra) sol yanı dolu bir yarım Ay, yani son dördün karşınıza çıkacak; hem de tam güney doğrultusunda. İlerleyen günlerde de giderek küçülerek sol yanı dolu bir hilale dönüşecek ve nihayet (başlangıçtan yaklaşık dört hafta sonra) Ay yeniden yeniay evresine ulaşacak. Yani gezegenimizin çevresinde bir tam tur atmış olacak.
İşte, bir aylık göksel takviminiz hazır! Eğer farklı evrelerdeyken Ay’ın, gün ya da gecenin değişik saatlerinde nerede olduğuna da dikkat ederseniz, saatiniz de hazır sayılır. Nasıl mı? Aslında yukarıda bazı ipuçları verdik. Ama en iyisi siz gerçek gökyüzünde biraz alıştırma yapın ve Ay saatinizi nasıl kullanacağınızı gözlem yaparak keşfedin! Çok kolay olduğunu hemen anlayacaksınız!
Not: Önümüzdeki aylarda Ay’ın farklı aylardaki hareketini de inceleyeceğiz. y’ın hep aynı yerden doğup batmadığını, her seferinde güneyde bir yay çizse de farklı evrelerdeki ayın değişik aylarda, gökyüzünde farklı yüksekliklerde göründüğünü keşfedeceksiniz. Bu da size hangi ayda olduğunuzu tahmin etme şansı verecek.



Yanıt: Tam doğudan ve tam batıdan!
O tarihten sonra yeterli teknolojisi olan ülkeler başta Ay’a ve gezegenlere olmak üzere birçok gökcismine uzay aracı gönderdi. Kuşkusuz ilk hedeflerden biri de Mars’tı. Mars’ı hedefleyen ilk girişim 1960’ta Sovyetler Birliği’nce gerçekleştirildi -ama başarısız oldu. O tarihten bu yana dokuz ülke Mars’a uzay aracı gönderme girişiminde bulundu.
Çeşitli görevler için Mars’a gönderilen 76 uzay aracından ancak 37’si başarılı olabildi. İkisi de şu anda Mars yolunda. Sekiz uydu ve 4 yüzey aracından oluşan 12 araçlık bir robot filosu şu anda Mars’ta çalışır durumda.
Mars’a uzay aracı göndermede en başarılı ülke ABD. ABD Uzay ve Havacılık Dairesi (NASA), yaklaşık 25 yıldır Mars Araştırma Programı kapsamında Mars’a birçok uzay aracı gönderdi. Bunların bir bölümü gezegenin çevresinde değişik yörüngelere girip onun uydusu oldu. Bir bölümü de Mars’ın yüzeyine indi. Şu anda NASA’nın Mars’ın yörüngesinde dönen 4 uydusu ve yüzeyinde de 3 yüzey robotu ile bir helikopteri var.







Mars’a en son gönderilen ve 18 Şubat 2021’de Mars yüzeyine başarıyla inen uzay aracının adı Perseverance -bilim insanları ona kısaca Percy diyor. Türkçe Azim anlamına geliyor. Perseverance’ı daha önce Mars’a inen uzay araçlarından ayıran önemli bir fark var. O da beraberinde getirdiği Ineguity (Ustalık/Yaratıcılık) adlı küçük bir helikopter. Bu helikopter, Dünya’nın atmosferinin yüzde biri yoğunluktaki Mars atmosferinde uçabilecek şekilde tasarlandı.
Perseverance Mars görevi boyunca bu eski göl yatağında geçmişte yaşamış mikroorganizmaları (onların kalıntılarını) araştıracak. Bunun için yüzey aracında çok gelişmiş bilimsel aygıtların yanı sıra, 19 kamera ve 2 mikrofon da bulunuyor. Yüzey aracı araştırma yapmak için her gün yaklaşık 200 metre yol alacak.
Perseverance’ın bir başka bilimsel amacı da değişik özellikler taşıyan taş ve kaya örnekleri toplamak. NASA diğer görevlerde bunları Dünya’ya göndermeyi planlıyor. Bir amaç da ilerideki insanlı görevlere yönelik olarak karbon dioksit ağırlıklı Mars atmosferinden oksijen elde etme denemeleri yapmak.






Ingenuity 49 cm boyunda ve 1,8 kilogram ağırlığında bir helikopter -yaklaşık bir dizüstü bilgisayar kadar ağır. Bu haliyle ona dron da denebilir. Her biri yalnızca 35 gram olan 120 cm uzunluğunda iki pervanesi var. Dünya atmosferinde helikopterlerin pervaneleri dakikada yaklaşık 500 kez döner. Mars helikopterinin pervaneleri ince Mars atmosferinde uçabilmek için bunun yaklaşık 5 katı hızda yani dakikada 2300 ila 2900 kez dönecek.
Ingenuity’nin her uçuşu en çok 90 saniye sürecek. Yeni bir uçuşa hazırlanması için helikopterin pili bir gün boyunca şarj olacak. Ingenuity’nin 30 gün içinde yalnızca 5 uçuş yapması planlamış. Bu minik helikopter Mas’ta bilimsel bir araştırma yapmayacak. Çünkü gerçekte kendisi bir teknoloji geliştime projesi. Yani Ingenuity’nin yapılmasının ve Mars’a gönderilmesinin amacı, bir başka gezegende uçabilen bir makine yapılabileceğini göstermek. O aslında bir prototip. İleride yapılacak daha büyük uçan araçlar için bir mühendislik çalışması.


Tunç Tezel ile çok özel bir gecede gözleme çıkıyoruz. Yılın en uzun gecesinde! Hem o geceki Jüpiter-Satürn yakınlaşmasını gözleyecek hem de bir gökyüzü gözlemi nasıl yapılır, başından sonuna kadar izleyeceğiz. Bursa’da buluştuğumuz noktadan gözlem yerimiz olan Uludağ’a kadar birlikte gidiyoruz. Yolda Tunç Tezel’le sohbet ediyor ve onu yakından tanıma şansını yakalıyoruz.
Kumbara: Biraz kendinizden söz eder misiniz?
Tunç Tezel: 1977, Bursa doğumluyum. Üniversite için Ankara’ya gidene kadar Bursa’da yaşadım ve okudum. ODTÜ’de inşaat mühendisliği okurken üniversitenin Amatör Astronomi Topluluğu’na (AAT) üye oldum. Mezun olduktan sonra yurt içinde ve yurt dışında çeşitli şantiyelerde çalıştım. Bu sırada fotoğrafçılığı hobi edindim. Ayrıca bir bilim okuyucusu olarak çeşitli pozitif bilim çalışmalarına ilişkin popüler bilim ve biyografik eserlerle ilgilendim.
Kumbara: Peki gökbilime ilginiz nasıl başladı?
Tunç Tezel: Çocukluktan beri bu konulara ilgim vardı. Örneğin tatilde gittiğimiz yerlerde, jeofizik mühendisi babamın sayesinde ben de abim de yerbilimle ilgili yalın ve temel bilgiler edinirdik. Evde bulunan kitaplar ve ansiklopedi serilerini okumak da bir altlık oluşturmuştu.
Kumbara: İlk gözleminizi ne zaman yapmıştınız? İlk nelere bakmıştınız?
Tunç Tezel: Hakkında okuduğum şeylerin gökyüzünde asıllarını gördüğümü fark ettiğim ve tanımaya başladığım zamanlardaki ilk gözlemim 29 Şubat 1992 akşamındaydı. Orion takımyıldızını bulduktan sonra çevresindeki öteki kış takımyıldızlarını buldum. Doğudaki Aslan takımyıldızını bulduğumda onun içinde gökyüzünde görünen tüm yıldızlardan daha parlak bir göknesnesi bulunduğunu fark ettim. Onun gerçekte Jüpiter olduğunu anlamak ilk gözlem için eğlenceli olmuştu.
1992’den önce de gökyüzüne bakıp dikkatimi çeken şeyler görmüşlüğüm olmuştu tabii. Bunların ilki, bir yaz akşamı sokakta oynarken gördüğümü anımsadığım güzel bir Ay-yıldız manzarasıydı. Bilgisayarda çalışan gökyüzü programları yaygınlaşınca kontrol edip, bunun 14 Haziran 1983 akşamı gerçekleşen bir Ay-Venüs yakınlaşması olduğunu bulmuştum.
Kumbara: Peki ilk teleskopunuzu ne zaman aldınız?
Tunç Tezel: İlk teleskopumu 1993’te İstanbul, Beyazıt’ta kurulan Polonya pazarından aldım. Rus yapımı, 80 milimetre çapında aynalı bir teleskoptu. Bunu 1997’ye kadar kullandım, hâlâ bir köşede durur.
Kumbara: Bugün yanınızda nasıl bir teleskop var? Gözleme dürbün de götürüyor musunuz?
Tunç Tezel: 1997’den beri 8 inçlik (yaklaşık 20 santimetre) bir Schmidt-Cassegrain tipi teleskop kullanıyorum. Dürbün olarak da 7×50’lik bir dürbünüm var. Ama her ikisini de çok sık değil, özel bir gök olayı olduğunda ya da bazı yolculuklarda kullanıyorum.
Kumbara: Sık sık gözlemlere çıkıyorsunuz. Bize bir gözlem konusunu nasıl seçtiğinizi, gözlem öncesinde nasıl hazırlıklar yaptığınızı anlatır mısınız?
Tunç Tezel: En çok gözlemini yaptığım şeyler gezegen hareketleri ile Ay ve Güneş tutulmalarıdır. Bunun dışında ışık kirliliğinin olmadığı, karanlık gökyüzü olan yerlerde, ilgi çekici yapıların ya da doğal güzelliklerin bulunduğu mekânlarda gece manzarası çekimi yapmak için yolculuk yaptığım da oluyor.
Gezegen hareketleri deyince, Ay-gezegen yakınlaşmaları (bunları gezegen buluşmaları olarak genelliyorum) ya da gezegenlerin uzun dönemli hareketlerini gözlemek ve fotoğraflamak en çok yaptığım şey denebilir. Gökyüzünde çok sık olmasa da yinelenen gezegen buluşmalarını izlemek nedense hep hoşuma gitmiştir. Ay-gezegen buluşmaları, birkaç gezegenin ve çevredeki parlak yıldızların göründüğü durumlar, ışık kirliliğinin çok olduğu ortamlarda bile kolayca izlenen ve güzel fotoğraf veren olaylardır.
Sıkça yaptığım bir başka gözlem de gezegenlerin tersinir hareketlerini (geri gitme ya da retro olarak da bilinir) izlemek ve fotoğraflamaktır. Güneş’in çevresinde dolanırken gezegenlerin tümü, Güneş’e olan uzaklıklarının ve yörünge hızlarının farklı olması nedeniyle bize, belirli zamanlarda gökyüzünde geri gidiyorlarmış gibi görünür. Bir araba bir başkasını sollarken yavaş arabanın geride kalması gibi yani.


Kumbara: Gözlem yapacağınız yeri nasıl belirliyorsunuz?
Tunç Tezel: Gidilecek yerlerin bir özelliği olmasını yeğliyorum; karanlık gökyüzü, ilgi çekici yapılar, doğal güzellikler gibi. Genellikle hemen çıkıp, yakın bir yerde gözlem yapıp geri gelmek gibi bir durum oluyor. Bu belirli bir gök olayı içinse, o olayın görüleceği yöndeki gökyüzünün temiz olması bir etken olabilir. Bazen de önceden plan yapıp daha uzun bir yolculuğa çıkmak ve gidilecek bölgedeki birkaç yerde gözlem yapıp, fotoğraf çekmek şeklinde gerçekleşiyor. Özellikle kent dışı ya da yurt dışı yolculuklar için önceden araştırma yapıp nerelerde, ne şekilde gözlem yapılabileceğini ve bunun için neler gerekebileceğini öğrenmek önemlidir. Yurt dışı yolculuklarda farklı zaman dilimi ya da enleme gidileceği için buralardan izlenebilecek gök olayları evdekinden farklı olabiliyor.
Ayrıca Ay ve Güneş tutulmalarını izlemek için yaptığım yolculuklardan söz edebilirim. Özellikle Güneş tutulmaları için gözlem konumunun önemli olduğunu belirtmem gerek. Tam ya da halkalı Güneş tutulmaları, çok dar, örneğin 100-200 km, bazen 20 hatta 10 km genişliğinde şeritler boyunca izlenebildiğinden gözlem için doğru yere gitmek çok önemlidir. Çünkü tam tutulmada şeridin içi ve dışı arasında gece ve gündüz kadar fark olur -kesinlikle abartmıyorum. Ay tutulmalarında durum buna göre çok daha kolaydır; tutulma sırasında gece olacak yarımkürede bulunmak yeterlidir.
Kumbara: Peki, gözleme nasıl başlıyorsunuz ve bir gözleminiz ne kadar sürüyor? Örneğin bugün nasıl olacak?
Tunç Tezel: Son zamanlarda yolculuk yapmak, hatta evden dışarı çıkmak bile sınırlı olduğu için hareket planı yakın yerlere gidip, kısa bir gözlem yapıp hemen dönmek şeklinde oluyor. Genelde Uludağ yolunda, Milli Park girişi öncesinde sıkça uğradığım birkaç noktadan birini seçiyorum. Ya da Bursa’nın batısında, Uluabat Gölü çevresinde bazı yerlere gidiyorum.
Tabii bir de apartmanın çatısında yaptığım kısa çekimler var. Uzun dönemli hareketlerin ya da gezegen buluşmalarının çekimi için çatı hâlâ fena bir yer değil, neyse ki.
Kumbara: Bu kadar süre dışarıda üşümüyor musunuz? Uykunuz gelmiyor mu?
Tunç Tezel: Özellikle yazın, yakın çevredeki görece karanlık yerlerde gözlem, hatta oralarda gecelemek gayet güzel bir etkinlik oluyor. Özellikle dağda ya da kışın gözlem durumunda soğuktan korunmak, doğru giyinmek ve beslenmek önemli tabii.
Kumbara: Peki gözlem bitince, çektiğiniz fotoğraflarla ne yapıyorsunuz?
Tunç Tezel: Bu fotoğrafları işlemek gerekiyor tabii ki. Havanın kötü olduğu ya da parlak Ay nedeniyle gözlem yapılmayan günlerde görüntü işlemek için yeterince zamanım olur.
Bu fotoğrafları değişik yerlerde paylaşıyorum. Örneğin 2007’de kurulan Geceleyin Dünya (The World At Night / TWAN) grubuna davet edilmiştim. Bu grubun etkinliklerinde, internet sayfasında ve yayınlarında görülebilecek fotoğraflarım var.
1995’te yayın hayatına başlayan NASA Günün Astronomi Resmi (Astronomy Picture Of the Day / APOD) sayfasında çok sayıda (60 küsur) fotoğrafım yayınlandı. Özellikle APOD ve TWAN sayfalarında yayınlanan fotoğraflar için, basılı yayınlarda, kitaplarda, filmlerde, müzik albümlerinde kullanılması için istekler oluyor. Elimde tam bir kaydı olmasa da bu şekilde kullanılan çok sayıda eserim oldu.
Kumbara: Çektiğiniz fotoğraflar muhteşem. Bazılarını videoya da dönüştürüyorsunuz. Bunları nereden görebiliriz?
Tunç Tezel: Az önce söz ettiğim APOD ve özellikle TWAN sayfaları iyi bir giriş olacaktır.
APOD sayfasında “ara” sekmesine Tezel yazılırsa, burada yayınlanan fotoğraflarıma kolayca ulaşılabilir.
Şu sayfa da Geceleyin Dünya (TWAN) sayfasıdır. Yakın zamanda yeni bir arayüzle sayfa yenilendi.
Çektiğim uzun dönemli gezegen hareketlerinin videolarının yayınlandığı -şimdilik amatör olsa da- bir Vimeo sayfam var. Umarım zamanla içeriği biraz daha zenginleştirebilirim.






“ODTÜ’deyken, dönem ortalarında uygun zaman denk getirebildiğimde bir otobüse atlar ve Antalya, Kaş taraflarında haftasonu 2-3 günlük ılık hava ve karanlık gökyüzü kaçamakları yapardım. Bunların birini 2001’in Aslan (Leonid) göktaşı yağmuruna (16-18 Kasım günleri) denk getirmiştim. O zamanlarda, 1998-2002 arası yani, Aslan göktaşı yağmurları çok yoğun ve zengin gerçekleşiyordu; çünkü bu göktaşlarının kaynağı olan Tempel-Tuttle kuyrukluyıldızı günberi geçişi yapmıştı.
İkinci gece Kaş’ın arkasındaki yamaçlarda, çevrede kent ışığı olmayan ve Akdeniz’e tepeden bakan bir noktaya yerleştim. Gece boyunca çekim yaptım. Parlak göktaşları, ateş topları özellikle geceyarısından sonra giderek arttı. Her göktaşı kaydığında, acaba fotoğraf filmi yakaladı mı diye düşünürken, aynı anda haydi bir tane daha diye de aklımdan geçiriyordum. Göktaşı yağmurlarında bir şakamız vardır, dilek tutacaksan “bir göktaşı daha” diye tut ki göktaşı yağmuru devam etsin.
Sabah saat 4 gibi, o enlemden ucu ucuna görülebilen parlak yıldız Canopus da doğduktan sonra, gökyüzünü tam çekebilen makineyle pozlamaya başladım. İlk dakikalarda parlak birkaç göktaşı kaydı. Bir süre sonra da güneyde, denize doğru aşırı parlak bir göktaşı indi, öyle ki denizden ışığı yansıyacak kadar parlaktı. İşte, yakaladım diye düşünürken bir yandan da, şunu deniz manzarası çekerken yakalasam ne iyi olurdu diye içimden geçirdim. Çünkü tam gökyüzü çekimi sırasında yeryüzü manzarasını da aynı görüntüye sığdırmak pek mümkün olmuyor.
Sabahın ilk ışıkları doğudan gelmeye başlayınca geniş açı merceğini makineye taktım ve şu Akdeniz manzarasını şafakla birlikte çekeyim diye kareyi ayarladım. Hazırlığımı yaptım. Manzaranın ve gökyüzünün yeterince belirgin çıkması için makineyi, o dönemde her zaman kullandığım elle takip sistemine (buna izleç de diyorduk) taktım. 2 dakika poz süresi verecektim. Mekanizmayı çevirip etrafa bakarken yine güneyden yarımay kadar parlak bir göktaşı inmeye başladı. O parlak ışık denizden de yemyeşil yansıyordu. Ağır çekim gibi izledim. Ani bir uyanma, ayılma ve psikolojik bir ısınma hissi geldi. Göktaşı yanıp bittikten sonra saatime baktım: 5:39:16. Pozun 1 dakika 44 saniyesi daha vardı yani takip mekanizmasını çevirmeye devam etmem gerekiyordu. Bir yandan “O ne biçim bir ateş topuydu öyle!” diye, bir yandan da “Şu pozun başına bir kaza gelmeden 2 dakikayı tamamlayayım” diye düşündüğümü anımsıyorum. Pozu bitirince de derin bir soluk verdim. O standart “Bir göktaşı daha gelsin” dileğine de gerek kalmamıştı; bu kadarı fazlasıyla yeterdi. Zaten hava aydınlanınca başka göktaşı da görünmedi.
Sonuç olarak da bu, fena bir yolculuk anısı olmadı.”


Kara delikler evrendeki en tuhaf nesnelerdir. Kara deliklerin bir yıldız ya da bir gezegen gibi yüzeyleri yoktur. Maddenin kütleçekim etkisi nedeniyle kendi içine çöktüğü bir uzay bölgesidir. Bu olağanüstü olay sonucunda büyük bir yıldızın devasa kütlesi inanılmaz küçük bir bölgede yoğunlaşır.
Kara delikler evrendeki en tuhaf nesnelerdir. Kara deliklerin bir yıldız ya da bir gezegen gibi yüzeyleri yoktur. Maddenin kütleçekim etkisi nedeniyle kendi içine çöktüğü bir uzay bölgesidir. Bu olağanüstü olay sonucunda büyük bir yıldızın devasa kütlesi inanılmaz küçük bir bölgede yoğunlaşır.

Güneş kütlesindeki bir kara deliğin çapı 6 kilometre kadar olur; daha doğrusu olurdu. Çünkü Güneş’imiz hiçbir zaman bir kara deliğe dönüşmeyecektir. Çünkü yeteri kadar kütlesi yoktur. Anca Güneş’in kütlesinin 20 katından daha kütleli yıldızlar yaşamlarının son evresinde karadelik olur.
Gökadamız Samanyolu’nda 200 milyar dolayında yıldız bulunur. Bunlar çok değişik büyüklüklerdedir. Çoğunluğu Güneş büyüklüğünde hatta ondan daha küçüktür. Küçük bir bölümü de Güneş’ten çok daha büyüktür. Yıldızların ölümü kütlelerine bağlıdır. Küçük yıldızlar uzun ömürlü olur. Ömrünün yarısındaki Güneş daha 5 milyar yıl kadar yaşayacaktır. Ölümü de sakin olacaktır.
Büyük kütleli yıldızlarsa kısa ömürlüdür. Ve ölümleri çok şiddetli olur. Kütlesi 20 Güneş kütlesinden büyük yıldızlar yaşamlarının sonunda süpernova denen ve milyarlarca ışık yılı öteden bile görülebilen korkunç bir patlamayla maddelerinin büyük bölümünü uzaya saçarlar. Geride kalan birkaç Güneş kütlesindeki madde de içine çöker ve kütlesine göre 6-30 km çaplı bir kara delik oluşturur.

Gökadamız Samanyolu’nda 200 milyar dolayında yıldız bulunur. Bunlar çok değişik büyüklüklerdedir. Çoğunluğu Güneş büyüklüğünde hatta ondan daha küçüktür. Küçük bir bölümü de Güneş’ten çok daha büyüktür. Yıldızların ölümü kütlelerine bağlıdır. Küçük yıldızlar uzun ömürlü olur. Ömrünün yarısındaki Güneş daha 5 milyar yıl kadar yaşayacaktır. Ölümü de sakin olacaktır.
Büyük kütleli yıldızlarsa kısa ömürlüdür. Ve ölümleri çok şiddetli olur. Kütlesi 20 Güneş kütlesinden büyük yıldızlar yaşamlarının sonunda süpernova denen ve milyarlarca ışık yılı öteden bile görülebilen korkunç bir patlamayla maddelerinin büyük bölümünü uzaya saçarlar. Geride kalan birkaç Güneş kütlesindeki madde de içine çöker ve kütlesine göre 6-30 km çaplı bir kara delik oluşturur.
Bir roketin Dünya’nın yerçekiminden kurtulup uzayda ilerleyişini sürdürmesi, yani geri düşmemesi için saniyede yaklaşık 11,2 kilometrelik (saatte 40.000 kilometre) bir hızla yukarı doğru fırlatılması gerekir. Bir gökcisminin kütleçekiminden kurtulmak için gereken bu hıza “kaçış hızı” denir. Gezegenin ya da gökcisminin kütlesi büyüdükçe, ondan “kaçış hızı” da artar. Örneğin Güneş’in kütleçekim etkisinden kurtulup onun yüzeyinden uzaya kaçabilmek için saatte 2,2 milyon kilometrelik bir hıza ulaşılması gerekir.
Kaçış hızı, ışık hızı olacak denli büyük kütleli nesnelerin var olabileceği düşüncesini ilk kez İngiliz yerbilimci John Michell 1783’te ileri sürmüştür. 1796’da ünlü Fransız matematikçi Laplace Markisi Pierre-Simon da yazdığı kitabında aynı görüşe yer vermiştir.

Laplace Markisi Pierre-Simon
Ne var ki bu tür “kara yıldız”lar, 1800’lü yıllarda bilim gündeminde hiç yer almadı. 20. yüzyılın başında Einstein’ın geliştirdiği genel görelilik kuramı, evrende bu tür nesnelerin bulunabileceğini öngörüyordu. Bunu ilk olarak Karl Schwarzschild 1916’da fark etti.
Yine de izleyen 50 yıl boyunca karadelikler hep kuramsal nesneler olarak düşünüldü. Ancak yine kuramsal nesneler olduğu düşünülen nötron yıldızlarının ilk örnekleri 1960’lı yılların ikinci yarısında keşfedilmeye başlayınca, karadeliklerin de gerçekten var olabileceği gündeme geldi.

Kara delikleri saptamak çok zordur. 10 Güneş kütlesindeki bir kara deliğin olay ufku ancak 30 kilometre yarıçapındadır. Bu nedenle doğrudan değil de çevrelerinde yarattıkları kütleçekim etkileri sayesinde saptanırlar.
Örneğin bir ya da birkaç yıldız bir boşluğun çevresinde dönüyormuş gibi görünür. Bu dönme hareketi incelenerek boşlukta “olması gereken” yani o yıldız(lar)ı yörüngesinde tutması gereken kütle, Newton’ın hareket yasalarıyla hesaplanır. Hesapların sonucunda ortada en az birkaç Güneş kütlesinde bir nesne olması gerektiği ortaya çıkarsa, o boşlukta gerçekte bir kara delik olma olasılığı yüksektir. Bu bir kara delik adayıdır.
Kara delikler çevrelerindeki uzayda bulunan maddelerden (yıldızlardan ya da gaz ve toz bulutlarından) madde aşırırlar. Bu madde hızla karadeliğe düşerken çok ısınır ve x-ışınları yayar. Bu da kara delik adayının gerçekten de kara delik olduğunu gösteren bir işarettir.
Gözlem teknikleri geliştikçe üzerinde görüş birliğine varılan dolaylı kanıtlar, karadeliklerin varlığını ortaya koydu. 1964’te ilk kara delik adayı keşfedildi: Cygnus X-1. Yedi yıl sonra 1971’de onun gerçekten bir kara delik olduğu onaylandı. Cygnus X-1 Güneş’ten yaklaşık 6.100 ışık yılı uzaktadır. Güneş’in 15 katı kütlesi olan, 5 milyon yaşında bir kara deliktir. Kara delik olmadan önce yaklaşık 40 Güneş kütlesinde bir yıldız olduğu tahmin ediliyor.

Gökbilimciler Cygnus X-1’in şekilde görüldüğü gibi yakınındaki bir ‘mavi dev’ yıldızdan madde aşırdığını düşünüyor. Kara deliğe sürüklenen madde çok yüksek hızlarla ilerler ve olağanüstü ısınır. Isınan madde de (gözle görünmeyen) çeşitli dalgaboylarında ışık yayar. Bu sayede kara delik gözlemlenebilir.
İki tür kara delik vardır -şimdilik. Birincisi şimdiye kadar sözünü ettiğimiz yıldız kökenli kara deliklerdir. İkincisi de hemen hemen bütün gökadaların merkezinde bulunan ve gökadadaki bütün her şeyin çevresinde döndüğü süper kütleli kara deliklerdir. Bunun en yakın örneği gökadamız Samanyolu’nun merkezinde yer alan Sagittarius A adlı kara deliktir. Bu süper kütleli kara delik 4 milyon Güneş kütlesindedir.
Nisan 2019’da ilk kez fotoğrafı çekilen kara delik de M87 gökadasının merkezindeki süper kütleli kara delikti. Elips şeklindeki M87 gökadası gökyüzünde Başak Takımyıldızı bölgesinde yer alır ve Güneş’ten 53 milyon ışık yılı ötededir. Merkezindeki süper kütleli kara delik 6,5 milyar Güneş kütlesinde ve 38 milyar kilometre çapındadır.
Kara deliklerin gerçek nesneler olduğu düşüncesinin ilk çıktığı dönemlerde, bilim insanları arasında onların ender rastlanan, sıra dışı yapılar olduğu ve hiç açıklanamayacakları kanısı egemendi. Artık yaygın olan düşünce, kara deliklerin evrenin temel öğelerinden biri olduğu ve onun gelişimini de önemli şekilde etkilediği yönündedir.


Roket motorları çok büyük bir gürültüyle çalışmaya ve lülelerinden ateşle karışık duman püskürmeye başladığında yer de titremeye başlar. Bir anda roketin altından bembeyaz devasa bulutlar ortaya çıkar. Roket önce yavaşça yerden havalanır. Sonra artan bir hızla yükselişini sürdürür. Sonunda Dünya’nın kütleçekimini yener ve uzaya çıkar. Roketler büyüklükleri, güçleri ve de yaptıkları işleriyle yani uzaya gitmeleriyle insanları hep etkilemiştir.

İlk roketler havaifişeklerdi. MÖ 2. yüzyılda Çin’de üretilmeye başlandılar.
Bunlar kutlamalarda ve çeşitli eğlencelerde kullanılan mini roketlerdi. İçi boş bambu kamışlarından yapılıyor ve yük olarak da birkaç saniye içinde patlayacak, ışık saçan kimyasal maddeler taşıyorlardı.




Uzaya yönelik roket geliştirme çalışmaları ilk kez 19. yüzyılın sonunda başladı. Rus bilim insanı ve ilkokul öğretmeni Konstantin Tsiolkovsky 1898’de ilk kez uzaya gidilebileceği fikrini ortaya attı. 1903’te sıvı yakıtlı roketlerin çok daha uzun menzili olacağını ileri sürdü. Kendisi de roket tasarımları yaptı.



ABD’de Robert Goddard 1920’li yıllarda önce katı yakıtlı roketlerle deneyler yaptı. Amacı balonlarla çıkılandan daha yükseklere çıkan roketler yapmaktı. Bir süre sonra sıvı yakıtlı roketlerin bu konuda çok daha iyi olacağına ikna oldu. İlk sıvı yakıtlı roketleri üretti ve onlarla deneyler yaptı. Mart 1926’da gerçekleştirdiği ilk başarılı deneyinde roket 2,5 saniye süren uçuşunda yerden 12,5 metre yükselmiş ve 56 metre öteye gitmişti. Çok değil belki; ama bugün gelinen aşama işte böyle bir ilk adımla başlamıştı.

2. Dünya Savaşı’nda silah olarak kullanılan roketler savaştan sonra değiştirilip geliştirilerek uzay çalışmalarında kullanılan ilk roketler üretildi.

Gelmiş geçmiş en güçlü roket: Saturn V. Saturn V’ler Ay yolculukları için özel üretilmişlerdir.
1. Dış yapı
Roketi bir bütün halinde tutar, sürtünme yüzünden oluşan aşırı sıcaklıklara karşı roketi korur. Silindir gövde, koni şeklindeki burun ve en alttaki kanatçıklardan oluşur. Roketler değişik büyüklüklerde ve şekillerde olabilir. Hepsinin de dış yapısı alüminyum ve titanyum gibi dayanıklı ama aynı zamanda çok da hafif metallerden yapılır.
2. En üstte yani roketin ucunda yük bölümü olur.
Uzaya fırlatılacak bir roketin yükleri:
3. Güdüm (yol gösterme) bölümü
Roketin uçuşunu kontrol ederek istenen rotada gitmesini sağlar. Burada çeşitli bilgisayarlar, radarlar, duyarlı algılayıcılar ve iletişim aygıtları bulunur.
4. İtki bölümü
Roketlerin en büyük bölümü sonda yani en altta yer alan itki bölümüdür. Adından da anlaşılacağı üzere burası roketin fırlatılmasını sağlayan itkinin üretildiği bölümdür. Üç alt bölümden oluşur: Yakıt bölümü, oksijen bölümü ve roket motoru.
Roketler Isaac Newton’ın keşfettiği ve etki-tepki yasası denen bir doğa yasasına göre çalışır. Bu yasaya göre bir nesneye bir kuvvet uygulandığında nesne de ters yönde ve eşit büyüklükte bir kuvvet uygular. Diyelim ki suda duran bir kayığın içinde elinizde bir basketbol topuyla oturuyorsunuz. Kayığın arkasından topu hızla atarsanız, kayık da ters yönde ilerler. Ya da bir balon şişirdiğinizi düşünün. Hava kaçmasın diye ağzını elinizle bastırıp kapatırsınız. Eğer elinizi gevşetirseniz, balonun içindeki hava hızla dışarı püskürür ve buna karşılık olarak da balon ileriye doğru fırlar.
İşte, roketler de tam bu şekilde çalışır. Roketin itki bölümünde yakıt ve yakıcı (oksijen) bulunur. Roketin alt kısmındaki bir yanma odasında yakıt oksijenle buluşturulur ve yakılır. Yanan gazlar roketin altındaki çan biçimindeki lülelerden dışarı püskürür ve roket de havalanır; yukarı doğru ilerler.

Roketlerin çalışmasından yola çıkarak roket motorlu bir araba tasarlayabilirsiniz.

Roketlerin çalışmasından yola çıkarak roket motorlu bir araba tasarlayabilirsiniz.
Işık kirliliğinin olmadığı bir gecede gökyüzünde çıplak gözle 2500 dolayında yıldız görülür. Birbirlerine de çok yakın duruyor gibidirler. Ne var ki bu bir yanılsamadır. Yıldızlar Dünya’mıza çok ama çok uzak olduklarından öyle görünürler. Gerçekte aralarında trilyonlarca kilometre -hatta çok daha büyük uzaklıklar- vardır.


Uzayda yıldızlar arasındaki ortalama uzaklık 40-100 trilyon kilometredir. Bilim insanları uzaydaki akıl almaz büyük uzaklıklar için kilometre birimi yerine ışık yılı birimini kullanırlar. Evet, ışık yılı bir uzaklık birimidir. Bir ışık yılı, ışığın bir yılda aldığı uzaklığa eşittir; yani 9,5 trilyon kilometredir.
1 ışık yılı = 9.500.000.000.000 kilometre
Yeni birimle söylersek, yıldızlar arası ortalama uzaklıklar 5-10 ışık yılıdır ve Proxima Centauri de bizden 4,25 ışık yılı uzaktadır.
Proxima Centauri’nin ne kadar uzak olduğunu şu şekilde de gözünüzde canlandırabilirsiniz. Bahçede yere küçük bir bilye koyun. Bu Dünya’mız olsun. Onun 2 santimetre uzağına da büyükçe bir bilye koyun. Bu da Güneş olsun. Elinizde Proxima Centauri’yi temsil eden üçüncü bilyeyi, Dünya bilyesine ne kadar uzağa koymanız gerekir, biliyor musunuz? Tam 535 kilometre öteye.
Güneş’i merkez alan 15 ışık yılı yarıçaplı bir kürenin içinde 53 yıldız sistemi vardır. Bunların 38’i tek yıldızdır. 11’i ikili yıldız sistemidir yani birbirinin çevresinde dönen iki yıldızdan oluşur. Dördü de üçlü yıldız sistemidir yani birbirinin çevresinde dönen üç yıldızdan oluşur. Dolayısıyla yakın çevremizde (bize 15 ışık yılından daha yakın) 72 yıldız bulunur. Ne var ki bunların yalnızca 10’u çıplak gözle görülebilir. Ötekiler küçük, sönük yıldızlardır. Onları görebilmek için teleskopla bakmanız gerekir.
72 yıldızdan 6’sının çevresinde dönen gezegenler olduğu gözlenmiştir. Güneş Sistemi’nin dışında bulunan gezegenlere ötegezegen denir. Üç yıldızın çevresinde dönen tek bir ötegezegen olduğu, birinin çevresinde 4 ötegezegenin döndüğü, birinin de çevresinde 5 ötegezegenin döndüğü saptanmıştır. Teleskop teknolojisindeki gelişmelerle bu yıldızların çevresinde belki yeni ötegezegenler de keşfedilebilir.





Dört ötegezegenli bir yıldız.

Bir milyar gerçekten de çok büyük bir sayıdır. Ama Evren’deki sayılar da çok büyüktür. Bir milyar yıldız, gökadamız Samanyolu’ndaki bütün yıldızların yalnızca yüzde 1’ine karşılık gelir.


Haziran 1910’da Türkiye’de astronomi ve jeofizik çalışmalarının öncülerinden Fatin Gökmen yeni kurulacak rasathanenin müdürlüğüne getirildi. Fatin Bey ve ekibi, Kandilli Rasathanesi’nde 1 Temmuz 1911’den itibaren sürekli ve sistemli meteoroloji ölçüm ve kayıtlarına başladı. Uluslararası kabul edilen 7, 14 ve 21 saatlerinde günlük gözlemler yapıldı, deftere kaydedildi ve gerekli yerlere bildirildi.