ÇOCUKLARIN BİLGİ BANKASI KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR
KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR
Günümüzde birçok ülkede çok değişik ve etkileyici yapılar bulunur. Her geçen gün bunlara yenileri ve daha görkemlileri de ekleniyor: Çok yüksek binalar, etkileyici köprüler, dev viyadükler, barajlar, denizaltı tünelleri, dev heykeller vs. Son yüz elli yılda inşaat ve malzeme teknolojisi çok ilerledi. Ne var ki bu durum birkaç yüz yıl öncesine kadar çok farklıydı. Büyük ve etkileyici yapıtlar meydana getirmek çok zordu. Yüzlerce, belki binlerce insanın onlarca hatta yüzlerce yıl çalışması gerekirdi. Yine de dünyanın her yanında tarih boyunca yapılmış çok etkileyici birçok yapı vardır. Şimdi size antik çağın en etkileyici yedi yapısını tanıtacağız. Bunlara Antik Çağ’ın 7 Harikası denir.
Mısır’ın başkenti Kahire’nin hemen dışında Gize’de yapılmış bu piramit, Gize Piramidi olarak da anılır. Eski Mısır’ın en büyük piramitidir. Firavun Kufu’nun mezarı olarak MÖ 2550 dolaylarında, yaklaşık 30 yılda ve binlerce işçinin çalışmasıyla yapıldığı tahmin ediliyor. Büyük Piramit, her biri yaklaşık 2,5 ton ağırlığındaki kireçtaşından 2 milyon bloktan oluşur. Dört köşesi dört ana yönü gösterecek şekilde hizalandı.
Yapıldığında 146 metrelik (şimdi 139 metre) etkileyici bir yüksekliği olan Büyük Piramit, 1311’de tamamlanan Lincoln Katedrali’ne kadar 3.800 yıldan uzun bir süre boyunca dünyanın en yüksek yapısı olarak kaldı.



MÖ 280’de inşa edilen Rodos Heykeli, antik dünyanın en ikonik yapılarından biriydi. Eski Yunan mitolojisinde Güneş Tanrısı Helios’un 30 metreden yüksek devasa bir heykeliydi. Varlıklı Rodos kentinin zenginliğinin ve gücünün göstergesi olarak yapılmıştı.
Ünlü Yunan heykeltıraş Lindos’lu Chares tarafından tasarlanan, görkemli heykel tam bir mühendislik ve sanat harikasıydı. Bronz ve demir çubuklardan ve levhalardan yapılmıştı.
Ne yazık ki MÖ 226’daki bir depremle yıkıldı. Yıkılmadan önce yalnızca yaklaşık 54 yıl ayakta kalabildi.
Heykelin kalıntıları hâlâ duruyor ve günümüzde popüler bir turistik çekim merkezidir.


Yunanistan’ın Olimpiya kentindeki Zeus Heykeli, antik çağın en ünlü heykellerinden biriydi. MÖ 456’da Olimpiya’daki Zeus Tapınağı için büyük heykeltıraş Phidiyas tarafından tasarlanmıştı.
Heykel yaklaşık 12 metre yüksekliğindeydi ve fildişi ile altından yapılmıştı. Heybetli bir şekilde tahtında oturan Zeus’u betimliyordu. Zeus’un başında zeytin yaprağından tacı vardı. Sol elinde bir asa tutuyordu ve sağ elinde de bir kartal bulunuyordu. Oturduğu taht da değerli metaller ve mücevherlerle süslenmişti.
MS 5. yüzyılda Roma imparatorluğu tapınağı kapatana kadar sekiz yüzyıl boyunca insanları etkilemeyi sürdürdü.

resimleri büyütmek için üzerine tıklayın
Ülkemizde yer alan Halikarnas Mozolesi, ölen Karya Kralı Piksodarus’un anısını yaşatmak amacıyla eşi 2. Artemis tarafından yaptırılan bir anıt mezardı. MÖ 353 ile MÖ 350 yılları arasında Halikarnas’ta (bugünkü Bodrum) yapılmıştı. Eski Yunan mimarlar Satiros ve Priene’li Pithiyus tarafından tasarlanan mozole yaklaşık 45 metre yüksekliğindeydi ve dört yanı, farklı Yunan heykeltıraşlarca yaratılan heykelsi kabartmalarla süslenmişti.
Anıt mezar öylesine beğenildi ki dönemin mimari harikalarından biri olarak kabul edildi. Ne yazık ki 12. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar birbirini izleyen depremlerle yıkıldı. Günümüzde UNESCO Dünya Mirası Sahası’dır ve en popüler turistik yerlerinden biridir.


Bu yapıt Mısır’ın kıyı kenti İskenderiye’de bulunan büyük bir deniz feneriydi. Modern tarihçiler ve bilim insanları onun, şimdiye kadar yapılmış ilk ve en etkileyici deniz feneri olduğuna inanır.
Ana karaya bir geçitle bağlanan Faros adasında yapılan deniz fenerini Eski Yunan mimar Cnidus’lu Sostratus tasarlamıştı. Yapımı da MÖ 280 ile MÖ 250 arasında bir tarihte gerçekleşti. 130 metre yüksekliğindeki İskenderiye Deniz Feneri o dönemin en yüksek insan yapımı yapılarından biriydi. Kulesi, üç katlı beyaz mermer bloklardan yapılmıştı ve tepesinde sürekli yanan bir ateş vardı.
Antik Akdeniz’de insanların hayranlık duyduğu görkemiyle İskenderiye’nin zenginliğini ve gücünü simgeliyordu.


Babil Kralı II. Nebukadnezzar bu asma bahçeleri, anayurdu İran’ın yeşil doğasını özleyen eşi Amitis için MÖ 600’lü yıllarda yaptırmıştı. Burası egzotik bitkiler, çiçekler ve ağaçlarla dolu, karmaşık bir kanal ve pompa sistemiyle sulanan, değişik yüksekliklerdeki teraslardan oluşan çok geniş bir bahçeler bütünüydü. Dünyanın her yerinden gelen olağanüstü çeşitlilikte bitkiler yetişiyordu. Asma Bahçeler, kilometrelerce öteden görülebiliyordu. Yüzyıllar içinde bu görkemli mimari, harika bir gizem ve tartışma kaynağı oldu. Tarihçiler bahçelerin yerine ilişkin çeşitli spekülasyonlar ortaya attı. Günümüzde bile kesin yeri hâlâ bilinmiyor. Bazı tarihçiler, bahçelerin günümüz Irak’ında kalan Babil kentinde olduğunu düşünürken bazıları da kentin dışında olması gerektiğini ileri sürüyor.



resimleri büyütmek için üzerine tıklayın
Eskiden daha cep telefonları ve tablet bilgisayarlar yokken yani, insanlar nereye yazıyordu? Peki, nereden okuyordu? Sanki öykünün en başına dönmüşüz gibi hissettiren ilginç bir serüveni okumaya var mısınız?
Yazıyı keşfeden insanlar, herhalde bu büyük keşfin heyecanıyla olsa gerek (!) çevrelerinde gördükleri birçok sert nesnenin üzerine yazmışlar: Taşlara, ağaçlara, kemiklere, hatta kaplumbağa kabuklarına… Şu ana kadar bulunan en eski yazıyı, Çin’in Jiahu bölgesi sakinleri kaplumbağa kabuklarına yazmış. Eski bir mezardan çıkarılan, tam 8600 yıllık yazılar bunlar! Bildiğimiz kadarıyla yazının serüveni böyle başlamış. Ama daha sağlam yazı araçlarının ortaya çıkması biraz zaman almış.











Eskiden kitaplar bunun gibi ahşap baskı makinelerinde basılıyor, yazılar küçük metal harflerle tek tek diziliyordu.

Yazı olmasaydı, bugünkü teknolojilerin çoğu da olmazdı. Çünkü bilginin paylaşılması ve geleceğe aktarılması yazı sayesinde hızlanmıştır. Sözle anlatılan ve dilden dile yayılan bilginin yanında yazılı bilgi, hem daha güvenilirdir hem de bilginin çığ gibi birikmesini sağlamıştır. Yıllar içinde öğrenilenler, kazanılan deneyimler, yapılan hatalar kitaplara aktarılınca, sonraki kuşakların işi kolaylaşmıştır. Yeni fikirler ve buluşlar, öncekilerin üzerinde yükselmiştir. Örneğin Einstein, Newton’un formüllere döktüğü yerçekimi yasasını yeniden bulmak zorunda kalmamış … Okumuş Newton’ın kitabını, sonra da kendi kuramlarını geliştirmiş!
Topun tarihine ait en eski bulgular, Orta Amerika’da yer alan çok eski ama gerçekten çok eski bir uygarlık olan Mayalar döneminden…
Mayalar yaklaşık 2.500 yıl önce Dünya’nın güneş çevresinde 365 günde döndüğünü hesaplamışlar. Gelişmiş bir matematikleri ve mimarileri varmış; diş dolgusu ve çamur sıva yapabiliyorlarmış. Evet, basit ve yeni sandığınız top konusu gördüğünüz gibi aslında çok eskiye dayanıyor.

Mayalar kauçuktan yapılmış toplarla oynarlarmış. Çin’de, Eski Yunan’da, Roma’da ve Japonya’da domuzun ve koyunun idrar kesesine, tüy, kepek, yele vs. doldurup havayla şişiriyorlarmış. Ne mutlu ki, 1800’lü yılların sonunda toplar tıpkı 3.500 yıl önceki gibi yine kauçuktan üretilmeye başlanmış.


Kesin olan şu: resimdeki tenis topu sarı ve tüylü bir köpek tarafından delik deşik edilsin diye yapılmadı.
Tenis topları her ne kadar izleyiciler tarafından yeşil gibi algılansa da aslında sarıdır. 1960’lı yıllara kadar da beyaz olarak üretilmişler. Sonra izleyicilerin “göremiyoruz” şikayetleri üzerine rengi sarıya dönmüş. O zamandan beri gece gündüz tüm maçlarda rahat görülür olmuş.
Ağırlığı 56,70 ila 58,47 gram arasında olmalıdır. Yani yaklaşık bir yumurta kadar ağırdır.
Çapı 6,35 santimetre ila 6.67 santimetre arasında olup, 2 metre 54 santimetre yüksekten beton bir zemine bırakıldığında, 135 santimetre ila 147 santimetre yüksekliğe sıçramalıdır. Bunun için en basit test, başınızın hizasından topu yere bırakarak yapılır. Eğer yerden seken top çenenize kadar geliyorsa, oynamaya başlayabilirsiniz.


Bu da ne demek oluyor? Tıpkı futboldaki gibi dört farklı büyüklük ve ağırlıkta top var. Bu demek oluyor ki her santimin önemi var. Dikkat! Yetişkinlerin oynadığı basketbol, voleybol ya da futbol topu ile oynamak, çocukların sakatlanma riskini artırıyor.
11 yaş yaklaşık 450 gramlık topla oynarken, 13 yaş ve üzeri büyükler ağırlığı en çok 650 gram olan toplarla oynuyor.


İngiltere ve Uzak Doğu’da yemek masalarında oynanmaya başlayan oyun, topun masaya çarptığında çıkardığı sesten esinlenilerek “ping pong” adını almış.

Bir fındık tanesi 1,2 gram kadardır. Bir ping pong topu iki fındık tanesi hafifliğindedir. O kadar hafif, o kadar hafiftir ki! Sadece 2,5 gram. Çapı 3,8 santimetredir. Açık ara en hafi toptur.


Bu top niye beyaz anlatmaya gerek yok herhalde. Elbette yemyeşil çimler üzerinde uzaklardan görülebilsin diye.
Yere çarptıktan sonra sekme hareketini olabildiğince ileriye yapabilmesi ve uzun bir mesafe gidebilmesi için yüzeyi bol çukurlu bir toptur. Çapı 4,2 santimetre, ağırlığı 46 gr’dır ki bu da epey bir miktar fındık eder! Küçük diye golf topunu hafife almayalım lütfen…
Bol oyuklu derken 250 ila 450 adet kadardır. Peki “dimple” denen o oyuklar ne işe yarar derseniz? Topun havada daha uzun kalmasını ve düz ya da kavisli gitmesini sağlar.

Bowling toplarının üzerinde topu tutabilmek için üç delik bulunur. Topun çapı 21,6 santimetredir. Mayaların zamanında bu kadar ağır top var mıydı bilmiyoruz ama günümüzde daha ağır top yok. Kesin olan şu ki insanlar binlerce yıldır eğlenmek için türlü türlü top oyunu icat etmiş. Bunca top içinden mutlaka size göre olanı vardır?
İsterseniz bowling topunun fındık hesabını da siz yapın. Çünkü oldukça fazla fındık edeceği kesin. 2,7 kilogram ile 7,2 kilogram arasında değişen tam on bir farklı bowling topu çeşidi vardır. Polyester denen bir malzemeden üretilir.
İsterseniz bowling topunun fındık hesabını da siz yapın. Çünkü oldukça fazla fındık edeceği kesin. 2,7 kilogram ile 7,2 kilogram arasında değişen tam on bir farklı bowling topu çeşidi vardır. Polyester denen bir malzemeden üretilir.


Burada gördüğünüz canlıların bir bölümünü, belki de hepsini tanıyorsunuzdur: ejderha, uçan at, anka kuşu, tekboynuz, denizkızı ve kraken. Onları masallarda, romanlarda ya da filmlerde görmüşsünüzdür. Ne var ki bu canlıların hiçbiri de gerçek değildir. Onlar insanların hayal dünyasında ortaya çıkmışlardır. Hepsinin bir öyküsü vardır. Bu öyküler binlerce yıl boyunca kulaktan kulağa anlatılan her anlatış sırasında da biraz değişen ve gelişen öykülerdir.
Antik Yunan mitolojisinden gelen bir canlıdır. Beyaz renklidir. Sürücüsü Belerofon ile birçok serüven yaşar. Zeus’a sadık bir attır. Efsaneye göre Zeus, bu sadakatinin karşılığında onu gökyüzünde bir takımyıldızına dönüştürür.


Dev bir ahtapota benzeyen kraken, İskandinav halk öykülerinde ortaya çıkan bir canlıdır. O kadar büyüktür ki koca gemileri sarıp denizin içine çeker ve batırır. İnanışa göre Norveç ile Grönland kıyılarında yaşar. Çok güçlü ve saldırgandır. Yüzyıllar boyunca kuzey denizlerinde sefere çıkan gemicilerin korkulu rüyası olmuştur.

Ejderhalar batıdan uzak doğuya kadar, neredeyse her yerde bilinen hayali canlılardır. Çok etkileyicidirler. Büyüktürler, uçarlar hatta bazıları ağzından ateş püskürtür. Çok vahşi ve korumacıdırlar. Bazı toplumlarda çok bilgili ve bilge kabul edilirler.


Antik Yunan mitolojisinden günümüze kadar gelen bir canlıdır. Başı pembemsi ve gözleri mavi olan beyaz bir attır. Burnunun üstünden çıkan bir boynuz vardır. Bu boynuzun da büyülü bir iyileştirme gücü vardır. Yakalanması olanaksızdır. Ama büyülü varlığına inanıp onu yakalamaya çalışan çok kişi olduğu söylenir.

Deniz kızları, bedenlerinin üst bölümü insan, alt bölümü ise balık olan efsanevi canlılardır. Büyülü bir sesleri vardır. Şarkı söylemeye başlayınca civardaki gemilerin denizcileri büyülenir ve onlara doğru gider. Hans Christian Andersen’in Küçük Deniz Kızı masalı çok güzel ve çok ünlüdür.

Zümrüdüanka kuşu ya da simurg olarak da bilinir. Kökeninin Antik Yunan ve Antik Mısır kültürlerinde olduğu düşünülüyor. Bu büyülü kuşun birçok kültürde karşılığı vardır. Anka kuşu ölümsüzdür. Ne zaman ölse, küllerinden yeniden doğar. Bu nedenle tüm zamanların bilgisine sahiptir. Rengi ateşin ve güneşin renkleri olan turuncu, sarı ve kırmızıdır.


Tersinden okunuşu da aynı olan cümlelere palindrom denir. Bunlar aynadan yansıtıldığında ya da cama yazılıp arkadan bakıldığında aynı okunan cümlelerdir.

Palindrom cümlelerde noktalama işaretleri, boşluklar ve büyük harfler dikkate alınmaz.
Palindromlar bir tür sözcük oyunu olarak düşünülebilir. Palindrom sözcük ve sayı bulmak ya da üretmek zor değildir. Siz de hemen birkaç tane bulmuşsunuzdur bile…
Ancak palindrom cümle kurmak, hem de anlamlı cümle kurmak çok zordur.
İnanmadınız mı? Bunu denemesi çok kolay. Alın bir kâğıt ve kalem; üretmeye başlayın. Bakalım yarım saat içinde en uzun kaç sözcüklük bir palindrom cümle kurabiliyorsunuz?

Bu ilginç ve etkileyici örüntü oyununun geçmişi gerçekte çok eskilere dayanır. En çarpıcı örneği aynı zamanda tarihte bilinen ilk palindrom olan Sator Tableti’dir. Bu tablet, İtalya’daki bir antik kentin yıkıntıları arasında bulundu.

Al kokla.
İlaç iç Ali.
Al kasada sakla.
Anastas kazak satsana.
Dünyada farklı birkaç tür tarih atma yöntemi olsa da palindrom tarihler hepsinde görülür. Bizim kullandığımız gün/ay/yıl şeklinde yazılan tarihlerde görülen birkaç palindrom şunlardır:



Bu yıl Şubat ayında da bir palindrom tarihimiz oldu. Bakalım onun hangi tarih olduğunu bulabilecek misiniz?
Yaz harika bir mevsimdir. Çünkü yazın hava geç kararır, güneşli günler artık sıradan sayılır ve okullar da tatildir. Hepimizin bayıldığı bu sıcak yaz günlerinde arkadaşlarımızla dışarıda istediğimiz oyunu oynarız. Çünkü biz çocuklar oyun oynamayı çok severiz. Evde ya da dışarıda olsun her türlü oyun bizi mutlu eder. Ancak dışarıda oynananlar belki biraz daha mutlu edebilir!
Sokak oyunları parklarda, evlerin arka bahçelerinde, geniş açık alanlarda ya da araba giremeyen sokaklarda oynanır. Sokak oyunları büyük kentlerde 1990’lı yıllardan sonra çocuklar arasında giderek daha az oynanmaya başlamış, gelişen teknolojiyle birlikte yavaş yavaş unutulmuştur.

Oooo!
Portakalı soydum,
Başucuma koydum,
Ben bir yalan uydurdum,
Duma duma dum,
Kırmızı mum.
Dolapta pekmez,
Yala yala bitmez,
Ayşecik cik cik cik,
Fatmacık cık cık cık,
Sen bu o-yun-dan çık…
Ebe olan kişi, saklanan oyuncuların hangisinin nereye saklandığını bulmaya çalışır. Gördüğü oyuncunun adını ve saklandığı yeri söyleyerek sobeler. Ebe herkesi bulursa (sobelerse) içlerinden birini ebe seçer ya da ilk sobelenen oyuncu ebe olur. Eğer ebenin söylediği kişi ve yer yanlış olursa -yani yanlış kişiyi sobelerse- o zaman bütün oyuncular “Çanak çömlek patladı” diyerek yerlerinden çıkar ve aynı ebeyle oyun yeniden başlar.
İstop, topla oynanan oyundur. Oyuncular arasında yine tekerleme söylenerek bir sayışma yapılır ve ebe belirlenir. Oyuncular ebenin çevresinde bir çember oluşturur. Ebe, topu havaya fırlatır ve aynı anda oyunculardan birinin adını söyler.

Adı söylenen oyuncu topu yere düşürmeden yakalamaya çalışır. Bu sırada öteki oyuncular toptan uzaklaşmaya çalışırlar. Adı söylenen oyuncu topu yere düşmeden yakalamayı başarırsa “İSTOP” diye bağırır. O anda bütün oyuncular oldukları yerde durur. Şimdi topu yakalayan oyuncu, topu havaya fırlatır ve oyunculardan birinin adını söyler. Eğer adı söylenen oyuncu topu yere düşmeden yakalamayı başaramazsa, yere düşen topu yakalamaya çalışır. Topu yakaladığı anda “İSTOP” diye bağırır. Topun yere düşmesi ve geç yakalanması öteki oyuncuların iyice uzaklaşmasına fırsat verir. “İstop”u duyan bütün oyuncular oldukları yerde durur. Ebe, oyunculardan birini topla vurmaya çalışır. O oyuncu vurulmamak için yerinde sıçrayabilir, eğilebilir, her türlü hareketi yapabilir; ama yerini değiştiremez. Bu oyuncu isterse topu tutmayı da deneyebilir. Eğer oyuncu topu tutamaz ve vurulursa yeni ebe olur. Eğer topu tutabilirse, bu kez de o kendisine top atan oyuncuyu topla vurmaya çalışır. Ebe, attığı topu isabet ettiremezse önceden belirlenen cezayı alır. Oyun yeniden başlar.
Bu bir zekâ oyunudur. Tarihte ilk kez Mısır’da, MÖ 1.400 yıllarında ortaya çıkmıştır.

Oyunun iç içe üç kareden ve bunları tam ortalarından birleştiren dört çizgiden oluşan kendine özgü bir “oyun saha”sı vardır. Tebeşirle alçak bir bahçe duvarının üzerine ya da yere çizilir. Oyun sahasındaki kesişim noktalarına ve köşelere düğüm noktası diyelim. Oyuncular ellerindeki taşları (genellikle sokaktan toplanan ince-uzun ve yuvarlak taşlar) oyunun başında sırayla düğüm noktalarına yerleştirir.
Taşlar yerleştirildikten sonra oyuncular sırayla hamle yapar; yani kendi taşlarından birini bir adım ilerletip yandaki düğüm noktasına getirir. Taşlarıyla yatay, düşey ya da çapraz bir üçlü yapabilen oyuncu rakibinin bir taşını oyundan atma yani “kırma” hakkı kazanır. Ama rakibin önceden yaptığı üçlü dizilerin içindeki taşlar kırılamaz. Eğer rakibin bütün taşları üçlülerin birer öğesiyse, o zaman herhangi biri kırılabilir. İki taşı kalan oyuncu, oyunu kaybeder.
Bu oyun birçok ülkede oynanır ve Morris adıyla bilinir.
Uzun bir yaz günü. Hava çok sıcak değil. Belli ki hafiften esen rüzgâr havayı biraz olsun serinletmiş. Kentin biraz dışına, ailenizle ya da arkadaşlarınızla bu güzel günün tadını çıkaracağınız bir yere gitmişsiniz. Çevrede ne büyük binalar, ne elektrik telleri ne de ağaçlar var. İşte, uçurtmanızı özgürce gökyüzüne salabileceğiniz güzel bir ortam. Yukarıda, mavi gökyüzünün derinliklerinde tatlı tatlı süzülen uçurtmayı bu dünyaya bağlayan tek şey elinizde tuttuğunuz ip. Bıraksanız, tıpkı bir kuş gibi, uçup gidiverecek sanki.

İnsanoğlu bu zevkli uğraşıyı yaklaşık iki bin yedi yüz yıl önce keşfetmiş. İlk örneklerine Çin başta olmak üzere Japonya, Kore ve Malezya gibi Uzakdoğu ülkelerinde rastlanan uçurtma bugün oralarda hâlâ ulusal bir eğlence konumundadır. Hatta törenler eşliğinde uçurulan bazı uçurtmalara dinsel bir önem de verilir. Batı’nın uçurtmayla tanışmasıysa, ünlü gezgin Marco Polo’nun anlatılarıyla, 13. yüzyılın sonlarında gerçekleşmiştir. Avrupalı denizcilerin uçurtmayı Uzakdoğu kıyılarından Eski Dünya’ya taşıması da 16 ile 17. yüzyıllara rastlar. Günümüzde dünyanın dört bir yanındaki insanların eğlence kaynağı uçurtmaların bin bir renk, çeşit ve büyüklükteki örneklerine rastlanır. Ayrıca balon ve uçakların kullanılmaya başlamasından önce uçurtmalar meteorolojik verilerin elde edilmesinde önemli bir araçtı. Havadan gözlem olanağı sağlayan uçurtmalar 20. yüzyıl başına değin bazı askeri amaçlar için bile kullanılmıştı.
Uçurtmanın böylesi kullanımlarını bir yana bırakıp biz eğlence amaçlı uçurduğumuz kendi uçurtmalarımıza dönelim. Uçurtmaların en yaygın tipleri arasında üç çıtalı ve iki çıtalı olarak bilinen modeller gelir. Bunların yanı sıra, değişik tasarımlı, düz olmayan uçurtmalar ve şeytan uçurtması adı verilen basit uçurtma modelleri de vardır.



Uçurtmalar hafif malzemelerden yapıldığından rüzgârın uçma yönünde uyguladığı kuvvet sayesinde havalanır. Uçurtmaya etki eden bir başka kuvvet de bir ucunu elinizde tuttuğunuz ip aracılığıyla uygulanan çekme kuvvetidir. Bu iki kuvvet birlikte, uçurtmanın havada asılı kalmasını sağlar. Düz uçurtmalarda dengeyi sağlayabilmek için bir kuyruğa gereksinim duyulur. Kuyruğun etkisi ağırlığından değil, havaya gösterdiği dirençten gelir. Bu nedenle, direnç alanını olabildiğince artırmak için kuyruk, uzun bir ip boyunca püskül biçiminde sıralanan parçalardan yapılır.
Bir uçurtma satın alarak bunun keyfini sürebilirsiniz; ama herhalde kendi yaptığınız uçurtmanın gökyüzünde salınmasını seyretmek size çok daha büyük mutluluk verecektir. Aslında birkaç önemli noktaya dikkat edildiğinde uçurtma yapmak hiç de zor değildir. İlk kez uçurtma yapacaksanız, bir büyüğünüzden yardım istemeniz iyi olur. Eğer büyükleriniz bu zevkli ve kolay işi anımsayamıyorsa da üzülmeyin. İnternette birçok uçurtma modeline ve bu modellerin yapım aşamalarını gösteren açıklamalara ulaşabilirsiniz.
Bir uçurtma satın alarak bunun keyfini sürebilirsiniz; ama herhalde kendi yaptığınız uçurtmanın gökyüzünde salınmasını seyretmek size çok daha büyük mutluluk verecektir. Aslında birkaç önemli noktaya dikkat edildiğinde uçurtma yapmak hiç de zor değildir. İlk kez uçurtma yapacaksanız, bir büyüğünüzden yardım istemeniz iyi olur. Eğer büyükleriniz bu zevkli ve kolay işi anımsayamıyorsa da üzülmeyin. İnternette birçok uçurtma modeline ve bu modellerin yapım aşamalarını gösteren açıklamalara ulaşabilirsiniz.
•Uçurtmanız sizin bulunduğunuz noktadan onlarca metre yukarıda ve uzakta olacağından uçurtma uçurmayı açık bir alanda yapmak en doğrusudur. Yüksek binalar, ağaçlar, elektrik telleri ve benzeri engellerin olmadığı bir alan, özenerek yaptığınız uçurtmanın bu engellere takılmaması açısından önemlidir. Siz de elektrik tellerine takılmış uçurtmaların hüzünlü görüntülerine tanık olmuşsunuzdur.
•Uçurtmanızı çok kalabalık yerlerde havalandırmamaya özen gösterin. Kimi zaman özellikle rüzgârın çok uygun olmadığı durumlarda ya da ilk denemelerinizde uçurtma ani bir hareketle yere çakılabilir ya da birisine çarpabilir. Kimseye zarar vermek istemezsiniz.
•Uçurtmanın uçması için rüzgâr mutlaka gereklidir. Ancak rüzgârın çok şiddetli olmaması lazım. Tatlı bir esinti ya da biraz daha hızlı esen bir rüzgâr uçurtma uçurmak için en uygunudur. Rüzgârın sabit ve yere yakın estiği alanları bulmaya çalışın.
•Rüzgâra arkanızı dönün. Çıtalı uçurtma uçuruyorsanız uçurtmayı, çıtaları ve terazisi size bakacak biçimde tutun.
•Uygun hava koşulları olduğunda uçurtma daha yükseğe havalanmak için elinizdeki ipe kuvvet uygulayacaktır. Bu durumda yumaktaki ipi yavaş yavaş salın. Eğer uçurtma yükseklik kaybederse, ipi hızlıca çekerek ipte oluşan boşluğu almaya çalışın. Uçurtmayı indirirken de ipi yumağa yavaş yavaş sarın.
•Uçurtmanız sizin bulunduğunuz noktadan onlarca metre yukarıda ve uzakta olacağından uçurtma uçurmayı açık bir alanda yapmak en doğrusudur. Yüksek binalar, ağaçlar, elektrik telleri ve benzeri engellerin olmadığı bir alan, özenerek yaptığınız uçurtmanın bu engellere takılmaması açısından önemlidir. Siz de elektrik tellerine takılmış uçurtmaların hüzünlü görüntülerine tanık olmuşsunuzdur.
•Uçurtmanızı çok kalabalık yerlerde havalandırmamaya özen gösterin. Kimi zaman özellikle rüzgârın çok uygun olmadığı durumlarda ya da ilk denemelerinizde uçurtma ani bir hareketle yere çakılabilir ya da birisine çarpabilir. Kimseye zarar vermek istemezsiniz.
•Uçurtmanın uçması için rüzgâr mutlaka gereklidir. Ancak rüzgârın çok şiddetli olmaması lazım. Tatlı bir esinti ya da biraz daha hızlı esen bir rüzgâr uçurtma uçurmak için en uygunudur. Rüzgârın sabit ve yere yakın estiği alanları bulmaya çalışın.
•Rüzgâra arkanızı dönün. Çıtalı uçurtma uçuruyorsanız uçurtmayı, çıtaları ve terazisi size bakacak biçimde tutun.
•Uygun hava koşulları olduğunda uçurtma daha yükseğe havalanmak için elinizdeki ipe kuvvet uygulayacaktır. Bu durumda yumaktaki ipi yavaş yavaş salın. Eğer uçurtma yükseklik kaybederse, ipi hızlıca çekerek ipte oluşan boşluğu almaya çalışın. Uçurtmayı indirirken de ipi yumağa yavaş yavaş sarın.
Benjamin Franklin adını duymuşsunuzdur. Amerika Birleşik Devletleri’nin kurucuları arasında yer alan bu ünlü devlet adamı yaşamı boyunca birbirinden oldukça farklı etkinliklerde bulunmuştur. Yazar, siyasetçi, bilim insanı ve diplomat olan Franklin aynı zamanda bir mucittir. Benjamin Franklin adını bilmemizdeki belki de en önemli neden onun, bugün bizi yıldırımların tehlikelerinden koruyan paratoneri icat etmiş olmasıdır. Franklin bu icadını insanlara daha iyi anlatabilmek için fırtınalı bir havada uçurtma uçurmuştu.
Yaptığı araştırmalar sonucunda elektrik akımının sivri uçlara doğru yönlendiğini fark eden Franklin bu düşünceyi öncelikle yaşadığı kentteki bir kilisenin çatısına uzun ve sivri uçlu metal bir çubuk yerleştirerek sınamak istedi. Franklin, yıldırımların çok güçlü elektrik akımları olduğu düşüncesinden yola çıkmıştı ki haklıydı. Yıldırım düşse bile kilisenin tepesinde yalıtılmış bir yerde duran bir kişinin yıldırımdan etkilenmeyeceğini, bu sivri uçlu metalin yıldırımı çekeceğini ve onu toprağa yönelteceğini öne sürmüştü.

Bu düşüncesinin kabul edilmesini ve yaşama geçirilmesini bekleyen Franklin’in aklına başka bir düşünce geldi: Sıradan bir uçurtmayla herhangi bir kilise kulesi ya da benzerinden çok daha kolay bir şekilde fırtınaya ulaşabilirdi. Böylece ilk fırtınada ipine metal bir anahtar tutturulmuş uçurtmasıyla yürüyüşe çıktı. Uçurtma havalanmış, uçurtmanın elektriklendiğini gösterir herhangi bir belirti gözlenmeden uzun bir süre geçmişti. Çok ümit bağladığı bir bulut da uçurtmanın üzerinden hiçbir etki yapmadan gelip geçmişti. Deney düzeneğinden tam umutsuzluğa kapılmak üzereyken ipin üzerinde dağınık halde duran bazı ip parçalarının birbirlerinden uzaklaşarak dikildiğini gördü. Gördükleri karşısında heyecanlanan Franklin hemen parmaklarının tersiyle anahtara hafifçe dokundu. Çok kuvvetli bir elektrik kıvılcımı hissetmişti. Uçurtmanın ipi henüz ıslanmamışken bile birbiri ardına kıvılcımlar hissediliyordu. Artık tüm tartışmalar sona ermişti. Yıldırımların elektrik yüklü olduğu anlaşılmış ve onlardan korunmak için paratonerlerin kullanılmasının yolu açılmıştı.
Uçurtmanız havada süzülürken elinizde tuttuğunuz ipi ani bir hareketle 50 santimetre kadar boşladığınızda uçurtma gövdesinin üst bölümü kısa bir süreliğine yere doğru dönecektir. İşte, bu harekete “uçurtmaya selam verdirmek” denir. Uçurtmanız size ve yeryüzündeki tüm insanlara bir selam gönderir!
Her yıl dünyanın dört bir yanında yüzlerce insan bir araya gelerek rengârenk uçurtmalarını gökyüzünde uçurur. Bu uçurtma festivallerinde her türlü uçurtmaya rastlamak olasıdır.
Her yıl dünyanın dört bir yanında yüzlerce insan bir araya gelerek rengârenk uçurtmalarını gökyüzünde uçurur. Bu uçurtma festivallerinde her türlü uçurtmaya rastlamak olasıdır.
İtalya’nın başkenti Roma’daki Kolezyum’u bilmeyen var mı?
Evet, Roma İmparatorluğu dönemindeki ünlü gladyatör dövüşlerinin mekânı olan büyük amfitiyatrodan söz ediyoruz. Günümüzde yapının bir yarısı neredeyse sapasağlam dururken öteki yarısı adeta uçmuş gitmiş!
Peki, neden böyle? Bu devasa yapının öteki yarısına ne olmuş?


Sanki bir portakalın kabuğunun yarısını bıçakla soyup öbür yarısını bırakmışlar gibi… Peki sizce neden böyle? Dünyaca ünlü bu yapının başına neler gelmiş olabilir? Kolezyum’un diğer yarısı nereye gitmiş olabilir?
İmparator Vespasianus zamanında, MS 72’de yapımına başlanan Kolezyum, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük amfitiyatrosudur. Ne var ki başlangıcından tam sekiz yıl sonra, İmparator Titus döneminde, MS 80’de açılabilmiş. Hatta sonraki imparator Domitianus yapıya birtakım ekler daha yapmış. Sonuçta ortaya elips şeklinde, üç katlı ve yaklaşık 65 bin izleyici kapasiteli devasa bir amfitiyatro çıkmış.



Bu öyle bir amfitiyatroymuş ki onun ölçülerinin ve izleyici kapasitesinin yanına başka herhangi bir amfitiyatro -ne öncekiler ne de sonrakiler- yaklaşamamış bile… Hatta Domitianus döneminde tiyatronun ortasındaki arena, suyla doldurulup içinde gemiler yüzdürülen ve temsili deniz savaşları sergilenen bir havuza bile dönüştürülmüş. Ama yapı çoğunlukla, insanların hayvanlarla (örneğin boğalarla, aslanlarla) ya da insanlarla dövüştüğü gladyatör karşılaşmaları için kullanılmış. Hem de tam beş yüzyıl boyunca…
Şimdi Kolezyum’un bugünkü ilginç görünümüne, yani bir yanı neredeyse sapasağlam ayaktayken öteki yarısının kabuğu soyulmuş bir portakal gibi görünmesine neden olan gelişmelere gelelim.
Kolezyum, 6. yüzyıldan itibaren ilk işlevini kaybetmeye ve özgün görüntüsünü yavaş yavaş yitirmeye başlamış. Önce içine bir kilise inşa edilmiş; sonra gladyatör dövüşlerinin yapıldığı geniş arenaya mezarlık yapılmış. Ardından oturma sıralarının altyapısını oluşturan büyük kemer ve tonozlardan bazıları evlere, dükkânlara dönüştürülmüş. Sanki koca yapı, küçük bir kente dönüşmüş diye düşünebilirsiniz! Çok sonraları, 1200 yılı dolaylarında zengin Frangipani ailesi Kolezyum’u satın alıp güçlendirmiş ve onu bir kale olarak kullanmaya başlamış.
Ancak 1349’daki büyük deprem dev yapıya çok büyük hasar vermiş. Zemini daha zayıf olan güney yanındaki dış duvarlar, deprem sırasında yıkılmış. Bugün yapının yalnızca kuzeyinde gördüğümüz daha yüksek, düzgün ve süslemeli dış duvarlar ve güneyde de yalnızca iç duvarlar ayakta kalabilmiş. Bu cephenin yıkılmasıyla açığa çıkan taşların çoğu, Roma’nın başka yerlerindeki binaların (saray, kilise, hastane vs) yapımında malzeme olarak kullanılmış.

Aynı dönemde, yani 14. yüzyılın ortalarında, Kolezyum’un sağlam kalan kuzey bölümüne bir kilise inşa edilmiş ve faaliyeti 19. yüzyıla dek sürmüş. Ancak yapının içindeki ve dışındaki taşlar ve taşları birbirine bağlamak için kullanılan demir kenetler başka yapılara malzeme olmak üzere sökülmeye devam etmiş. Ta ki 1749’da Papa, yapının kutsallığı nedeniyle bir taş ocağı olarak kullanılmasını yasaklayana dek…

Sonunda 19. yüzyıldan itibaren yapıyı korumak ve eski görkemine kavuşturmak için onarımlar ve yenileme çalışmaları yapılmaya başlanmış. Ancak yine de bu onarımlar, Kolezyum’un yok olup giden güney yarısının dış duvarlarını geri getirememiş. İşte o nedenle bugün yapının bir yanı “kabuklu” diğer yanı “soyulmuş” bir portakal gibidir. Yine de Kolezyum bütün ihtişamıyla antik dönemin en önemli yapılarından biri olarak ayakta durmayı sürdürüyor!
Sonunda 19. yüzyıldan itibaren yapıyı korumak ve eski görkemine kavuşturmak için onarımlar ve yenileme çalışmaları yapılmaya başlanmış. Ancak gene de bu onarımlar, Kolezyum’un yok olup giden güney yarısının dış duvarlarını geri getirememiş. İşte o nedenle bugün yapının bir yanı “kabuklu” diğer yanı “soyulmuş” bir portakal gibidir. Yine de Kolezyum bütün ihtişamıyla antik dönemin en önemli yapılarından biri olarak ayakta durmayı sürdürüyor!




















Merhaba arkadaşlar, binlerce yıl önce bulunmuş çok eğlenceli bir parmak oyunu oynamak ister misiniz?
Bunun için sizin gibi eğlenmek isteyen bir arkadaşınıza gereksiniminiz olacak. Tabii bir de iki elin parmaklarını toplayacak kadar matematik bilmeniz lazım.
Oyunun amacı karşılıklı birer elin gösterdiği toplam parmak sayısını tahmin etmektir. Oyuncular aynı anda hem parmaklarını gösterir hem de toplam parmak sayısına ilişkin bir tahminde bulunur. Toplamı doğru tahmin eden kazanır. Bu kadar basit.












Morra oyunu, ilk olarak binlerce yıl önce Roma İmparatorluğu’nda ortaya çıkmış. Oyun basit ve eğlenceli olduğu için kısa zamanda diğer kültürlere de yayılmış.
Günümüzde iki kişi arasındaki basit uyuşmazlıklar nasıl çöp çekerek ya da yazı tura atarak çözülüyorsa, eskiden bir el morra oynayarak çözülürmüş. Aşağıdaki kartpostalda Napolili üç arkadaşın morra oynaması görülüyor. Tabii oyunu üç kişi oynadığında parmakların toplamı da sıfır ile on beş arasında olacaktır. Tahmin etmesi de biraz daha zor olacaktır.
Morra, eski çağlardan günümüze kadar gelen (ve elektrikli bir aygıta gerek duymadan oynanabilen) eğlenceli bir oyundur. Umarız siz de arkadaşlarınızla keyifle oynarsınız.

Büyük kâşifler arasında Kristof Kolomb’un kuşkusuz ayrı bir yeri vardır. Çünkü Kolomb o ana değin hiçbir kâşifin yapamadığını yapıp yepyeni bir kıta keşfetti. Ne var ki onun gerçek amacı yeni yerler keşfetmek değildi. O yalnızca Hindistan’a, Çin’e ve Japonya’ya giden yeni ve daha kısa bir deniz yolu bulmak istiyordu. Yani ün değil de para kazanma peşindeydi.
İtalyan kâşif Kristof Kolomb, 1451’de Cenova’da doğdu. Uzun süre Lizbon’da yaşadı. Gemilere ve gemiciliğe ilgisi burada başladı. Coğrafya, gökbilim ve tarih kitapları okuyarak kendini yetiştirdi. Gençken bir tüccarın himayesinde birkaç kez Akdeniz’e ve Ege’ye düzenlenen yolculuklara katıldı. Gençliğinde İspanya’ya taşındı. Burada da Afrika’ya düzenlenen seferlere katılarak bilgisini, görgüsünü ve deneyimini artırdı. Harita yapmayı ve gemi kaptanlığını öğrendi.
O dönemde doğunun zenginliklerine giden kara ve deniz yolları, İtalyanların ve Osmanlıların denetimindeydi. Bütün Avrupalı kâşifler Hindistan’a ve Çin’e giden yeni yollar keşfetme peşindeydi.
Kolomb, doğudaki bu ülkelere Atlas Okyanusu’nda sürekli batıya doğru giderek ulaşmayı planlıyordu. Böylece denizden çok daha kısa bir ticaret yolu açılacaktı. O dönemin eğitimli kişileri ve denizciler, Dünya’nın küre biçiminde olduğunu biliyorlardı. Bu aslında Eski Yunan’dan beri bilinen bir gerçekti. Ancak Dünya’nın çapının ve çevresinin ne kadar olduğunu tam olarak kimse bilemiyordu. Kolomb, matbaa sayesinde çoğaltılmış ve aralarında Antik Çağ’ın ünlü coğrafyacılarının haritalarının da bulunduğu birçok haritayı incelemişti. Bu incelemelerden yola çıkarak Dünya’nın çevresine yönelik çeşitli hesaplar da yapmıştı. Amacı, sürekli batıya giderek kaç ayda Çin’e varılabileceğini bulmaktı. Haritalardaki bazı yanlış bilgileri doğru zannedip hesaplarına temel alan Kolomb, Dünya’nın çevresini gerçekte olduğundan yaklaşık 11.000 kilometre eksik hesapladı.
Bu yanlış hesaptan yola çıkarak sürekli batıya doğru gidildiği takdirde (eğer uygun rüzgârlar da yakalanırsa) yalnızca iki ay gibi bir zamanda Çin’e ulaşılabileceği sonucuna vardı.



Görsel Kaynağı: Joseph Sohm / Shutterstock.com
Kolomb yapacağı yolculukları parasal olarak destekleyecek birilerini bulmak için yıllarca uğraştı. Başvurduğu kişiler arasında Portekiz Kralı 2. John da vardı. Ne var ki kral onun fikriyle ilgilenmedi. Kolomb son olarak İspanya Kralı Ferdinand ve Kraliçe Isabella ile görüştü. Onları yolculuğun büyük bir ticari başarı olacağına inandırdı. Kral ve kraliçeyle anlaşan Kolomb, ele geçireceği zenginliğin yüzde 10’unu alacaktı.
Niña, Pinta ve Santa Maria adlı üç gemi ve 90 denizciyle birlikte 3 Ağustos 1492’de Atlas Okyanusu’na açıldı. Eğer gideceği yolun 11.000 kilometre daha uzun olduğunu bilseydi ne Kolomb ne de gemiciler böyle uzun bir yolculuğa çıkmaya cesaret edemezdi.
Kolomb komutasındaki üç gemi 70 gün sonra 12 Ekim 1492’de (bugün Bahamalar’daki) küçük bir adaya ulaştı. Bugün San Salvador olarak bilinen adaya gelmişlerdi. Kolomb’un Avrupa’dan Çin’e gitmeyi planladığı yolun tam ortasında, o güne değin Eskidünya’da (Asya, Avrupa ve Afrika’ya birlikte verilen ad) yaşayan hiç kimsenin varlığından haberi olmayan bir kıta duruyordu.
San Salvador’dan sonra Küba ve Hispaniola keşfedildi ve adlandırıldı. Kolomb yepyeni bir kıtaya değil, Hindistan’a geldiğini düşündüğünden karşılaştığı yerli halka Hintliler diyordu. Mürettebat yerlilerle çeşitli ürünleri ve malları takas etti.
Adamlarının bir bölümünü geride bırakıp tek gemiyle geri dönerken Kolomb yerlilerden birkaçını da beraberinde İspanya’ya götürdü. 15 Mart 1493’te İspanya’ya vardı. Orada çok güzel karşılandı. Ona ‘Yedi Denizin Amirali’ unvanı verildi. Yaptığı yolculuk ve keşifleri Avrupa’da hızla yayıldı. Herkes Kolomb’un Asya’ya giden yeni bir deniz yolu bulduğunu konuşmaya başladı.

Delacroix, Eugene’in Kristof Kolomb’un Dönüşü adlı tablosu.
Görsel Kaynağı: Wikipedia
ilk yolculuk
ikinci yolculuk
üçüncü yolculuk
dördüncü yolculuk
ilk yolculuk
ikinci yolculuk
üçüncü yolculuk
dördüncü yolculuk


Haziran 1910’da Türkiye’de astronomi ve jeofizik çalışmalarının öncülerinden Fatin Gökmen yeni kurulacak rasathanenin müdürlüğüne getirildi. Fatin Bey ve ekibi, Kandilli Rasathanesi’nde 1 Temmuz 1911’den itibaren sürekli ve sistemli meteoroloji ölçüm ve kayıtlarına başladı. Uluslararası kabul edilen 7, 14 ve 21 saatlerinde günlük gözlemler yapıldı, deftere kaydedildi ve gerekli yerlere bildirildi.