ÇOCUKLARIN BİLGİ BANKASI KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR
KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR
Salıncak, kaykay, kızak, scooter gibi oynarken bedenimizi kullandığımız ve çok eğlendiğimiz birçok oyuncak ve alet vardır. Bunlardan biri ve belki de en eğlencelisi bizi havalara uçuran trambolindir. Trambolinle, evlerin arka bahçelerinde, spor salonlarında ve dünya çapındaki spor etkinliklerinde her geçen gün daha sık karşılaşıyoruz. Son olarak Şubat 2022’de, milli sporcularımız Sena Elçin Karakaş ile Sıla Karakuş’un kadınlar senkronize trambolin dalında altın madalya almasıyla trambolin yine gündeme geldi.
Trambolin, kare, dikdörtgen ya da daire şeklinde bir metal çerçeveye genellikle yaylarla tutturulmuş dayanıklı ve esnek bir kumaş zeminden oluşur.

Üzerine çıkan kişi yaylardaki enerjiyle zıplar, zıplar ve giderek daha yükseğe zıplar; havadayken çeşitli hareketler yapar. Bu hem yapanlar hem de izleyenler için çok eğlenceli bir etkinliktir.



Zıplamak için kullanılan ve trambolini andıran değişik aletler binlerce yıldan beri çeşitli toplumlarda yapılıyor. Örneğin, İnuitler tarafından mors derileriyle ve Eski Mısırlılarca hayvan derileriyle bu tür aletlerin yapıldığı biliniyor. Ayrıca 19. yüzyılda sirklerde trapezciler de güvenlik için trambolini andıran ve düştüklerinde onları zıplatan ağlar kullanırdı. Yani fikir olarak trambolin aslında pek yeni değil. Ancak günümüzde kullanılan modern trambolinin icadı oldukça yeni.
Trambolin fikrini geliştirip onu yaşama geçiren kişi Amerikalı jimnastikçi George Nissen’dir. Nissen, jimnastik çalışmalarına destek olması için 1930’da trambolin üzerine düşünmeye ve ilk taslaklarını çizmeye başladı. 1934’te de tasarımına son halini verdi ve antrenörü Larry Giswold ile birlikte evinin garajında ilk trambolini yaptı. İcadına tramplen (sıçrama tahtası) anlamına gelen İspanyolca sözcük trampolin adını verdi. 1941’de Giswold’la birlikte bir şirket kurarak seri üretime geçti.

Hem yapanları hem de izleyenleri eğlendiren bu etkinlik önce ABD’de liselerin ve üniversitelerin beden eğitimi programına katıldı sonra da yavaş yavaş bir spor dalına dönüştü. 2. Dünya Savaşı sırasında pilot eğitiminin de bir parçası oldu. Trambolin dalında ilk dünya şampiyonası 1964’te İngiltere’nin başkenti Londra’da yapıldı. 1970’li yıllarda ülkemizde de tanınmaya ve yaygınlaşmaya başladı. Trambolin, 2000 yılında Avustralya’nın Sidney kentinde düzenlenen Yaz Olimpiyat Oyunları’nda jimnastiğin yeni bir dalı olarak kabul edildi. Bu karşılaşmaları 86 yaşındaki George Nissen de kızıyla birlikte izledi. Nissen, 2008’deki Pekin Olimpiyatları’na da izleyici olarak katıldı.

Trambolin hem spor dalı olarak hem de çocuklar ve gençler için bir eğlence aracı olarak bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de hızla yaygınlaşıyor. Evlerin bahçelerine kurulan trambolinler her geçen gün artıyor. Ayrıca birçok spor salonu eğlenceli kilo verme egzersizi olarak ondan yararlanıyor.

Trambolin yapmak çok kalori yakan etkili bir egzersizdir. Çocuklarda motor becerileri geliştirir, kas gelişimine ve kemik yoğunluğunun artışına olumlu etkileri olur. Dikkati, koordinasyonu ve denge duyusunu geliştirir.
Trambolin aynı zamanda dikkatli yapılması gereken bir etkinliktir. Bir anlık dalgınlıkla yanlış yöne zıplamanın bedeli biraz ağır olabilir. Özellikle birden çok kişi aynı anda yaparsa, denge sağlamak zorlaşır. Çok küçük çocuklar için pek de uygun bir oyun olmayabilir.





Oyun, dans, spor gibi bütün fiziksel etkinlikler kaslarımızı ve eklemlerimizi yoğun kullandığımız, kalp atışımızı ve solunum hızımızı arttıran ve bizi yoran etkinliklerdir.


Bedenimizi daha iyi tanırız.
Denge duyumuz gelişir ve beden kontrolümüz artar.
Önceden yapması zor gelen şeyleri daha kolay yaparız.
Özgüvenimiz artar.
Yeni ilişkiler kurar, var olanları geliştirir, pekiştiririz.Gelişme çağında olan biz çocuklar yaptığımız fiziksel etkinliklerin yararlarını anında duyumsarız. Örneğin daha az gergin oluruz, öz disiplinimiz, hızlı düşünme ve karar verme yeteneğimiz gelişir, daha zor yorulur ve daha iyi uyuruz.

Fiziksel etkinliklerin biz çocuklar için mucizevi yararları olur. Her gün en az bir saat yorucu fiziksel etkinlikte bulunmamız (daha çok olursa daha iyi) önemlidir.
Kış geldi, havalar soğudu, evlere kapandık… Yazın ne güzel dışarıda oynuyor, koşuyor, bisiklete biniyor, hatta yüzüyorduk. Peki, kış geldi diye spor yapmaktan vaz mı geçeceğiz? Hayır! Belki ülkemizde pek yaygın değil ama çok sayıda kış sporu var ve bunlardan bazılarını siz de yapabilirsiniz. Hem kışın tadını çıkarırsınız hem de sağlıklı ve güçlü bir bedeniniz olur. Gelin, bu sporlardan bazılarına daha yakından bakalım.
Buz bir zemin üstünde kızaklı patenle kayarak yapılan ve estetik yönü ön planda olan bu spor dalı, kış sporlarının belki de en zevklisidir. Kimi zaman bir spordan öte yalnızca zevk için, kimi zaman da bir yerden başka bir yere ulaşmak için buz pateni yapılabilir. Kuzey ülkelerinde yaşadığınızı, göllerin ve ırmakların baştan başa buz tuttuğunu düşünün; bu durumda ulaşımın en iyi yolu başka ne olabilir ki?
Buz pateninin bir olimpiyat sporu olarak da çok sayıda dalı vardır: Artistik buz pateni, kısa kulvar sürat pateni, sürat pateni, senkronize buz pateni… İçlerinden en ilgi çekicisi kuşkusuz artistik buz patenidir. Bir müzik eşliğinde ve hayranlık uyandırıcı bir uyumla dans eden artistik buz patencilerini siz de heyecanla izlemiş olmalısınız. Bazen bireysel bazen de çift olarak yapılan bu spor dönme, atlama, adım dizisi gibi hareketlerin birleşimini içerir. Hakemler sporculara yaptıkları hareketlerin başarısına göre teknik ve estetik yetkinliklerine göre artistik puanlar verir. 12 ila 20 patencinin birlikte kaydığı senkronize buz pateniyse görsel yönü ağır basan bir daldır. Kısa kulvar sürat pateni ile sürat pateni de hızlı olanın kazandığı spor dallarıdır. Sporcuların parkur boyunca hızlanma ve birbirlerinin önüne geçme çabalarını izlemek çok zevklidir.


Görsel Kaynağı: Iurii Osadchi / Shutterstock.com


Görsel Kaynağı: YuryKara / Shutterstock.com



Görsel Kaynağı: Alexander Piragis / Shutterstock.com

Görsel Kaynağı: krumcek / Shutterstock.com

Görsel Kaynağı: Nejdet Duzen / Shutterstock.com


Görsel Kaynağı: Iurii Osadchi / Shutterstock.com

Son yıllarda giderek yaygınlaşan bir başka kış sporu da kar kayağıdır. Snowboard olarak da anılan kar kayağı, denizde yapılan sörfle karada yapılan kaykayın kar üstünde yapılan biçimi gibidir. Bu spor, 140-165 santimetre uzunluğunda ve 24-27 santimetre genişliğindeki tahtalar üzerinde yapılır. Farklı kayma stilleri ve profesyonel sporcular arasında değişik yarışma dalları vardır. Kimi zaman amaç en kısa sürede engellerle dolu bir parkurun geçilmesi, kimi zaman da havaya kalktıktan sonra bazı estetik hareketlerin yapılarak puan kazanılmasıdır.
Kar kayağının nasıl icat edildiğini biliyor musunuz? 1965’te Amerika Birleşik Devletleri’nde, bir babanın kızına kar üzerinde kayarak eğlenmesi için yaptığı bir oyuncağın ünlenmesiyle ortaya çıkan kar kayağı, kısa sürede milyonlarca insanın ilgisini çekmiş ve milyonlarcası üretilmiş. Türkiye’de de 1990’lı yıllardan itibaren yaygınlaşan bu spor, yukarıda söz edilen kayak merkezlerinde ve daha pek çok yerde, elbette düşmelere karşı önlemler alınarak, yapılabilir.

Kış sporları arasında takım sporu deyince akla ilk gelen buz hokeyidir. Buz pateni pistlerinin iki kale konularak bir maç sahasına dönüştüğü, sporcuların özel koruyucu giysiler içinde Amerikan futbolcularını andırdığı bir spordur. Sporcular tıpkı polo oynar gibi bir sopa (hokey sopası) kullanarak bir diski rakibin kalesine atmaya çalışır. Takımlar, biri kaleci olmak üzere altışar oyuncudan oluşur.
Buz pateni, kayak ve kızak dışında Türkiye’de federasyonu bulunan bir başka kış spor dalı buz hokeyidir. Çeşitli kentlerde bu spor dalı amatör olarak yapılabilir ve sporun eğitimi alınabilir. Yurtdışında tarihi çok gerilere, Ortaçağ’a kadar uzanan bu sporun atası bandy olarak bilinen ve günümüzde de 11 kişilik takımlarla yapılan bir spordur. Buz hokeyi, Kanada, Rusya, İsveç, Finlandiya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya gibi ülkelerde, bizde futbol ya da basketbolun gördüğü ilgiyi görür.

Bedeniniz küçüklü büyüklü onlarca olağanüstü makinenin bir arada uyumla çalıştığı muazzam bir yapıdır. Çok karmaşıktır ve çok incelikli çalışır; hisseder, düşünür, sever, büyür, gelişir ve kendi kendini onarır. Bedenimizin kontrol merkezi beyindir. İnsan beyni en gelişmiş bilgisayardan bile daha karmaşık ve güçlüdür. Herkesin beyni kendine özgüdür ve o kişiyi biricik yapar. Kalbiniz yaklaşık orta boy bir portakal büyüklüğündedir. Her dakika yaklaşık beş litre kanı bütün bedeninize pompalar. Bu işi de ortalama 75 yıl boyunca hiç aksatmadan yapar. Bedeninizde daha başka organlar ve sistemler de vardır. Bu olağanüstü yapının nelerden oluştuğuna ve nasıl işlediğine ilişkin bir yolculuğuna çıkmaya ne dersiniz?
Bedeniniz küçüklü büyüklü onlarca olağanüstü makinenin bir arada uyumla çalıştığı muazzam bir yapıdır. Çok karmaşıktır ve çok incelikli çalışır; hisseder, düşünür, sever, büyür, gelişir ve kendi kendini onarır. Bedenimizin kontrol merkezi beyindir. İnsan beyni en gelişmiş bilgisayardan bile daha karmaşık ve güçlüdür. Herkesin beyni kendine özgüdür ve o kişiyi biricik yapar. Kalbiniz yaklaşık orta boy bir portakal büyüklüğündedir. Her dakika yaklaşık beş litre kanı bütün bedeninize pompalar. Bu işi de ortalama 75 yıl boyunca hiç aksatmadan yapar. Bedeninizde daha başka organlar ve sistemler de vardır. Bu olağanüstü yapının nelerden oluştuğuna ve nasıl işlediğine ilişkin bir yolculuğuna çıkmaya ne dersiniz?
Her insanın boyu yaklaşık kulacı kadardır.

En büyük iç organ karaciğerdir ama en büyük organımız yaklaşık 2,7 kilogram ağırlığındaki derimizdir.

Yetişkin birinde büyük bölümü bağırsaklarda bulunan 38 trilyon da bakteri yaşar. Ama bunlar beden hücrelerinden çok daha küçük olduğundan toplam ağırlıkları anca birkaç yüz gram kadardır.

Kalbimiz dakikada 60-100 kez atar. Heyecanlanınca, korkunca ya da zorlu bir fiziksel etkinlik sırasında bu sayı 200’e kadar çıkabilir. Çocukların kalbi yaklaşık yumrukları büyüklüğünde olur.

Dünyanın bütün ülkelerinden on binlerce atletin katıldığı, milyarlarca kişinin de televizyondan ve internetten izlediği olimpiyat oyunları dünyanın en büyük spor organizasyonudur. Dört yılda bir düzenlenen yaz olimpiyatlarından iki yıl sonra kış olimpiyatları yapılır. Her ikisinden hemen sonra da paralimpik oyunlar düzenlenir.
Olimpiyat oyunlarının öyküsü günümüzden yaklaşık 2.800 yıl öncesine, MÖ 776 yılına dayanır. Zeus onuruna düzenlenen oyunlar 394 yılına değin bin yıldan uzun bir süre kesintisiz yapıldı. Eski Yunan kent devletlerinin en iyi atletleri dört yılda bir Olimpiya denen kutsal yere gelip çeşitli yarışmalarda mücadele etti.
İlk olimpiyatlar bugünkü olimpiyatlardan biraz farklıydı. Öncelikle yalnızca erkekler yarışabiliyordu. Boks, güreş gibi bazı yarışmalarda kurallar çok sertti; atletlerin yaralanması ya da ölmesi pek de olağandışı sayılmazdı. Yarışmacılar rekor kırmak için uğraşmazdı. Çünkü bunun için yarışmazlardı. Onlar yalnızca rakiplerini geçip en iyi olmak için yarışırdı. Önemli olan tek şey yarışmayı kazanmaktı. Yarışmalarda ödül olarak yalnızca zeytin yapraklarından yapılma bir taç verilirdi. Başka bir ödül yoktu. Ama atletler memleketlerinde çeşitli armağanlar alırdı.
394’te yapılan olimpiyatlardan sonra 1.500 yıldan uzun bir süre olimpiyat oyunları düzenlenmedi. Ancak Avrupa’da antik olimpiyat oyunlarına yönelik ilgi 17. yüzyıldan itibaren yeniden başladı ve giderek büyüdü. Başta İngiltere ve Fransa olmak üzere çeşitli ülkelerde küçük çaplı olimpiyat benzeri yarışmalar düzenlenmeye başladı. On dokuzuncu yüzyılın sonunda olimpiyat oyunları Baron Pierre de Coubertin’in öncülüğünde yeniden başlatıldı. İlk modern olimpiyatlar 1896’da Atina’da düzenlendi.
Modern olimpiyatlar antik olimpiyatlardan farklı olarak hep değişik ülkelerde değişik kentlerde yapılıyor. Bugüne değin 23 kentte 29 Yaz Olimpiyat Oyunu ve 20 kentte de 23 Kış Olimpiyat Oyunu düzenlendi.





Antik olimpiyatlarda yarışılan spor dalları çok azdı. Hatta MÖ 776’dakinde yalnızca koşu vardı ve oyunlar bir gün sürmüştü. Zamanla boks, güreş, disk atma, cirit atma gibi yeni dallar eklendi. MÖ 720’deki olimpiyat oyunlarına katılan atletler 18 dalda yarışıyordu.
1896’daki ilk modern olimpiyatlarda 9 spor dalında 43 etkinlik düzenlendi. 14 ülkeden 241 atlet katıldı.
Bu yıl 23 Temmuz – 8 Ağustos tarihleri arasında Japonya’nın başkenti Tokyo’da düzenlenen 32. Yaz Olimpiyat Oyunları’nda 205 ülkeden 11 bin dolayında atlet, 41 spor dalında düzenlenen 339 etkinlikte yarıştı.
Sporcularımız Tokyo’da düzenlenen 32. Yaz Olimpiyat Oyunları’ndan önce katıldıkları turnuvalarda 39 altın, 25 gümüş ve 27 bronz olmak üzere toplam 91 madalya kazanmıştı.
Tokyo Olimpiyat Oyunları’na 50 kadın ve 58 erkek sporcuyla katılan Türkiye boksta Busenaz Sürmeli ve okçulukta Mete Gazoz ile altın madalya kazandı. Boksta Buse Naz Çakıroğlu ve karatede Eray Şamdan gümüş madalya sahibi oldu. Tekvandoda Hatice Kübra İlgün ile Hakan Reçber, karatede Merve Çoban ile Ali Sofuoğlu, güreşte Yasemin Adar, Rıza Kayaalp ve Taha Akgül, jimnastikte de Ferhat Arıcan bronz madalya kazandı. Böylece ülkemizin olimpiyat madalya sayısı 104’e yükseldi.


Mavi, yeşil, kırmızı… Bu üç rengi kim sevmez? Herkes sever belki, ama herkes onları aynı göremez. Renk körü olanlar onları ayırt etmekte zorlanır. Ama üzülecek bir şey yok; çünkü bazen bunun hiç farkına bile varmazlar. Tabii, günün birinde çok şaşırana dek…
Mavi, yeşil, kırmızı… Bu üç rengi kim sevmez? Herkes sever belki, ama herkes onları aynı göremez. Renk körü olanlar onları ayırt etmekte zorlanır. Ama üzülecek bir şey yok; çünkü bazen bunun hiç farkına bile varmazlar. Tabii, günün birinde çok şaşırana dek…

Düşünsenize, bir gün pazara gittiğinizde pazarcı size gördüğünüz farklı türlerdeki elmaların aynı zamanda farklı renkte de olduğunu söylüyor! O zamana kadar yeşil ve başka tonda bir yeşil diye ayırt ettiğiniz renklere aslında yeşil ve kırmızı dendiğini öğreniyorsunuz. Yalnızca elmaları değil çevrenizdeki birçok nesneyi başkalarının gördüğünden farklı algıladığınızı anlıyorsunuz. İşte, bunun adı renk körlüğü. Ama korkulacak bir şey yok. Birçok insanda görülen bir durum bu…

Renk körleri pazardaki elmaları sağdaki gibi görürler.
Gözlerimiz farklı renkleri, koni hücreler denen özelleşmiş hücrelerle algılar. Öyle her renk için ayrı hücre var sanmayın. Hücreler yalnızca üç renk için özelleşmiştir: mavi, yeşil ve kırmızı. Diğer renkler ve renklerin tonları, bu üç rengin miktarıyla belirlenir. Resim yaparken elinizde olmayan renkleri boyaları karıştırarak elde etmeniz gibi düşünün… Bu hücreler hangi renkten ne kadar çok algılarsa, beyne o kadar güçlü bir sinyal gönderir ve biz renkleri aslında beynimizle, bu sinyallerin toplamı olarak görürüz.
Gözümüzün ağtabakasındaki (retina) çubuk hücreleri yalnızca ışığa duyarlıdır, ama üç tip koni hücresiyle renkleri görürüz.
Bazı insanlarda bu üç tip hücreden biri doğuştan yoktur ya da vardır da düzgün çalışmıyordur. Örneğin kırmızıya duyarlı hücreleri olmayan kişiler dünyayı mavi, yeşil ve bu iki rengin karışımı olan renklerde algılar. Kırmızı elmaları ya da kırmızı trafik lambalarını yine görürler ama onları sanki yeşilin bir tonuymuş gibi algılarlar. Haliyle trafikte işleri biraz zor olur!
Renk körlüğü farklı tipte olanlar değişik renklerdeki çiçekleri işte, böyle algılıyor.
Renk körlüğü genetik bir bozukluktur ve kuşaktan kuşağa aktarılır. Ailenizde renk körü bireyler yoksa, sizin de renk körü olma olasılığınız düşüktür. Renk körlüğünün farklı tipleri olduğu için bunun farkına varmak bazen zor olabilir. Yine de basit bir testle bunu anlayabilirsiniz. Aşağıdaki dairelerin içindeki sayıları görebiliyor musunuz? Göremediğiniz var mı? Eğer varsa, korkmayın ama ilk fırsatta bir göz doktoruna görünün.
İshihara testi olarak bilinen bu test, farklı renk körlüğü tiplerini teşhis etmekte kullanılıyor.
Renk körlerinin görüş kalitesini artıracak gözlük ve lensler geliştirildi. Bu gözlük ve lens, yeşil ile kırmızıyı ya da mavi ile yeşili ayırt etmekte zorlananlara yardımcı oluyor. Bu renkleri birbirinden daha ayırt edilebilir ve daha canlı hale getiriyor.

Günümüzün en sevilen sporlarından biri cimnastiktir. Cimnastik denince ilk akla gelen de günümüz sporcularından biri değil, eski Rumen cimnastikçi Nadia Comăneci olur. Bunun da haklı bir nedeni vardır. Nadia Comăneci 1976’da Kanada’da Montreal’de düzenlenen 18. Yaz Olimpiyatları’nda tüm jüriden 10 üstünden 10 puan alan ilk sporcu olmuştur. Daha 14 yaşındayken ulaştığı bu olağanüstü başarı onun bir anda dünyaca tanınmasına yol açmıştır. Comăneci yirminci yüzyılın en büyük atletlerinden biri ve gelmiş geçmiş en iyi cimnastikçilerden biri kabul edilir. Tüm dünyada cimnastiğin popülerleşmesinde çok büyük katkısı olmuştur.
Nadia Comăneci’yi biraz yakından tanımaya ne dersiniz?
Günümüzün en sevilen sporlarından biri Cimnastiktir. Cimnastik denince ilk akla gelen de günümüz sporcularından biri değil, eski Rumen cimnastikçi Nadia Comăneci olur. Bunun da haklı bir nedeni vardır. Nadia Comăneci 1976’da Kanada’da Montreal’de düzenlenen 18. Yaz Olimpiyatları’nda tüm jüriden 10 üstünden 10 puan alan ilk sporcu ol. Daha 14 yaşındayken ulaştığı bu olağanüstü başarı onun bir anda tüm dünyada tanınmasına yol açtı. Comăneci yirminci yüzyılın en büyük atletlerinden biri ve gelmiş geçmiş en iyi cimnastikçilerden biri kabul edilir. Tüm dünyada cimnastiğin popülerleşmesinde çok büyük katkısı olmuştur.
Nadia Comăneci’yi biraz daha yakından tanımaya ne dersiniz?
Nadia Comăneci, 1961’de Romanya’da Karpat dağlarının eteklerindeki küçük Oneşti kasabasında doğdu.. Adını annesinin (ona hamileyken) izlediği bir Rus filminin kadın kahramanın adı olan Nadia’dan (Umut) aldı. Adrian adında küçük bir erkek kardeşi var. Nadia’nın cimnastiğe yeteneği bahçede arkadaşlarıyla perende atarken keşfedildi. Altı yaşında cimnastik eğitimi almaya başladı.

İlk kez 9 yaşındayken Romanya’da düzenlenen ulusal cimnastik karşılaşmalarına katıldı. İlk büyük başarısını daha 13 yaşındayken elde etti. 1975’te Norveç’in Skien kentinde düzenlenen Avrupa Şampiyonası’nda 3 altın ve bir gümüş madalya kazandı.

Görsel kaynağı: Wikipedia
Nadia’nın parladığı ve gelmiş geçmiş en iyi cimnastikçilerden biri kabul edilmesini sağlayan başarısı 1976 Yaz Olimpiyatları’ndaki başarısı oldu. Olimpiyat Oyunları’na katıldığında 14 yaşında olan Nadia, 150 santimetre boyunda ve yalnızca 39 kilogram ağırlığındaydı. Uğur getirsin diye çok sevdiği Eskimo oyuncak bebeğini de yanında getirdi.

Görsel kaynağı: Wikipedia

Nadia 1976 Olimpiyatları’nda aldığı madalyalarla
Görsel kaynağı: Wikipedia

Görsel kaynağı: Wikipedia

Nadia 1976 Olimpiyatları’nda aldığı madalyalarla
Görsel kaynağı: Wikipedia
Nadia, 18 Temmuz günü cimnastik karşılaşmalarında öyle etkileyici bir performans sergiledi ki altı jüri üyesinden de 10 üstünden 10 puan (mükemmel skor) alan ilk cimnastikçi oldu. Ne var ki olimpiyatlar için elektronik sayı tahtası üreten şirket, cimnastikte 10 tam puan almanın olanaksız olduğunu düşündüğünden sayı tahtasında yalnızca 3 basamağa yer vermişti. Bu nedenle sayı tahtasına 10.00 yazılamadığı için 1.00 yazıldı. Bu durum önce izleyicilerde büyük bir şaşkınlık yarattı. Ama kısa sürede işin aslı anlaşıldı: Karşılarında 14 yaşında kusursuz bir cimnastikçi vardı.
O gün Nadia mükemmel skora altı kez daha ulaştı. Oyunlar sona erdiğinde 3 altın, 1 gümüş ve 1 de bronz madalya kazandı. Ama daha da önemlisi kusursuz bir cimnastikçi olarak bütün dünyanın dikkatini üzerine çekti.
Nadia, 1980’de Moskova’da düzenlenen olimpiyat oyunlarında da 2 altın ve 2 gümüş madalya kazandı. Mayıs 1984’te 23 yaşında emekli oldu ve o yıl ABD’de düzenlenen olimpiyatlara katılmadı. Bir süre Romanya cimnastik takımının koçluğunu yaptı. 1989’da Romanya’dan ayrıldı ve ABD’ye taşındı. Orada kendisi gibi olimpiyatlarda cimnastik dalında iki altın madalya kazanmış Bart Corner ile evlendi. Eşiyle birlikte cimnastik sporunun yaygınlaşması için uğraştı -hâlâ da uğraşıyor. 1981’de yazdığı Nadia adlı kitaptan sonra 2003’te de Genç Cimnastikçiye Mektuplar adlı bir kitap daha yazdı. Asimetrik paralel için kendi geliştirdiği Comăneci salto adlı cimnastik hareketi hâlâ en zor hareketlerden biri olarak kabul edilir.


Görsel kaynağı: Wikipedia
Nadia, 1980’de Moskova’da düzenlenen olimpiyat oyunlarında da 2 altın ve 2 gümüş madalya kazandı. Mayıs 1984’te 23 yaşında emekli oldu ve o yıl ABD’de düzenlenen olimpiyatlara katılmadı. Bir süre Romanya cimnastik takımının koçluğunu yaptı. 1989’da Romanya’dan ayrıldı ve ABD’ye taşındı. Orada kendisi gibi olimpiyatlarda cimnastik dalında iki altın madalya kazanmış Bart Corner ile evlendi. Eşiyle birlikte cimnastik sporunun yaygınlaşması için uğraştı -hâlâ da uğraşıyor. 1981’de yazdığı Nadia adlı kitaptan sonra 2003’te de Genç Cimnastikçiye Mektuplar adlı bir kitap daha yazdı. Asimetrik paralel için kendi geliştirdiği Comăneci salto adlı cimnastik hareketi hâlâ en zor hareketlerden biri olarak kabul edilir.

Görsel kaynağı: Wikipedia
Bedenin oluşmasını ve gelişmesini sağlayan, yıpranan bölümlerini onaran, ona ısı ve enerji veren hayvansal ve bitkisel maddelere besin denir. Doğru beslenme, sağlıklı yiyeceklerin yeterli miktarlarda ve dengeli bir şekilde tüketilmesiyle sağlanır. Sağlıklı yiyecekler doğal, taze, katkısız olmalı ve gereksinim duyduğumuz besin maddelerini içermelidir. İnsanların yiyeceklerden düzenli olarak alması gereken beş temel besin maddesi vardır. Bunlar karbonhidratlar, proteinler, yağlar, mineraller ve vitaminlerdir.
Karbonhidratlar, yağlar ve proteinler bedenimize enerji verir ve bağışıklık sistemine destek olur. Mineraller kemik, diş ve tırnak gibi dokularda hücrelerin önemli bir bölümünü oluşturur, bedenimizde gerçekleşen kimyasal tepkimeleri hızlandırırlar.
Peki, vitaminler nelerdir, nelerde bulunurlar ve bedenimiz için neden önemlidirler? Gelin vitaminleri biraz daha yakından tanıyalım.
Bedenin oluşmasını ve gelişmesini sağlayan, yıpranan bölümlerini onaran, ona ısı ve enerji veren hayvansal ve bitkisel maddelere besin denir. Doğru beslenme, sağlıklı yiyeceklerin yeterli miktarlarda ve dengeli bir şekilde tüketilmesiyle sağlanır. Sağlıklı yiyecekler doğal, taze, katkısız olmalı ve gereksinim duyduğumuz besin maddelerini içermelidir. İnsanların yiyeceklerden düzenli olarak alması gereken beş temel besin maddesi vardır. Bunlar karbonhidratlar, proteinler, yağlar, mineraller ve vitaminlerdir.
Karbonhidratlar, yağlar ve proteinler bedenimize enerji verir ve bağışıklık sistemine destek olur. Mineraller kemik, diş ve tırnak gibi dokularda hücrelerin önemli bir bölümünü oluşturur, bedenimizde gerçekleşen kimyasal tepkimeleri hızlandırırlar.
Peki, vitaminler nelerdir, nelerde bulunurlar ve bedenimiz için neden önemlidirler? Gelin vitaminleri biraz daha yakından tanıyalım.


Vitaminler bedenimiz için yaşamsal önemi olan ve bedenimizde gerçekleşen kimyasal tepkimeleri hızlandıran basit organik maddelerdir. Bedenimizin sağlıklı gelişimi ve çalışması açısından çok gerekli olup her gün çok küçük miktarlarda alınmalıdırlar. Yeteri miktarda alınmadıklarında bedende bazı aksamalara ve ciddi sağlık sorunlarına yol açarlar.
Vitamin sözcüğünü ilk kez, B1 vitaminini (tiamin) keşfeden Polonyalı biyokimyacı Casimir Funk 1912’de kullanmıştır. Vitamin, yaşam anlamına gelen Latince vita sözcüğü ile kimyadaki amin teriminin birleşiminden oluşan bir sözcüktür. Amin, bir grup organik kimyasal maddeye verilen addır. O dönemde bütün vitaminlerin amin grubundan olduğu düşünülüyordu. Bugün bunun doğru olmadığı biliniyor. Ama vitamin adı kullanılmaya devam ediyor.

Vitaminler, bedenimizin gereksinimi olan 14 maddeden oluşur. Onları şöyle sıralayabiliriz:


Vitaminleri bedenimizde üretemeyiz; onları yediğimiz yiyeceklerden alırız.
A vitaminine retinol de denir. Özellikle yumurta sarısında, sütte, tereyağında, balıkta ve marul, havuç, ıspanak, şalgamda bolca bulunur. Bu vitamin deri, diş, kemik ve göz sağlığı açısından çok önemlidir. Karaciğerde depolanır. Bağışıklık sistemini güçlendirir.







B grubu vitaminlerinin önceden tek bir B vitamin olduğu sanılıyordu. Zamanla canlılarda benzer işlevleri olan ve çoğu kez bir arada bulunan değişik B vitaminlerinin olduğu anlaşıldı. Bu grup vitamin et, tavuk, hindi, balık, sakatat, süt, yumurta ve yeşil sebzelerde bulunur.







C vitamininin bir başka adı da askorbik asittir. Hücrelerimizi bir arada tutan kolajen yapımı için gereklidir. Yaraların ve yanıkların iyileşmesini sağlar. Ayrıca bedenin mikroplara karşı savunmasında da uyarıcı bir rol oynar. En çok taze sebze ve meyvelerde, özellikle limon, portakal, greyfurt gibi turunçgillerde, lahanada, domateste ve şalgamda bulunur.

D vitamini güneş ışınlarının derimize çarpmasıyla bedenimizde doğal olarak üretilir. Ayrıca süt, yumurta gibi bazı yiyeceklerde de bulunur. Özellikle, bebekler ve gelişme çağındaki çocuklar için önemlidir.



E vitamini bağışıklık sisteminin güçlenmesinde rol oynar. Ayrıca kırmızı kan hücrelerinin sağlıklı olmasını sağlar. Kas dokusu için gereklidir. Başta tahıllarda, yağlı tohumlarda ve bitkilerin yeşil bölümlerinde yani aslında yiyeceklerin çoğunda bulunur.

K vitamini öteki vitaminlerden biraz daha geç keşfedilmiştir. Kanın pıhtılaşması için gereklidir. K vitamininin bir bölümünü yediğimiz ıspanak, lahana ve karnabahar gibi sebzelerden ve balıktan alırız. Bir bölümünü de bağırsaklarımızdaki bakteriler üretir. Bu nedenle eksikliği pek yaygın değildir.






Günümüzün en sevilen ve yaygın takım sporlarından biri basketboldur. Basketbol denince de hemen herkesin aklına Michael Jordan gelir. Michael Jordan kim mi? Tabii ki gelmiş geçmiş en iyi basketbol oyuncusu. Onu biraz yakından tanımaya ne dersiniz?
Görsel kaynağı: Pepitoet, wikipedia.org
1963’te doğan Michael’ın iki ablası ve bir de ağabeyi vardı. Sonra bir de küçük kız kardeşi oldu. Ailesi o daha küçükken New York’tan ayrılıp Wilmington Kuzey Carolina’ya taşındı. Michael, basketbol becerilerini burada, lise takımında geliştirdi. Lisedeyken basketbolun yanı sıra, Amerikan futbolu ve beysbol da oynadı.


Liseden sonra 1981’de Chapel Hill’deki Kuzey Carolina Üniversitesi’nden burs kazandı. Üniversitenin coğrafya bölümüne girdi. 1984’te ABD’de en iyi üniversite oyuncusu seçildi. 1984’te daha üniversiteyi bitirmeden profesyonel basketbol yaşamına atıldı. Aynı yıl ABD’de Los Angeles kentinde düzenlenen olimpiyat oyunlarında ulusal takımda yer aldı. Hızlı ve estetik oyunuyla bütün dünyadaki basketbolseverlerin gönlünü kazandı. Ülkesinin şampiyonluğunda önemli bir rolü oldu. Michael Jordan yarım kalan üniversite eğitimini 1986’da tamamladı.

Görsel kaynağı: Marco Varisco, wikipedia.org

Genç Michael Jordan, 1984’te Ulusal Basketbol Ligi’nde (NBA) yer alan Chicago kentinin takımı Chicago Boğaları’nda oynamaya başladı. O yıl başarılı oyunuyla hemen dikkatleri üzerine çekti ve Yılın Çaylağı ödülünü aldı. 1991’de Boğalar onunla ilk şampiyonluklarını kazandı. İlerleyen yıllarda Michael Jordan takımını altı kez daha şampiyon yaptı.

Michael Jordan çoğu kişi tarafından basketbol tarihinin en iyi oyuncusu olarak kabul edilir. O, oynadığı dönem boyunca yaptığı ortalama skor, pas sayısı ve savunmasıyla her anlamda üstün bir basketbol oyuncusu oldu. Altı kez NBA şampiyonluğu yaşadı. NBA’nın En Değerli Oyuncu Ödülü’nü 5 kez kazandı. 1984’te ve 1992’de ABD ulusal takımında olimpiyat şampiyonu oldu. Kariyeri boyunca tutturduğu maç başına 30,12 sayı ortalaması ve finallerdeki 33,4 sayı ortalaması henüz aşılamamıştır.
NBA’nın resmî sitesinde “Michael Jordan tüm zamanların en iyi basketbolcusudur.” diye yazar. Basketbolseverler de ona “majesteleri” lakabını takmıştır.


Michael Jordan aynı zamanda izlemesi de en keyifli oyunculardan biriydi. Attığı sıra dışı basketler ve paslar, rakip şutları havada kesmesi, sıçradığında havada yön değiştirmeleri, hatta bazen sanki havada asılı kalıyormuş gibi görünmesi basketbolseverlerin gönlünde ayrı bir yer edinmesine yol açtı. Alçak gönüllü tavırlarıyla da her zaman örnek bir sporcu oldu. Michael Jordan oyun tarzıyla basketbolu daha üst düzeye çekti. Yalnızca kendi takımının oyuncuları değil, rakip oyuncular da onunla oynamaktan keyif alırdı.
Michael Jordan 2003’te basketbolu bıraktığında NBA tarihinin en zengin oyuncusu ve ilk milyarderiydi. Basketbolla bağını sürdüren sporcu şu anda NBA’da yer alan Kuzey Carolina Yabanarıları takımının sahibi ve yöneticisi.


“Hiçbir maçı kaybetmedim; yalnızca kazanmam için süre yetmedi.”
Hem kendi sağlığımızı hem de içinde yaşadığımız toplumun sağlığını korumak için yapmamız gereken basit bazı şeyler vardır. Bunların başında her gün sık sık ellerimizi sabunlu suyla yıkamak, yıkanmak, dişlerimizi fırçalamak ve yeteri kadar uyumak gelir. Ayrıca yanında olabildiğince sağlıklı beslenmeye çalışmalı, yeteri kadar egzersiz yapmayı da ihmal etmemeliyiz. Hastalıklara karşı sağlığımızı korumak için bunlardan başka yapmamız gereken çok önemli bir şey daha vardır: Aşılarımızı zamanında olmak.
Aşılar bulaşıcı hastalıklara karşı bireyleri ve toplumu korumanın en etkili, en ekonomik ve en güvenilir yöntemlerinden birisidir. Aşılar, kullanılmaya başlandığından itibaren, yani yaklaşık 220 yıldır, bulaşıcı hastalıkların görülme sıklığı giderek azalmış ve onlardan kaynaklanan ölümler büyük ölçüde önlenmiştir. Eğer aşılama durursa, öldürücü bulaşıcı hastalıklar toplumlarda yine yaygın olarak görülmeye başlar.
Hem kendi sağlığımızı hem de içinde yaşadığımız toplumun sağlığını korumak için yapmamız gereken basit bazı şeyler vardır. Bunların başında her gün sık sık ellerimizi sabunlu suyla yıkamak, yıkanmak, dişlerimizi fırçalamak ve yeteri kadar uyumak gelir. Ayrıca yanında olabildiğince sağlıklı beslenmeye çalışmalı, yeteri kadar egzersiz yapmayı da ihmal etmemeliyiz. Hastalıklara karşı sağlığımızı korumak için bunlardan başka yapmamız gereken çok önemli bir şey daha vardır: Aşılarımızı zamanında olmak.
Aşılar bulaşıcı hastalıklara karşı bireyleri ve toplumu korumanın en etkili, en ekonomik ve en güvenilir yöntemlerinden birisidir. Aşılar, kullanılmaya başlandığından itibaren, yani yaklaşık 220 yıldır, bulaşıcı hastalıkların görülme sıklığı giderek azalmış ve onlardan kaynaklanan ölümler büyük ölçüde önlenmiştir. Eğer aşılama durursa, öldürücü bulaşıcı hastalıklar toplumlarda yine yaygın olarak görülmeye başlar.


İnsanlarda ya da hayvanlarda hastalığa yol açan mikropların (yani virüs ve bakterilerin) hastalık yapma özelliklerinden arındırılmasını temel alarak geliştirilen biyolojik maddelere aşı denir.
Bilimin insan yaşamına yönelik en büyük başarılarının başında gelen aşılar yaşam kurtarır. İnsan ömrünü -özellikle çocukların- uzatır.


Aşılanan bir kişinin bedeni kendisine zarar veremeyen mikroplara ya da zehirlere karşı bir savunma yöntemi geliştirir. Böylece gerçek mikropla karşılaştığında hazırlıklı olacaktır. Önceden geliştirdiği bu yöntemle gerçek mikroba karşı savaşacak ve hastalığa yakalanmayacaktır. Bu kişi artık o hastalığa karşı bağışıktır yani dirençlidir. Oluşan bu direnç genellikle ömür boyu bedende kalır ve kişi o mikropla her karşılaştığında onu etkisiz kılmak için savaşır.
Bağışıklama, aşıyla önlenebilir hastalıkların ve ölümlerin önüne geçilmesi açısından en etkili ve güvenli toplum sağlığı yöntemidir.
Aşılarını uygun sayıda ve belirlenen aralıklarla almış çocuklar yeterince korunurlar. Aşıların zamanında uygulanması çok önemlidir.
Aşılar yapılmazsa, toplumda önlenebilir hastalıkların sıklığı artar. Aşılanarak bağışık hale gelmiş bireylerin oluşturduğu toplumlar, hastalıkların yayılmasına karşı direnç gösterirler. Bu yolla henüz aşılanmamış, aşılanmaya engel oluşturan bir hastalığı olanlar da korunmuş olur.


Bütün çocuklar doğar doğmaz takvime uygun bir şekilde aşılanmaya başlanmalıdır. Aşılar yalnızca çocuklar için değildir. Birçok yetişkin, aşıyla kolayca önlenebilecek bazı hastalıklar nedeniyle sakat kalır ya da ölür. Bu nedenle tüm yetişkinler yaşlarına uygun olarak tetanoz, difteri, grip, pnömokok gibi hastalıklara karşı aşılanmalıdır.
Aşılar aile sağlığı merkezlerinde ve hastanelerde yapılır. Aşı takviminde yer alan aşılar Sağlık Bakanlığı kurum ve kuruluşlarında ücretsiz olarak uygulanır.
Bütün ilaçlar gibi aşıların da bazı yan etkileri olabilir. Ancak günümüz aşılarının yan etkileri yok denecek kadar azdır. Aşıyla ilişkili en sık karşılaşılan yan etkiler, kısa sürede kendiliğinden düzelen ateş, aşı yerinde şişlik, ağrı ve kızarıklıktır.


2018’de bütün dünyada bir yaşından küçük 116,3 milyon çocuk (o yaş grubunun yüzde 85’i) difteri-tetanoz-boğmaca aşısı oldu.
Uygulanan ilk aşı çiçek hastalığına karşı geliştirilen aşıdır. Edward Jenner 1796’da İngiltere’de küçük bir çocuğa yapmıştır.
Çiçek, en az 3000 yıldır insanlığın karşı karşıya olduğu en öldürücü hastalıklardan biriydi. Bulaştığı 100 kişiden 30’unu öldürüyor, kalan yetmişinde de bazı hasarlar ya izler bırakıyordu.
20 yıl süren dünya çapındaki aşılama kampanyasının sonucunda çiçek virüsü 1980’de yeryüzünden silindi. Bu sayede, 1980’den bugüne 200 milyona yakın insan çiçek hastalığından ölmekten kurtuldu.
Çiçekten sonra ilk aşılar 1800’lu yılların sonunda hıyarcıklı veba, kolera, kuduz, tetanoz ve tifoya karşı geliştirildi.
Bilim insanları yalnızca bulaşıcı hastalıklara yönelik aşı üretmeye çalışmıyor. Bazı bağışıklık sistemi hastalıklarına ve kanser türlerine yönelik aşı çalışmaları da var.
İsviçre’de doğada tilkilerde görülen kuduz vakaları 1960’lı yıllarda iyice artmış ve büyük bir sorun olmaya başlamıştı. İsviçre 1970’li yıllarda ilginç bir aşılama yöntemine başvurdu. Aşılanmış on binlerce tavuk başını helikopterlerle doğaya bıraktı. 1996’da ülke tilki kökenli kuduzdan tümüyle arınmıştı.
2018’de bütün dünyada bir yaşından küçük 116,3 milyon çocuk (o yaş grubunun yüzde 85’i) difteri-tetanoz-boğmaca aşısı oldu.
Uygulanan ilk aşı çiçek hastalığına karşı geliştirilen aşıdır. Edward Jenner 1796’da İngiltere’de küçük bir çocuğa yapmıştır.
Çiçek, en az 3000 yıldır insanlığın karşı karşıya olduğu en öldürücü hastalıklardan biriydi. Bulaştığı 100 kişiden 30’unu öldürüyor, kalan yetmişinde de bazı hasarlar ya izler bırakıyordu.
20 yıl süren dünya çapındaki aşılama kampanyasının sonucunda çiçek virüsü 1980’de yeryüzünden silindi. Bu sayede, 1980’den bugüne 200 milyona yakın insan çiçek hastalığından ölmekten kurtuldu.
Çiçekten sonra ilk aşılar 1800’lu yılların sonunda hıyarcıklı veba, kolera, kuduz, tetanoz ve tifoya karşı geliştirildi.
Bilim insanları yalnızca bulaşıcı hastalıklara yönelik aşı üretmeye çalışmıyor. Bazı bağışıklık sistemi hastalıklarına ve kanser türlerine yönelik aşı çalışmaları da var.
İsviçre’de doğada tilkilerde görülen kuduz vakaları 1960’lı yıllarda iyice artmış ve büyük bir sorun olmaya başlamıştı. İsviçre 1970’li yıllarda ilginç bir aşılama yöntemine başvurdu. Aşılanmış on binlerce tavuk başını helikopterlerle doğaya bıraktı. 1996’da ülke tilki kökenli kuduzdan tümüyle arınmıştı.

Haziran 1910’da Türkiye’de astronomi ve jeofizik çalışmalarının öncülerinden Fatin Gökmen yeni kurulacak rasathanenin müdürlüğüne getirildi. Fatin Bey ve ekibi, Kandilli Rasathanesi’nde 1 Temmuz 1911’den itibaren sürekli ve sistemli meteoroloji ölçüm ve kayıtlarına başladı. Uluslararası kabul edilen 7, 14 ve 21 saatlerinde günlük gözlemler yapıldı, deftere kaydedildi ve gerekli yerlere bildirildi.