ÇOCUKLARIN BİLGİ BANKASI KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR
KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR

Pek mümkün olmasa da şöyle bir deney yaptığımızı hayal edelim: Dünyadaki tüm insanlar anlaşıp aynı anda evlerindeki tüm muslukları sonuna kadar açsa… Banyo, mutfak, tuvalet, bahçe, balkon, teras; artık nerede varsa, hepsini! Hiç kapatmasalar ve su hep akmaya devam etse…Acaba ne olurdu?
Önce evlerimizi su basar, sonra apartman merdivenlerinden şelale gibi akan sular sokaklarımızı doldurur, ardından mahalleleri ve nihayet tüm şehri bir göl haline mi getirirdi? Eğer böyle olursa bu kaç saat, kaç gün ya da kaç ay sürerdi?


Ama haydi bunu da dikkate almayalım; yani herkes muslukları açtığı için suyun ip gibi incecik değil de her zamanki gibi gürül gürül akacağını varsayalım. Evet, bu durumda bir süre sonra küçük çaplı taşkınlar başlayacaktır. Tabii bu sefer de akıtılan suların herhangi bir gidere yönlendirilmediğini yani lavabodaki ya da duş teknesindeki deliklerin tıkanık ya da kapatılmış olduğunu varsaymalıyız. Çünkü teorik olarak herhangi bir musluktan akan su, gidere de aynı hızla ulaşır ve tahliye olur. Ama dedik ya, sırf bu ilginç deney hatırına evdeki giderleri de sokaktaki mazgal deliklerini de kapattık diyelim. Bu akış ne zamana dek sürer acaba?

Açıkçası yine pek uzun sürmez. Evet, yaşanacak küçük çaplı taşkınlar birkaç saat içinde evlerimizi, ardından kapı altlarından sızarak apartmanlarımızı ve nihayet gün sonunda pencerelerden taşarak sokaklarımızı küçük göller haline getirebilir; hele ki suyu emecek bir toprak parçası da yoksa. Sokaklarda birikecek suların bir havuz mu, havuzcuk mu yoksa göl mü oluşturacağını ancak sokaklarınızın eğimi, binalar arasındaki mesafeler ve suyunuzu sağladığınız kaynakların hacmi belirleyecektir.


E tabii bu durumun başka sonuçları da olacaktır. Mesela herkesin su faturası rekor kıracaktır, kesin! Tüm su kaynaklarımızı tükettiğimiz için uzun süre susuz kalmamız da hayli olası! Sadece içmek için değil; yemek pişirmek, banyo yapmak, çiçeklerimizi sulamak için de suyumuzun kalmayacağını öngörmek zor değil.
İyisi mi biz, su kaynaklarımızı son derece özenli kullanalım ve açtığımız muslukları kapatmayı unutmayalım! Yoksa dünyamızın giderek azalan temiz su kaynakları, giderek çoğalan nüfusu da hesaba katınca pek yakında tükenebilir. Öyle ki susuzluk yeni savaşların çıkmasına bile sebep olabilir. Bunların önüne geçmek için yapabileceğimiz basit ama çok önemli bir şey var: Gündelik hayatımızda suyu tutumlu kullanmak; ellerimizi yıkarken, duş alırken, sifona basarken ya da bahçe sularken suyu boşa akıtmamak… Kısacası işi biten tüm muslukları hemen kapatmak, dünyayı kurtaracak büyük bir adım olacak!
Pencereyi açarsınız hemen içeriye dalar, sonra gider tabağınızın üstüne konar, yetmezmiş gibi siz uyumaya çalışırken gelip sokar ve kaşıntıdan uyutmaz. Evet, sineklerden söz ediyoruz. Ne dersiniz bu canlılar bir anda yok olsaydı, yaşam acaba nasıl olurdu? Sinekler olmasaydı ne olurdu?
Bazılarınızın “Ah, keşke!” dediğini duyar gibiyiz. Çünkü sinekler bize genelde rahatsız edici şeyler çağrıştırır. Kısacası küçüklerdir ama mide bulandırırlar. Peki, hepsi bu kadar mı? Yeryüzünde var oluşlarının nedeni canımızı sıkmak mıdır? Yoksa gözden kaçırdığımız bir şeyler olabilir mi?

Haklısınız, yiyeceklerimizin üzerine konan sinekler sinir bozucudur. Ayaklarıyla tat alan, mide sıvılarını kusarak yiyecekleri parçalayan bu canlıları kim yemeğinin üstünde görmek ister ki! Ama aynı zamanda çürümüş, bozulmuş, bizim çöp olarak gördüğümüz şeylere de bayılır, onları tam bir ziyafet olarak görürler. Bu nedenle çöplerin çevresinde çokça gezerler.
Dahası -belki de daha kötüsü- lağımlardaki pislikleri ya da açıktaki hayvan dışkılarını da severler. İşte, bu nedenle bu minik canlıların gerçekte birer uçan geri dönüşüm aracı gibi çalıştıklarını unutmamak gerekir.
Obur yavruların iştahla ve kısa süre içinde tükettikleri bu “organik besinler”, yani ortada kalsa bizim için kötü kokulara ve korkunç görüntülere neden olabilecek hayvan bedenleri böylece doğaya kazandırılmış olur. Üstelik sinekler, leş kokusunu kilometrelerce öteden alabilir ve kısa sürede “olay yerine” ulaşıp çalışmaya başlarlar. Çevremizdeki hayvanların -kedilerin, köpeklerin, kuşların, farelerin vs- ölülerinin nereye gittiğini sanıyordunuz? İşte, doğanın bu sevimsiz işler için bulduğu gönüllü işçilerden biri de sineklerdir. Evet, daha başkaları da var…
Sinekler bazen daha sevimli işler de yaparlar; tabii yine beslenmek amacıyla! Çiçek özü toplamak için kondukları bitkiler arasında polenlerin taşınmasını sağlar ve tıpkı arılar gibi bazı çiçekli bitkilerin tozlaşmasında -yani üremesinde- önemli rol oynarlar.

Binlerce farklı sinek türünden bazıları kimi bitkilerin tozlaşması için birebirdir. Örneğin kakao bitkisinin tozlaşmasını sağlayan tatarcık diye bilinen bir sinek türüdür. Düşünsenize, onlar olmasaydı çikolata da olmayacaktı! Ayrıca sinekler ekosistemimizdeki yüzlerce türün temel besini oldukları için de önemlidir. Kuşlar, kurbağalar, örümcekler hatta bazı böcekçil bitkiler sineksiz yapamaz.



Öte yandan sinekler, özellikle de sivrisinekler, sıtma, zika, sarıhumma gibi birçok hastalığın yayılmasına da neden olurlar. Çünkü beslendikleri yerlerden bakteri ve virüsleri de taşırlar. Ayrıca insanların binbir emekle yetiştirdiği bitkilerin en büyük düşmanları arasında yine sinekler vardır. Bu yüzden çiftçiler onlardan kurtulabilmek için çok miktarda tarım ilacı kullanmak zorunda kalır.
Yalnızca bu ikisi bile sineksiz bir dünya özlemi çekenler için son derece geçerli nedenler olabilir. Ama bir de sineklerin yokluğunun yukarıda sıraladığımız sonuçlarını yeniden düşünün. Acaba sizce hangisi daha iyi olurdu?
Çünkü gözümüzle gördüğümüz düpedüz budur! Öyle değil mi? Güneş her gün doğuyor, gökyüzünde bir yay çizerek yükseliyor, ardından da alçalıp batıyor. Bazen dağların ardından, bazen de -sanki “cos” diye bir ses çıkartacakmışçasına- denizin içine batıyor! E, zaten uydumuz Ay da gökyüzünde aynı şekilde hareket ediyor ve kimse onun Dünya’nın çevresinde dönmesine karşı çıkmıyor! O halde Güneş’in Dünya’nın çevresinde döndüğünü düşünmek hiç de saçma olmamalı!




Zaten bu yüzden geçmişte insanların aklındaki gerçek de buymuş. Ancak gökbilim ilerledikçe yapılan düzenli gözlemler ve özellikle de gezegenlerin zaman zaman tuhaflaşan hareketlerinin nedenini anlama çabaları akla başka bir olasılığı getirmiş: Dünya’nın ve öteki tüm gezegenlerin Güneş’in çevresinde dönmesi olasılığı… İnsanlığın bu yeni olasılığın gerçek olduğunu kabullenmesi de yüzyıllar sürmüş! Merak edenler, yüzyıllarca sarsılmayan Dünya merkezli evren düşüncesinin Güneş merkezli hale gelebilmesi için neler olduğunu Nicolaus Copernicus, Galileo Galilei ve Johannes Kepler gibi bilim insanlarını araştırabilir.
Evet, artık biliyoruz ki Dünya da sistemimizdeki öteki gezegenler de Güneş’in çevresinde dönüyor. Aslında basit bir göz yanılması nedeniyle -gezegenimiz kendi ekseninde döndüğü için- sanki Güneş’in bizim çevremizde döndüğünü sanıyoruz. Ancak tüm sistem Güneş’in içinde kalan bir ağırlık merkezinin çevresinde dönüyor. (Ama tam olarak Güneş’in merkezinin çevresinde değil!) Şimdi gelin, okuyucularımızdan Ahmet Yusuf’un sorduğu o cesur soruyu bir kez daha soralım: Peki, Güneş Dünya’nın çevresinde dönseydi, acaba ne olurdu?

“Ama bu fizik yasalarına aykırı!” deyip işin içinden çıkmaya çalışacakları da hayalimize ortak etmek için Dünya’nın kütlesinin Güneş’inki kadar, Güneş’in kütlesinin de Dünya’nınki kadar olduğunu, yine de aynı oranda parladığını varsayalım… Bu durumda Güneş Sistemi’nin ağırlık merkezi bu kez Dünya’nın içinde kalacak, sistemdeki her gezegen Güneş tarafından aydınlatılmaya devam etse de Dünya’nın çevresinde dönüyor olacaktı; tabii yepyeni yörüngelerde…

Yörüngelerin nasıl olacağı da bu “büyük dönüşüm”ün hangi anda, yani gezegenlerin yörüngelerinde hangi noktadayken gerçekleştiğine bağlı olurdu. Aslında bu dönüşüm birdenbire gerçekleşseydi tam bir kaos yaşanabilirdi. Neptün gibi gezegenler mancınıkla fırlatılmış gibi uzay boşluğuna savrulabilir, o sırada Dünya’ya yakın olan gezegenlerse Güneş kütlesine ulaşan gezegenimizin devasa çekimine kapılıp üstümüze düşebilirlerdi! Deyim yerindeyse kartlar yeniden karılır, oyunun kuralları değişirdi.

Haydi işimizi biraz daha kolaylaştırmak için Güneş’in Dünya çevresinde dönmeye başlayacağı o “büyük” anda tüm gezegenlerin Güneş’in aynı tarafında boncuk gibi dizilmiş olduğunu varsayalım. Tabii böyle bir olay yaşanırken hiçbir gezegenin uzaya kaçmayacağını ya da Dünya’ya düşmeyeceğini de (yani sistemin korunacağını) kabul edelim. Bu durumda Merkür ve Venüs öteki dış gezegenler gibi davranmaya başlar. Dünya merkezde olmak üzere gezegenler içten dışa doğru Mars, Venüs, Merkür diye sıralanır. Sonra Güneş gelir. Güneş’ten sonraki Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün sıralaması aynı kalırdı. Bu yeni dizilimde gezegenlerin parlaklıkları da yeni yörüngelerinde Güneş’e uzaklıklarına göre değişirdi. Örneğin Mars en parlak gezegen olma konusunda Jüpiter’le yarışırdı.
Ancak Güneş Sistemi’mizin dışında her şey yine aynı olurdu. Bizi derinden etkileyen bu büyük değişimden yıldızların, başka gezegen sistemlerinin ve gökadaların haberi bile olmazdı. Evrenimizin hayal etmesi güç büyüklüğünü düşünecek olursanız, öteki tüm gökcisimleri nerdeyse hiçbir şey olmamış gibi hareketini sürdürürdü. Bu durumda takımyıldızları ve derin uzay nesnelerini yine aynı şekilde, aynı yerlerde görmeye devam ederdik. Güneş Sistemi’nin gezegenleri (yoksa Dünya Sistemi mi demeli artık?) takımyıldızların oluşturduğu fon üzerinde gezinmeyi sürdürür, Dünya’nın kendi ekseninde dönüşünün yarattığı göz yanılması nedeniyle “doğup batmaya” devam ederlerdi.

Haydi son olarak, “Bu durumda uydumuz Ay’a ne olurdu?” diye de düşünelim. Yine çevremizde usul usul dönmeye devam eder miydi? Aslında bir tam turu 29,5 günde atmak hiç de yavaş sayılmaz ama bu kadar büyük kütleli Dünya’nın çevresinde ufak tefek Ay’ımızın dönmesi gerçekten çok zor olurdu! Dünya’nın kütle çekimine kapılıp hızla Dünya’ya düşmemek için çok ama çok büyük bir yörünge hızıyla dönmesi gerekirdi. Şu anki hızının 575 katı bir hızla! Bu durumda Ay’ın her gün yaklaşık 20 kez, hızlı hızlı gökyüzünü kat edişini izlerdik!
Nasıl, hayal etmesi bile ilginç, değil mi? O halde sıra sizde: Dilerseniz “Güneş Dünya’nın çevresinde dönseydi başka neler olurdu?” diye düşünmeye devam edin, dilerseniz de aklınıza gelen sıra dışı soruları hiç çekinmeden bize yazın!
Yeryüzündeki canlılardan bazılarının hiç var olmadığını ya da birdenbire yok olduğunu düşündüğünüz tuhaf hayaller kuruyor musunuz? Örneğin köpekler olmasaydı, filler olmasaydı, yılanlar olmasaydı ya da çekirgeler olmasaydı… Ne olurdu diye düşünmüş müydünüz? “Kediler olmasaydı, ne olurdu?” diye sormuştuk daha önce… Peki, şunu düşündünüz mü: Arılar olmasaydı, acaba ne olurdu? “Bal yiyemezdik” mi diyorsunuz sadece? O halde aşağıdaki satırları okuyunca çok şaşıracaksınız!
Herkesin arılarla iyi kötü bir ilişkisi var. Ama arılarla asıl ilişki içinde olanlar elbette çiçekler; daha doğrusu çiçekli bitkiler. Çünkü bitkilerin çoğu tozlaşmayla yani bitkinin erkek organında üretilen çiçek tozunun (polen) çeşitli yollarla dişi organa yapışmasıyla çoğalır. Bitkiler bu iş için hayvanları, özellikle de arıları kullanırlar.

Arılar gerçekte balözü (nektar) almak için birbirinden canlı renkler ve güzel kokularla onları kendine çağıran çiçeklere konuk olurlar. Balözünü toplayınca gözlerine kestirdikleri bir başka çiçeğe doğru yola çıkarlar. Ancak beraberlerinde, küçük bedenlerine bulaşmış polenleri de götürürler. İşte, bunların bir bölümünü ziyaret ettikleri başka çiçeklerde bırakırlar. Böylece hem arıların karnı doyar hem de çiçekli bitkilerin üremesi sağlanır. Aslına bakarsanız, insanların karnını doyuran da bal değil, budur. Çünkü dünya nüfusunu besleyen bitkisel ürünlerin her beşinden dördünün tozlaşmasını %90 oranında arılar sağlar.
Pek inandırıcı gelmedi mi? Yoksa kafanızda canlandıramadınız mı? O halde bir de şöyle düşünün: Eğer arılar olmasaydı, girdiğiniz bir süpermarketteki rafların yarısından fazlası boş kalırdı; yalnızca bal reyonu değil! Sebze, meyve, tahıl ve bakliyatın da içinde olduğu bitkisel ürünlerin %70’i, otla beslenen canlılardan elde edilen süt ve et ürünleri, pamukla üretilen tekstil ürünleri, bazı kozmetikler ve hemen aklınıza gelmeyen daha birçok şey gidince, boş raflara bakakalırdınız! Belki aç kalmazdık ama birçok bitkisel ve hayvansal ürüne erişemez hale gelir ve bunların yerine birtakım alternatifler aramaya koyulurduk.


Son olarak şu notu da düşelim: Bilim insanları arıların sayısındaki azalmanın korkutucu sonuçlarına karşı bazı alternatifler üretmeye gayret ediyor. Çiçekli bitkilerin tozlaşmasını sağlayacak mini dronlar da bunlardan biri. Arıların masrafsız ve zahmetsizce bir çiçekten diğerine taşıdığı polenleri, bu dronlar yapışkanlı bir maddeyle taşıyıp çiçeklerin yapay olarak tozlaşmasını sağlıyor. Ancak şimdilik bunların gerçek arıların yerini tutması zor… Biz en iyisi kalan arılara sahip çıkalım! Bu küçük yaratıkların gezegenimiz ve üzerindeki canlılar için ne denli önemli olduğunu daha geç olmadan görelim!
Acaba biricik uydumuzda yaşam olsaydı, nasıl olurdu? Sanırım bu soru herkesin aklına gelmiştir. Ay’a bakıp da böyle bir hayal kurmayan yoktur. Okurlarımızdan Feray’ın da aklına aynı soru takılmış ve ne iyi etmiş de bize yazmış! Haydi, şimdi yanıtlayalım.
Acaba biricik uydumuzda yaşam olsaydı, nasıl olurdu? Sanırım bu soru herkesin aklına gelmiştir. Ay’a bakıp da böyle bir hayal kurmayan yoktur. Okurlarımızdan Feray’ın da aklına aynı soru takılmış ve ne iyi etmiş de bize yazmış! Haydi, şimdi yanıtlayalım.
Öncelikle ‘Ay’da yaşam olsaydı, ne olurdu?’ sorusunun sınırlarını çizelim. Çünkü bu çok boyutlu bir soru ve gerçekte Ay’da yaşam için insanlık çoktan işe koyuldu bile. 1969’da Ay’a ilk kez ayak basılması bu yolu açmıştı. Günümüzde birçok ülke Ay’da koloni kurmayı ciddi ciddi planlıyor. Ama şimdi biz bunu değil de Ay’da Dünya’daki gibi kendiliğinden gelişen bir yaşam olsaydı, nasıl olurdu diye düşünelim.
Aslında bundan 4 ila 4,5 milyar yıl önce Ay’da yaşam ortaya çıkmış bile olabilir! Yakın zamanlı araştırmalar gösteriyor ki uydumuzun oluşumundan -yani yaklaşık Mars büyüklüğündeki Theia adlı bir öngezegenin ilkel Dünya’ya çarpması sonucunda çevreye saçılan parçaların bir araya gelerek Ay’ı oluşturmasından- kısa bir süre sonra uydumuzun yüzeyindeki koşullar yaşama olanak vermişti belki de… Hatta sonrasında binlerce yıl boyunca süren yanardağ etkinlikleri bol miktarda su buharı üreterek bir atmosferin oluşmasını sağlamış, hatta bu atmosfer gündüzle gece arasındaki aşırı sıcaklık farklarını makul düzeylerde tutmuş olabilir. Dünya’da 3-4 milyar yıl önce ortaya çıkan ilk tek hücreli canlılar da benzer koşullardan hoşlanıyormuş zaten!
Ama yanardağ etkinlikleri sona erince, yaşamın ortaya çıkmasını sağlayacak koşullar da ortadan kalkmış ve kendini sürdürebilecek bir yaşam olasılığı belki de bir daha ortaya çıkmamak üzere kaybolmuştur.


Bu soruların hepsini ve daha aklınıza gelebilecek birçoğunu burada (kısaca) yanıtlamak zor. Ama bir bölümünü düşünmeye başlayalım. Öncelikle Ay’da bir günün, bizim bir ayımız kadar sürdüğünü hatırlayalım. Hep aynı yüzü Dünya’ya dönük olarak yörüngesini turlayan Ay, kendi eksenindeki bir dönüşünü tam 29,5 günde tamamlardı. Yani Ay’da yaşıyor olsaydık, günler bitmek bilmezdi; tabii geceler de öyle! Bir yıl, yani Ay’ın Güneş çevresinde dolaşması da Dünya ile birlikte hareket ettiğinden yine bir yıl sürerdi. Ancak bu bir yıl içinde topu topu 12 gün olurdu. Bizdeki mevsimlerin benzerlerini, (Ay’ın da Dünya benzeri bir eksen eğikliği olduğundan) yaşamak mümkün olabilirdi: Üçer günlük yazlar, kışlar ve baharlar şeklinde…
Ay’ın Dünya’ya dönük yanından göğe baktığınızı hayal edin şimdi. Dünya’yı gökyüzünde hep aynı yerde görürdünüz. Dünya’nın evresi, tıpkı uydumuzun evreleri gibi yavaş yavaş değişirdi, bir ay süren o bir Ay günü içinde. Her yeni Ay gününde Dünyamız yeniden ilk evresine dönerdi. Gece olduğunda, yani Güneş yaklaşık 15 günlüğüne ufuk çizgisinin altına indiğinde, bizim Dünya’dan gördüğümüz takımyıldızların aynısını görürdük. Gezegenler de hemen hemen aynı ekliptik çizgisi üzerinde dolanırdı. Bazen de Ay tutulması gözlenirken aynı sırada çok uzun süren Güneş tutulmaları yaşanırdı! Ay’ın karanlık yüzünde de Dünya diye bir yer “hiç yok” sanabilirdiniz. Güneş ve öteki gezegenler görünse bile, uydumuzun gezegenimize sırtını dönmüş öte yana geçtiğinizde Dünya bir daha ortaya çıkmamak üzere kaybolurdu.
Ay’daki yaşamın nasıl şekilleneceği, karşımıza nasıl canlılar çıkacağı ve bunların neye benzeyeceği ise tümüyle sizin hayal gücünüze kalmış! Ama diyelim ki bizdekine çok benzer bir süreç yaşanmış ve Dünya’dakine benzer hayvan, bitki, bakteri ve mantarlar ortaya çıkmış olsun. Ancak yine de göz önünde tutmanız gereken bir gerçek daha var: Dünya’dakinin yaklaşık altıda biri olan yer çekimi nedeniyle uçmaya ve zıplamaya meyilli daha çok hayvan (belki de bitki bile) görebilirdiniz! Yer çekimine karşı daha az enerji harcayacakları için kasları da zayıf olurdu üstelik. Öte yandan ağaçların boyu daha uzun (çok daha uzun) olabilirdi.
Biz nasıl Ay’ı merak ediyorsak, Ay’da yaşayan canlılar da Dünya’yı çok merak ederdi herhalde. Belki de bizden önce Dünya’yla iletişime geçer, hatta buraya araçlar gönderir ve sık sık ana gezegenlerine gidip gelmek isterlerdi. Tek başına Asya’nın yüzey alanının, Ay’ınkinden daha büyük olduğunu düşünürseniz, onlar için görülecek çok yer olurdu! Özellikle de uzun süren -ve bir noktadan sonra sıkıcı olması muhtemel- günleri düşünecek olursanız, baş döndüren bir hızla dönen Dünya’ya gidip yerçekiminin ve çok daha güçlüsünün tadına varmak isteyenler sıraya girerdi! Kısacası Ay’da yaşam olsaydı, çok farklı, çok şaşırtıcı ve illa ki Dünya’yı özleten bir yaşam olurdu!
İllüstrasyon: Sıla Dağdelen
Hiç düşündünüz mü, yaşamın her alanında, başımızı çevirdiğimiz her yerde, dilimizde, aklımızda, defterimizde, kitabımızda sürekli karşımıza çıkan sayılar olmasaydı, acaba ne olurdu? Sayıların olmadığı bir yaşam, aynı zamanda düşük not almamak anlamına geleceği için daha mı keyifli olurdu? Yoksa her şey daha zor ve karmaşık mı olurdu? Ne dersiniz, biraz düşünelim mi? Haydi bakalım!
Hiç düşündünüz mü, yaşamın her alanında, başımızı çevirdiğimiz her yerde, dilimizde, aklımızda, defterimizde, kitabımızda sürekli karşımıza çıkan sayılar olmasaydı, acaba ne olurdu? Sayıların olmadığı bir yaşam, aynı zamanda düşük not almamak anlamına geleceği için daha mı keyifli olurdu? Yoksa her şey daha zor ve karmaşık mı olurdu? Ne dersiniz, biraz düşünelim mi? Haydi bakalım!
Bu ilginç soruyu ortaya atan okurumuz Duru’ya göre “sayılar olmasaydı dünya berbat bir yer olurdu; örneğin fırında yemek yapman gerektiğinde fırının derecesini ayarlayamazdın ve yangın çıkabilirdi. Yangın çıkınca da itfaiyeyi arayamazdın ve evin kül olurdu. Sonra bir başka eve taşınman gerekirdi ama taşındığın evin hangi katta ve hangi dairede olduğunu bilmediğin için boş olan herhangi bir daireye girmeye çalışman gerekirdi. Yeni evine bir şekilde girdiğinde de mobilya alman gerekirdi ama santimetre ve metre olmadığı için doğru düzgün bir şey alamazdın. Sonra aileni aramak isterdin ve arayamazdın, sayılar olmadığı için…”







Kaynak: NASA/JPL-Caltech/UCLA
Meraklısına Not:
Meraklısına Not:
Dört buçuk saatin sonunda, 8.000 metre sınırını geçtikten sonra da “ölüm bölgesi” denen yüksekliğe ulaşırdınız. Bu düzeyde havadaki oksijenin oranı deniz düzeyindekinin üçte biridir. Dolayısıyla soluk alsanız bile kanınıza yeterli miktarda oksijen geçemezdi. Başınız dönmeye, mideniz bulanmaya, görüşünüz bozulmaya başlar ve sonunda bilincinizi kaybederdiniz. Sonrası malum… İşte, bu nedenle Everest gibi 8.000 metreden yüksek dağlara çıkan dağcılar yanlarında onları hayatta tutacak ekipmanları (ve oksijeni) de götürmek zorundadır.
Gördüğünüz gibi yavaş yavaş yükselerek bulutların üzerine birkaç saat içinde ulaşırdınız. Ne var ki ulaştığınız yerin farkına varacak durumda olmazdınız! En iyisi, çok havalanmamak galiba!
Dört buçuk saatin sonunda, 8.000 metre sınırını geçtikten sonra da “ölüm bölgesi” denen yüksekliğe ulaşırdınız. Bu düzeyde havadaki oksijenin oranı deniz düzeyindekinin üçte biridir. Dolayısıyla soluk alsanız bile kanınıza yeterli miktarda oksijen geçemezdi. Başınız dönmeye, mideniz bulanmaya, görüşünüz bozulmaya başlar ve sonunda bilincinizi kaybederdiniz. Sonrası malum… İşte, bu nedenle Everest gibi 8.000 metreden yüksek dağlara çıkan dağcılar yanlarında onları hayatta tutacak ekipmanları (ve oksijeni) de götürmek zorundadır.
Gördüğünüz gibi yavaş yavaş yükselerek bulutların üzerine birkaç saat içinde ulaşırdınız. Ne var ki ulaştığınız yerin farkına varacak durumda olmazdınız! En iyisi, çok havalanmamak galiba!
Atmosferimizde yer alan ve Dünyamızı “şefkatle” sarmalayan (bunun ne anlama geldiğini birazdan anlayacaksınız) ozon tabakası yok olsaydı acaba ne olurdu? “Ne olacak canım, gözle görünmeyen incecik bir tabaka zaten!” mi diyorsunuz? Öyleyse fena halde yanılıyorsunuz. Ortalama kalınlığı yalnızca 3 milimetre olsa da ozon tabakası gezegenimiz için son derece önemlidir. Öyle ki yokluğu yerküremizi hızla bir felakete sürükleyebilir.
Atmosferimiz tıpkı bir soğan gibi katman katmandır. Yağmur, rüzgâr, kar gibi bütün meteoroloji olaylarının olduğu (tabii bir de uçakların uçtuğu!) katman yeryüzüne en yakın troposfer katmanıdır. Ozon tabakası bunun üstündeki stratosfer katmanının içinde yer alır. Ozon tabakasının bulunduğu yükseklik mevsimlere ve yerlere göre 15 kilometre ila 35 kilometre arasında değişir. Ortalama kalınlığı yalnızca 3 milimetredir. Yani stratosferde dağınık halde bulunan bütün ozon molekülleri bir araya toplansa kalınlığı ancak bu kadar olur. Bu incecik tabaka kilometrelerce kalınlıktaki atmosferin yanında hiç kalır belki; ama gerçekte çok önemli bir işlevi vardır.
UV Işınları Altında Kendiliğinden
Ozon tabakası Güneş’ten gelen morötesi ışınların en zararlı olanlarını emer. Yine de bir miktar morötesi ışın yeryüzüne ulaşır. Ancak bunlar daha az zararlı olan daha uzun dalgaboyundadır.
Ozon tabakası Güneş’ten gelen morötesi ışınların en zararlı olanlarını emer. Yine de bir miktar morötesi ışın yeryüzüne ulaşır. Ancak bunlar daha az zararlı olan daha uzun dalgaboyundadır.
Şimdi baştaki sorumuza dönebiliriz. Bu narin ama son derece önemli işlevi olan tabaka bir anda ortadan kalksa ne olurdu? Dünyamızı ve üzerindeki yaşamı görünmez bir kalkan gibi Güneş’in zararlı ışınlarından koruyan bu “şefkatli” battaniyeyi bir el, birden üzerimizden çekip alsa acaba ne olurdu?
Tahmin edeceğiniz gibi Güneş’in yaydığı morötesi ışınlar hiçbir engele takılmadan doğrudan yerküreye ulaşırdı. Ozon tabakasının ortadan kalkmasından yalnızca birkaç gün sonra bitkilerin büyük bölümü ölmeye başlardı. Çünkü Güneş’ten gelen aşırı miktarda ve değişik dalga boyundaki yüksek enerji, bitkilerin fotosentez yapmasını olanaksız kılardı. Bitkiler ölmeye başlayınca besin zinciri çöker, bitkilerle beslenen otçul hayvanlar aç kalır ve ölürdü. Bir süre sonra da otçul hayvanlarla beslenen etçil ve hepçil hayvanlar da ölürdü.
Gözle görülmeyen yüksek enerjili morötesi ışınlar bitkilerin ve hayvanların DNA’larını da hızla tahrip ederdi. İnsanlar yapay yiyeceklerle bir şekilde açlıktan kurtulsalar bile hızla deri kanserine yakalanmaya başlarlardı. Güneş’te bir dakika bile durmak çılgınlık olur, herkes astronotlarınki gibi koruyucu giysiler giymek zorunda kalırdı. İnsanlar belki de Güneş’ten korunmak için yer altına çekilir ya da devasa gölgelikler inşa etme yoluna giderdi. Kısacası ozon tabakasız Dünya yaşanmaz bir yere dönüşürdü!




Bilim insanları 1980’li yıllarda atmosferin bazı bölgelerinde (Güney Kutbu çevresinde ve Antarktika’nın üzerinde) ozon tabakasının aşırı derecede inceldiğini, bir başka deyişle delindiğini fark etti. Üstelik bu deliğin hızla büyüdüğünü ve tüm yerküreye yayılacağını anladılar. Bu delinmenin nedeni de tahmin edeceğiniz gibi insanlardı! Deodorantlarda, buzdolaplarında ve endüstriyel temizlik ürünlerinde kullanılan CFC (kloroflorokarbon) adlı bir gaz atmosferde ozonu oluşturan oksijen atomlarıyla birleşiyor ve oluşumu engelleyerek ozon tabakasında incelmeye, delinmeye yol açıyordu.
Bilim insanları 1980’li yıllarda atmosferin bazı bölgelerinde (Güney Kutbu çevresinde ve Antarktika’nın üzerinde) ozon tabakasının aşırı derecede inceldiğini, bir başka deyişle delindiğini fark etti. Üstelik bu deliğin hızla büyüdüğünü ve tüm yerküreye yayılacağını anladılar. Bu delinmenin nedeni de tahmin edeceğiniz gibi insanlardı! Deodorantlarda, buzdolaplarında ve endüstriyel temizlik ürünlerinde kullanılan CFC (kloroflorokarbon) adlı bir gaz atmosferde ozonu oluşturan oksijen atomlarıyla birleşiyor ve oluşumu engelleyerek ozon tabakasında incelmeye, delinmeye yol açıyordu.

Eğer CFC gazları yasaklanmasaydı, ozon tabakasındaki delik 2060’a kadar tüm yerküreye yayılacaktı. (Kaynak: NASA)

Evet, bizce de korkunç olurdu! Bu sevimli yaratıklar olmasa yaşam çoğumuz için çekilmezdi, değil mi? Ama varsayalım ki oldu; yeryüzündeki bütün kediler bir anda ortadan kayboldular ve yaşam da onlarsız sürmeye başladı… Acaba tek sıkıntımız oyun arkadaşı bulamamak ya da sevip okşayacak bir dosttan mahrum kalmak mı olurdu? Ya da kimilerinin tüylü ve uyuşuk bulduğu bu canlıların yokluğu herhangi bir etki yaratmaz mıydı? Böyle düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz…
Çünkü kediler küresel ekosistemin vazgeçilmez bir parçasıdır. Onlar olmasaydı, yeryüzü kısa süre içinde kemirgenlerin istilasına uğrardı. Fareler ve sıçanlar tahıl stoklarımızı eritir, hastalık yayar ve bazı kuş türlerini de ortadan kaldırırlardı.
Yeni Zelanda’daki küçük bir adadaki kedileri bir süreliğine adadan uzaklaştırarak yapılan deney sonucunda farelerin tahıl ambarlarına büyük zarar verdiği görülmüş. Deniz kuşlarının yumurtalarıyla beslenen fareler, bu kuşların sayısını da azaltmış. Bu deneyi tüm dünyada yapmaya kalksanız ve yeryüzündeki 220 milyon kediyi bir yere kapatsanız, insanlar bir süre sonra aç kalırdı herhalde. O nedenle bir daha düşünmek lazım: Acaba biz mi kedileri besliyoruz yoksa onlar mı bizim beslenmemize yardımcı oluyor?

Evet, bizce de korkunç olurdu! Bu sevimli yaratıklar olmasa yaşam çoğumuz için çekilmezdi, değil mi? Ama varsayalım ki oldu; yeryüzündeki bütün kediler bir anda ortadan kayboldular ve yaşam da onlarsız sürmeye başladı… Acaba tek sıkıntımız oyun arkadaşı bulamamak ya da sevip okşayacak bir dosttan mahrum kalmak mı olurdu? Ya da kimilerinin tüylü ve uyuşuk bulduğu bu canlıların yokluğu herhangi bir etki yaratmaz mıydı? Böyle düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz…
Çünkü kediler küresel ekosistemin vazgeçilmez bir parçasıdır. Onlar olmasaydı, yeryüzü kısa süre içinde kemirgenlerin istilasına uğrardı. Fareler ve sıçanlar tahıl stoklarımızı eritir, hastalık yayar ve bazı kuş türlerini de ortadan kaldırırlardı.
Yeni Zelanda’daki küçük bir adadaki kedileri bir süreliğine adadan uzaklaştırarak yapılan deney sonucunda farelerin tahıl ambarlarına büyük zarar verdiği görülmüş. Deniz kuşlarının yumurtalarıyla beslenen fareler, bu kuşların sayısını da azaltmış. Bu deneyi tüm dünyada yapmaya kalksanız ve yeryüzündeki 220 milyon kediyi bir yere kapatsanız, insanlar bir süre sonra aç kalırdı herhalde. O nedenle bir daha düşünmek lazım: Acaba biz mi kedileri besliyoruz yoksa onlar mı bizim beslenmemize yardımcı oluyor?


“Elime kazma kürek alıp yeri kazsam Dünya’nın öbür tarafına çıkar mıyım acaba?” diye düşündünüz mü hiç? Yeryüzünün yuvarlak oluşuna güvenip böyle bir işe girişseniz ne olurdu? Haydi, sizi yormayalım, kazma kürek yerine bir iş makinesi verelim. Kazdığınız çukurdan çıkan toprağı ve kayayı da dışarı atmanın yolunu buldunuz diyelim. Yine de Dünya’nın öteki ucuna geçmek zor değil, ölümcül olurdu!
Çünkü yeryüzünün üst katmanlarından biraz aşağıya inince sıcaklık ciddi düzeyde yükselmeye başlar. İndiğiniz her kilometrede ortalama 35 derece artar. Bu da demek oluyor ki iş makinesiyle saatte bir kilometre kazsanız, üç saat sonra buharlaşmaya başlarsınız! Yerküre’nin çekirdeğindeki binlerce derece sıcaklıktaki korkunç ortamdan hiç söz etmeyelim bile.
Diyelim ki sıcağı seviyorsunuz! Isıya dayanıklı giysileriniz sayesinde magmanın kızgın ateşi de sizi yakmıyor ve kazmaya devam ediyorsunuz. Ama bu sefer de basıncın yükselmesi karşınıza engel olarak çıkar. Çünkü derine indikçe hava basıncı yükselir. Yerin beş kilometre altındaki basınçla soluduğunuz oksijen sizi zehirler. En iyisi siz bu sevdadan vazgeçin, Dünya’nın öteki tarafına gitmek istiyorsanız, bunu yüzeyden yapın, yeryüzünü dolanarak gidin! Biraz uzun sürer belki ama daha güvenli olur…

İç çekirdek
5150-6378 km,
4300-7200°C
Dış çekirdek
2890-5150 km,
3700-4300°C
Manto
35-2890 km,
870-3700°C
Yerkabuğu
0-35 km,
0-870°C
Haydi, şimdi de tam tersini düşünelim. Yerin dibine inmek yerine göğe doğru çıkalım. Bizi uzaya çıkarabilecek şöyle yüksek bir merdivenimiz olsaydı örneğin… Bu merdivenin çevresi camla kapatılmış olsun ki hem dışarıyı görelim hem de soluk alma sorunu yaşamayalım. Acaba uzaya varmamız ne kadar sürerdi? Kaç basamak ve kaç saat boyunca çıkmamız gerekirdi?
Uzay boşluğu yeryüzünden yaklaşık 100 kilometre ötede başlar. Yani saatte 100 kilometre giden bir arabaya binip dimdik yukarıya gidebilseydik, bir saat sonra uzaya varırdık. Ama bizim amacımız oraya merdivenle çıkmak ve fazla kalorilerimizi yakmak! İşte, böyle bir merdiven olsaydı, yaklaşık 500 bin basamak çıkmamız gerekirdi. Bu da 30 bin katlı bir apartmandaki merdiven sayısına yakın neredeyse!




Haziran 1910’da Türkiye’de astronomi ve jeofizik çalışmalarının öncülerinden Fatin Gökmen yeni kurulacak rasathanenin müdürlüğüne getirildi. Fatin Bey ve ekibi, Kandilli Rasathanesi’nde 1 Temmuz 1911’den itibaren sürekli ve sistemli meteoroloji ölçüm ve kayıtlarına başladı. Uluslararası kabul edilen 7, 14 ve 21 saatlerinde günlük gözlemler yapıldı, deftere kaydedildi ve gerekli yerlere bildirildi.