ÇOCUKLARIN BİLGİ BANKASI KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR

KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR

Acaba Ne Olurdu?

Tüm musluklar açık kalsaydı, Acaba Ne Olurdu?

Dünyadaki tüm musluklar açık kalsaydı, acaba ne olurdu? Gezegenimiz tıpkı havuz problemlerindeki gibi yavaş yavaş dolar ve devasa bir göle mi dönüşürdü? Yoksa alttaki başka bir musluk -mesela mazgal delikleri- buna engel mi olurdu? Yoksa musluklardan akan su bir noktada kesilir miydi?
su basmis ev Tüm Musluklar Açık Kalsaydı Ne Olurdu?

Pek mümkün olmasa da şöyle bir deney yaptığımızı hayal edelim: Dünyadaki tüm insanlar anlaşıp aynı anda evlerindeki tüm muslukları sonuna kadar açsa… Banyo, mutfak, tuvalet, bahçe, balkon, teras; artık nerede varsa, hepsini! Hiç kapatmasalar ve su hep akmaya devam etse…Acaba ne olurdu?

Önce evlerimizi su basar, sonra apartman merdivenlerinden şelale gibi akan sular sokaklarımızı doldurur, ardından mahalleleri ve nihayet tüm şehri bir göl haline mi getirirdi? Eğer böyle olursa bu kaç saat, kaç gün ya da kaç ay sürerdi?

su basmis sokak Tüm Musluklar Açık Kalsaydı Ne Olurdu?
Aslına bakarsanız, gözünüzün önünde canlanan göllerin oluşması pek de mümkün olmazdı. Çünkü birim zaman içinde evlerimize ulaşan suyun basıncı ve ne kadar su verileceği önceden hesaplanır. Bu hesap sırasında da herkesin aynı anda tüm muslukları açacağı var sayılmaz elbette! Çünkü gerçekte böyle bir durumun yaşanma olasılığı pek mümkün değildir. Bu nedenle yer altından evlerimize suyu getiren boruları basınçtan patlatmamak adına her zaman tam kapasitenin çok altında bir su verilir ve bu da normalde yeterli olur.
altyapi2 Tüm Musluklar Açık Kalsaydı Ne Olurdu?

Ama haydi bunu da dikkate almayalım; yani herkes muslukları açtığı için suyun ip gibi incecik değil de her zamanki gibi gürül gürül akacağını varsayalım. Evet, bu durumda bir süre sonra küçük çaplı taşkınlar başlayacaktır. Tabii bu sefer de akıtılan suların herhangi bir gidere yönlendirilmediğini yani lavabodaki ya da duş teknesindeki deliklerin tıkanık ya da kapatılmış olduğunu varsaymalıyız. Çünkü teorik olarak herhangi bir musluktan akan su, gidere de aynı hızla ulaşır ve tahliye olur. Ama dedik ya, sırf bu ilginç deney hatırına evdeki giderleri de sokaktaki mazgal deliklerini de kapattık diyelim. Bu akış ne zamana dek sürer acaba?

gider Tüm Musluklar Açık Kalsaydı Ne Olurdu?

Açıkçası yine pek uzun sürmez. Evet, yaşanacak küçük çaplı taşkınlar birkaç saat içinde evlerimizi, ardından kapı altlarından sızarak apartmanlarımızı ve nihayet gün sonunda pencerelerden taşarak sokaklarımızı küçük göller haline getirebilir; hele ki suyu emecek bir toprak parçası da yoksa. Sokaklarda birikecek suların bir havuz mu, havuzcuk mu yoksa göl mü oluşturacağını ancak sokaklarınızın eğimi, binalar arasındaki mesafeler ve suyunuzu sağladığınız kaynakların hacmi belirleyecektir.

baraj Tüm Musluklar Açık Kalsaydı Ne Olurdu?
Biliyorsunuz, şehirlerdeki evlerimize gelen suların kaynağı barajlardır ve onların da sınırlı bir kapasitesi vardır. Yani biz sokaklarımızın havuzlara, mahallelerimizin göllere dönüşmesini izlerken su kaynaklarımız olan baraj gölleri de hızla kuruyacaktır. Barajlar kuruduğunda da artık musluklardan su akamaz hale gelir. Baraj göllerinin yeniden dolmasıysa haftaları, hatta ayları bulur. “Deneye” kaldığımız yerden devam edebilmek içinse su döngüsünün tamamlanmasını; yani göllerdeki, denizlerdeki ve tabii sokaklardaki suyun buharlaşmasını, ardından yağmur ve kar şeklinde yeryüzüne düşmesini ve barajları doldurmasını beklememiz gerekir!
su dongusu Tüm Musluklar Açık Kalsaydı Ne Olurdu?

E tabii bu durumun başka sonuçları da olacaktır. Mesela herkesin su faturası rekor kıracaktır, kesin! Tüm su kaynaklarımızı tükettiğimiz için uzun süre susuz kalmamız da hayli olası! Sadece içmek için değil; yemek pişirmek, banyo yapmak, çiçeklerimizi sulamak için de suyumuzun kalmayacağını öngörmek zor değil.

İyisi mi biz, su kaynaklarımızı son derece özenli kullanalım ve açtığımız muslukları kapatmayı unutmayalım! Yoksa dünyamızın giderek azalan temiz su kaynakları, giderek çoğalan nüfusu da hesaba katınca pek yakında tükenebilir. Öyle ki susuzluk yeni savaşların çıkmasına bile sebep olabilir. Bunların önüne geçmek için yapabileceğimiz basit ama çok önemli bir şey var: Gündelik hayatımızda suyu tutumlu kullanmak; ellerimizi yıkarken, duş alırken, sifona basarken ya da bahçe sularken suyu boşa akıtmamak… Kısacası işi biten tüm muslukları hemen kapatmak, dünyayı kurtaracak büyük bir adım olacak!

acaba ne olurdu kutu3 Tüm Musluklar Açık Kalsaydı Ne Olurdu?

Sizin de aklınıza takılan ilginç sorular varsa bize yazın, burada yanıtlayalım. Unutmayın, bazen çok basit görünen sorular büyük buluşlar ortaya çıkarabilir!

Pencereyi açarsınız hemen içeriye dalar, sonra gider tabağınızın üstüne konar, yetmezmiş gibi siz uyumaya çalışırken gelip sokar ve kaşıntıdan uyutmaz. Evet, sineklerden söz ediyoruz. Ne dersiniz bu canlılar bir anda yok olsaydı, yaşam acaba nasıl olurdu? Sinekler olmasaydı ne olurdu?

Bazılarınızın “Ah, keşke!” dediğini duyar gibiyiz. Çünkü sinekler bize genelde rahatsız edici şeyler çağrıştırır. Kısacası küçüklerdir ama mide bulandırırlar. Peki, hepsi bu kadar mı? Yeryüzünde var oluşlarının nedeni canımızı sıkmak mıdır? Yoksa gözden kaçırdığımız bir şeyler olabilir mi?

Sinekler Olmasaydı Ne Olurdu

Haklısınız, yiyeceklerimizin üzerine konan sinekler sinir bozucudur. Ayaklarıyla tat alan, mide sıvılarını kusarak yiyecekleri parçalayan bu canlıları kim yemeğinin üstünde görmek ister ki! Ama aynı zamanda çürümüş, bozulmuş, bizim çöp olarak gördüğümüz şeylere de bayılır, onları tam bir ziyafet olarak görürler. Bu nedenle çöplerin çevresinde çokça gezerler.

Dahası -belki de daha kötüsü- lağımlardaki pislikleri ya da açıktaki hayvan dışkılarını da severler. İşte, bu nedenle bu minik canlıların gerçekte birer uçan geri dönüşüm aracı gibi çalıştıklarını unutmamak gerekir.

cop Sinekler Olmasaydı Ne Olurdu?
Ama asıl önemli olan sinekler, kimsenin yapmak istemeyeceği bir işi yapan kahramanlardır! Bize pek hoş gelmese de ölmüş hayvanları da çok severler. Üstelik yalnızca kendileri için değil, sonraki kuşakları, yani yavruları için de çürümeye başlayan her türlü hayvan bedenini bir hazine olarak görürler. Yumurtalarını özellikle ölü hayvan bedenlerine bırakırlar. Çünkü bunlar yumurtadan çıkan larvaların beslenip büyümeleri için ideal yerlerdir.
olu kus Sinekler Olmasaydı Ne Olurdu?

Obur yavruların iştahla ve kısa süre içinde tükettikleri bu “organik besinler”, yani ortada kalsa bizim için kötü kokulara ve korkunç görüntülere neden olabilecek hayvan bedenleri böylece doğaya kazandırılmış olur. Üstelik sinekler, leş kokusunu kilometrelerce öteden alabilir ve kısa sürede “olay yerine” ulaşıp çalışmaya başlarlar. Çevremizdeki hayvanların -kedilerin, köpeklerin, kuşların, farelerin vs- ölülerinin nereye gittiğini sanıyordunuz? İşte, doğanın bu sevimsiz işler için bulduğu gönüllü işçilerden biri de sineklerdir. Evet, daha başkaları da var…

Sinekler bazen daha sevimli işler de yaparlar; tabii yine beslenmek amacıyla! Çiçek özü toplamak için kondukları bitkiler arasında polenlerin taşınmasını sağlar ve tıpkı arılar gibi bazı çiçekli bitkilerin tozlaşmasında -yani üremesinde- önemli rol oynarlar.

sinek cicekte Sinekler Olmasaydı Ne Olurdu?

Binlerce farklı sinek türünden bazıları kimi bitkilerin tozlaşması için birebirdir. Örneğin kakao bitkisinin tozlaşmasını sağlayan tatarcık diye bilinen bir sinek türüdür. Düşünsenize, onlar olmasaydı çikolata da olmayacaktı! Ayrıca sinekler ekosistemimizdeki yüzlerce türün temel besini oldukları için de önemlidir. Kuşlar, kurbağalar, örümcekler hatta bazı böcekçil bitkiler sineksiz yapamaz.

Öte yandan sinekler, özellikle de sivrisinekler, sıtma, zika, sarıhumma gibi birçok hastalığın yayılmasına da neden olurlar. Çünkü beslendikleri yerlerden bakteri ve virüsleri de taşırlar. Ayrıca insanların binbir emekle yetiştirdiği bitkilerin en büyük düşmanları arasında yine sinekler vardır. Bu yüzden çiftçiler onlardan kurtulabilmek için çok miktarda tarım ilacı kullanmak zorunda kalır.

Yalnızca bu ikisi bile sineksiz bir dünya özlemi çekenler için son derece geçerli nedenler olabilir. Ama bir de sineklerin yokluğunun yukarıda sıraladığımız sonuçlarını yeniden düşünün. Acaba sizce hangisi daha iyi olurdu?

acaba ne olurdu kutu3 Sinekler Olmasaydı Ne Olurdu?

Sizin de aklınıza takılan ilginç sorular varsa bize yazın, burada yanıtlayalım. Unutmayın, bazen çok basit görünen sorular büyük buluşlar ortaya çıkarabilir!

Güneş Dünya’nın çevresinde dönseydi

Acaba ne olurdu?

Güneş Dünya’nın çevresinde dönseydi

Acaba ne olurdu?

Okulda öğretilen en temel bilgilerden biri budur değil mi?: Dünya, Güneş’in çevresinde döner. Oysa bazen insanın aklına böyle bir soru da gelebilir: Bir dakika, ama buradan bakınca Güneş, Dünya’nın çevresinde dönüyor gibi görünüyor. Merak etmeyin, yalnız değilsiniz! Yeryüzünde şu ana kadar yaşamış insanların büyük çoğunluğu tam da bunu, yani Güneş’in Dünya’nın çevresinde döndüğünü düşünüyordu. Tabii yalnızca onun değil aynı zamanda Ay’ın, gezegenlerin ve yıldızların da…

Çünkü gözümüzle gördüğümüz düpedüz budur! Öyle değil mi? Güneş her gün doğuyor, gökyüzünde bir yay çizerek yükseliyor, ardından da alçalıp batıyor. Bazen dağların ardından, bazen de -sanki “cos” diye bir ses çıkartacakmışçasına- denizin içine batıyor! E, zaten uydumuz Ay da gökyüzünde aynı şekilde hareket ediyor ve kimse onun Dünya’nın çevresinde dönmesine karşı çıkmıyor! O halde Güneş’in Dünya’nın çevresinde döndüğünü düşünmek hiç de saçma olmamalı!

güneş dünya
Dünya merkezli Güneş Sistemi
gunes merkezde solar sistem Güneş Dünya’nın Çevresinde Dönseydi Ne Olurdu?
Güneş merkezli Güneş Sistemi

Zaten bu yüzden geçmişte insanların aklındaki gerçek de buymuş. Ancak gökbilim ilerledikçe yapılan düzenli gözlemler ve özellikle de gezegenlerin zaman zaman tuhaflaşan hareketlerinin nedenini anlama çabaları akla başka bir olasılığı getirmiş: Dünya’nın ve öteki tüm gezegenlerin Güneş’in çevresinde dönmesi olasılığı… İnsanlığın bu yeni olasılığın gerçek olduğunu kabullenmesi de yüzyıllar sürmüş! Merak edenler, yüzyıllarca sarsılmayan Dünya merkezli evren düşüncesinin Güneş merkezli hale gelebilmesi için neler olduğunu Nicolaus Copernicus, Galileo Galilei ve Johannes Kepler gibi bilim insanlarını araştırabilir.

Evet, artık biliyoruz ki Dünya da sistemimizdeki öteki gezegenler de Güneş’in çevresinde dönüyor. Aslında basit bir göz yanılması nedeniyle -gezegenimiz kendi ekseninde döndüğü için- sanki Güneş’in bizim çevremizde döndüğünü sanıyoruz. Ancak tüm sistem Güneş’in içinde kalan bir ağırlık merkezinin çevresinde dönüyor. (Ama tam olarak Güneş’in merkezinin çevresinde değil!) Şimdi gelin, okuyucularımızdan Ahmet Yusuf’un sorduğu o cesur soruyu bir kez daha soralım: Peki, Güneş Dünya’nın çevresinde dönseydi, acaba ne olurdu?

gunes sistemi Güneş Dünya’nın Çevresinde Dönseydi Ne Olurdu?

“Ama bu fizik yasalarına aykırı!” deyip işin içinden çıkmaya çalışacakları da hayalimize ortak etmek için Dünya’nın kütlesinin Güneş’inki kadar, Güneş’in kütlesinin de Dünya’nınki kadar olduğunu, yine de aynı oranda parladığını varsayalım… Bu durumda Güneş Sistemi’nin ağırlık merkezi bu kez Dünya’nın içinde kalacak, sistemdeki her gezegen Güneş tarafından aydınlatılmaya devam etse de Dünya’nın çevresinde dönüyor olacaktı; tabii yepyeni yörüngelerde…

gunes sistemi gunes basta Güneş Dünya’nın Çevresinde Dönseydi Ne Olurdu?

Yörüngelerin nasıl olacağı da bu “büyük dönüşüm”ün hangi anda, yani gezegenlerin yörüngelerinde hangi noktadayken gerçekleştiğine bağlı olurdu. Aslında bu dönüşüm birdenbire gerçekleşseydi tam bir kaos yaşanabilirdi. Neptün gibi gezegenler mancınıkla fırlatılmış gibi uzay boşluğuna savrulabilir, o sırada Dünya’ya yakın olan gezegenlerse Güneş kütlesine ulaşan gezegenimizin devasa çekimine kapılıp üstümüze düşebilirlerdi! Deyim yerindeyse kartlar yeniden karılır, oyunun kuralları değişirdi.

gunes sistemi dunya basta Güneş Dünya’nın Çevresinde Dönseydi Ne Olurdu?

Haydi işimizi biraz daha kolaylaştırmak için Güneş’in Dünya çevresinde dönmeye başlayacağı o “büyük” anda tüm gezegenlerin Güneş’in aynı tarafında boncuk gibi dizilmiş olduğunu varsayalım. Tabii böyle bir olay yaşanırken hiçbir gezegenin uzaya kaçmayacağını ya da Dünya’ya düşmeyeceğini de (yani sistemin korunacağını) kabul edelim. Bu durumda Merkür ve Venüs öteki dış gezegenler gibi davranmaya başlar. Dünya merkezde olmak üzere gezegenler içten dışa doğru Mars, Venüs, Merkür diye sıralanır. Sonra Güneş gelir. Güneş’ten sonraki Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün sıralaması aynı kalırdı. Bu yeni dizilimde gezegenlerin parlaklıkları da yeni yörüngelerinde Güneş’e uzaklıklarına göre değişirdi. Örneğin Mars en parlak gezegen olma konusunda Jüpiter’le yarışırdı.

Ancak Güneş Sistemi’mizin dışında her şey yine aynı olurdu. Bizi derinden etkileyen bu büyük değişimden yıldızların, başka gezegen sistemlerinin ve gökadaların haberi bile olmazdı. Evrenimizin hayal etmesi güç büyüklüğünü düşünecek olursanız, öteki tüm gökcisimleri nerdeyse hiçbir şey olmamış gibi hareketini sürdürürdü. Bu durumda takımyıldızları ve derin uzay nesnelerini yine aynı şekilde, aynı yerlerde görmeye devam ederdik. Güneş Sistemi’nin gezegenleri (yoksa Dünya Sistemi mi demeli artık?) takımyıldızların oluşturduğu fon üzerinde gezinmeyi sürdürür, Dünya’nın kendi ekseninde dönüşünün yarattığı göz yanılması nedeniyle “doğup batmaya” devam ederlerdi.

gokada Güneş Dünya’nın Çevresinde Dönseydi Ne Olurdu?

Haydi son olarak, “Bu durumda uydumuz Ay’a ne olurdu?” diye de düşünelim. Yine çevremizde usul usul dönmeye devam eder miydi? Aslında bir tam turu 29,5 günde atmak hiç de yavaş sayılmaz ama bu kadar büyük kütleli Dünya’nın çevresinde ufak tefek Ay’ımızın dönmesi gerçekten çok zor olurdu! Dünya’nın kütle çekimine kapılıp hızla Dünya’ya düşmemek için çok ama çok büyük bir yörünge hızıyla dönmesi gerekirdi. Şu anki hızının 575 katı bir hızla! Bu durumda Ay’ın her gün yaklaşık 20 kez, hızlı hızlı gökyüzünü kat edişini izlerdik!

Nasıl, hayal etmesi bile ilginç, değil mi? O halde sıra sizde: Dilerseniz “Güneş Dünya’nın çevresinde dönseydi başka neler olurdu?” diye düşünmeye devam edin, dilerseniz de aklınıza gelen sıra dışı soruları hiç çekinmeden bize yazın!

acaba ne olurdu kutu3 Güneş Dünya’nın Çevresinde Dönseydi Ne Olurdu?

Sizin de aklınıza takılan ilginç sorular varsa bize yazın, burada yanıtlayalım. Unutmayın, bazen çok basit görünen sorular büyük buluşlar ortaya çıkarabilir!

Yeryüzündeki canlılardan bazılarının hiç var olmadığını ya da birdenbire yok olduğunu düşündüğünüz tuhaf hayaller kuruyor musunuz? Örneğin köpekler olmasaydı, filler olmasaydı, yılanlar olmasaydı ya da çekirgeler olmasaydı… Ne olurdu diye düşünmüş müydünüz? “Kediler olmasaydı, ne olurdu?” diye sormuştuk daha önce… Peki, şunu düşündünüz mü: Arılar olmasaydı, acaba ne olurdu? “Bal yiyemezdik” mi diyorsunuz sadece? O halde aşağıdaki satırları okuyunca çok şaşıracaksınız!

Herkesin arılarla iyi kötü bir ilişkisi var. Ama arılarla asıl ilişki içinde olanlar elbette çiçekler; daha doğrusu çiçekli bitkiler. Çünkü bitkilerin çoğu tozlaşmayla yani bitkinin erkek organında üretilen çiçek tozunun (polen) çeşitli yollarla dişi organa yapışmasıyla çoğalır. Bitkiler bu iş için hayvanları, özellikle de arıları kullanırlar.

polenli ari Arılar Olmasaydı Ne Olurdu?

Arılar gerçekte balözü (nektar) almak için birbirinden canlı renkler ve güzel kokularla onları kendine çağıran çiçeklere konuk olurlar. Balözünü toplayınca gözlerine kestirdikleri bir başka çiçeğe doğru yola çıkarlar. Ancak beraberlerinde, küçük bedenlerine bulaşmış polenleri de götürürler. İşte, bunların bir bölümünü ziyaret ettikleri başka çiçeklerde bırakırlar. Böylece hem arıların karnı doyar hem de çiçekli bitkilerin üremesi sağlanır. Aslına bakarsanız, insanların karnını doyuran da bal değil, budur. Çünkü dünya nüfusunu besleyen bitkisel ürünlerin her beşinden dördünün tozlaşmasını %90 oranında arılar sağlar.

İşte bu nedenle arılar bir anda yok olsaydı yalnızca biz balsız kalmazdık; birçok çiçekli bitki türü de yeryüzünden silinirdi. Bunun sonucunda onlarla beslenen otçul hayvan türleri yok olur, sonra da bunlarla beslenen etçil türlerin soyu tükenmeye başlardı. Bir başka deyişle arılar olmasaydı, besin zincirinin en kritik halkası -yani çiçekli bitkiler- kopmuş olurdu ve bütün zincir kısa sürede dağılırdı. Elma, kavun, karpuz, brokoli, salatalık, havuç, badem ve otları da içeren yüzlerce bitki türü… Ardından bunlarla beslenen kuşlar, sürüngenler ve memeliler…. Ardından onlarla beslenen öteki memeliler ve insanlar… Hepimiz bu sırayla aç kalırdık!
besin zinciri 1 Arılar Olmasaydı Ne Olurdu?

Pek inandırıcı gelmedi mi? Yoksa kafanızda canlandıramadınız mı? O halde bir de şöyle düşünün: Eğer arılar olmasaydı, girdiğiniz bir süpermarketteki rafların yarısından fazlası boş kalırdı; yalnızca bal reyonu değil! Sebze, meyve, tahıl ve bakliyatın da içinde olduğu bitkisel ürünlerin %70’i, otla beslenen canlılardan elde edilen süt ve et ürünleri, pamukla üretilen tekstil ürünleri, bazı kozmetikler ve hemen aklınıza gelmeyen daha birçok şey gidince, boş raflara bakakalırdınız! Belki aç kalmazdık ama birçok bitkisel ve hayvansal ürüne erişemez hale gelir ve bunların yerine birtakım alternatifler aramaya koyulurduk.

bos raflar Arılar Olmasaydı Ne Olurdu?
Aslına bakarsanız, ekolojik dengenin bozulması ve iklimin değişmesi yüzünden son yıllarda arıların sayısında gerçekten de endişe verici bir düşüş yaşanıyor. Hatta kimi yerlerde bazı arı türlerinin soyu geçtiğimiz yıllar içinde ne yazık ki tükendi! Örneğin ABD’de son 15 yılda arıların %40’ı yok oldu. Türkiye’de de her geçen yıl bir önceki yıla göre arı sayısında ciddi bir azalma var. Yerküreyi ısıtmaya, ekolojik dengeyi bozmaya ve kimyasal maddelerle tarlaları ilaçlamaya bu hızla devam edersek, yazının başında “acaba” diye sorduğumuz soru, acı bir gerçek haline gelecek! Dünya yalnızca balsız kalmayacak; birçok tür ve başka türlerin temel besinleri ortadan kalkmış olacak.
arilar Arılar Olmasaydı Ne Olurdu?

Son olarak şu notu da düşelim: Bilim insanları arıların sayısındaki azalmanın korkutucu sonuçlarına karşı bazı alternatifler üretmeye gayret ediyor. Çiçekli bitkilerin tozlaşmasını sağlayacak mini dronlar da bunlardan biri. Arıların masrafsız ve zahmetsizce bir çiçekten diğerine taşıdığı polenleri, bu dronlar yapışkanlı bir maddeyle taşıyıp çiçeklerin yapay olarak tozlaşmasını sağlıyor. Ancak şimdilik bunların gerçek arıların yerini tutması zor… Biz en iyisi kalan arılara sahip çıkalım! Bu küçük yaratıkların gezegenimiz ve üzerindeki canlılar için ne denli önemli olduğunu daha geç olmadan görelim!

acaba ne olurdu kutu3 Arılar Olmasaydı Ne Olurdu?

Sizin de aklınıza takılan ilginç sorular varsa bize yazın, burada yanıtlayalım. Unutmayın, bazen çok basit görünen sorular büyük buluşlar ortaya çıkarabilir!

Ay’da yaşam olsaydı, acaba
ne olurdu?

Ay’da yaşam olsaydı,
acaba ne olurdu?

Acaba biricik uydumuzda yaşam olsaydı, nasıl olurdu? Sanırım bu soru herkesin aklına gelmiştir. Ay’a bakıp da böyle bir hayal kurmayan yoktur. Okurlarımızdan Feray’ın da aklına aynı soru takılmış ve ne iyi etmiş de bize yazmış! Haydi, şimdi yanıtlayalım.

İllüstrasyon: Sıla Dağdelen

cocuk ve daglar Ay’da Yaşam Olsaydı Ne Olurdu?

Acaba biricik uydumuzda yaşam olsaydı, nasıl olurdu? Sanırım bu soru herkesin aklına gelmiştir. Ay’a bakıp da böyle bir hayal kurmayan yoktur. Okurlarımızdan Feray’ın da aklına aynı soru takılmış ve ne iyi etmiş de bize yazmış! Haydi, şimdi yanıtlayalım.

Öncelikle ‘Ay’da yaşam olsaydı, ne olurdu?’ sorusunun sınırlarını çizelim. Çünkü bu çok boyutlu bir soru ve gerçekte Ay’da yaşam için insanlık çoktan işe koyuldu bile. 1969’da Ay’a ilk kez ayak basılması bu yolu açmıştı. Günümüzde birçok ülke Ay’da koloni kurmayı ciddi ciddi planlıyor. Ama şimdi biz bunu değil de Ay’da Dünya’daki gibi kendiliğinden gelişen bir yaşam olsaydı, nasıl olurdu diye düşünelim.

Aslında bundan 4 ila 4,5 milyar yıl önce Ay’da yaşam ortaya çıkmış bile olabilir! Yakın zamanlı araştırmalar gösteriyor ki uydumuzun oluşumundan -yani yaklaşık Mars büyüklüğündeki Theia adlı bir öngezegenin ilkel Dünya’ya çarpması sonucunda çevreye saçılan parçaların bir araya gelerek Ay’ı oluşturmasından- kısa bir süre sonra uydumuzun yüzeyindeki koşullar yaşama olanak vermişti belki de… Hatta sonrasında binlerce yıl boyunca süren yanardağ etkinlikleri bol miktarda su buharı üreterek bir atmosferin oluşmasını sağlamış, hatta bu atmosfer gündüzle gece arasındaki aşırı sıcaklık farklarını makul düzeylerde tutmuş olabilir. Dünya’da 3-4 milyar yıl önce ortaya çıkan ilk tek hücreli canlılar da benzer  koşullardan hoşlanıyormuş zaten!

Ama yanardağ etkinlikleri sona erince, yaşamın ortaya çıkmasını sağlayacak koşullar da ortadan kalkmış ve kendini sürdürebilecek bir yaşam olasılığı belki de bir daha ortaya çıkmamak üzere kaybolmuştur.

ayda su Ay’da Yaşam Olsaydı Ne Olurdu?
Acaba kısa bir süre için olsa bile Ay’ın yüzeyinde sığ göller oluşmuş mudur?
astronot Ay’da Yaşam Olsaydı Ne Olurdu?

Bu soruların hepsini ve daha aklınıza gelebilecek birçoğunu burada (kısaca) yanıtlamak zor. Ama bir bölümünü düşünmeye başlayalım. Öncelikle Ay’da bir günün, bizim bir ayımız kadar sürdüğünü hatırlayalım. Hep aynı yüzü Dünya’ya dönük olarak yörüngesini turlayan Ay, kendi eksenindeki bir dönüşünü tam 29,5 günde tamamlardı. Yani Ay’da yaşıyor olsaydık, günler bitmek bilmezdi; tabii geceler de öyle! Bir yıl, yani Ay’ın Güneş çevresinde dolaşması da Dünya ile birlikte hareket ettiğinden yine bir yıl sürerdi. Ancak bu bir yıl içinde topu topu 12 gün olurdu. Bizdeki mevsimlerin benzerlerini, (Ay’ın da Dünya benzeri bir eksen eğikliği olduğundan) yaşamak mümkün olabilirdi: Üçer günlük yazlar, kışlar ve baharlar şeklinde…

Ay’ın Dünya’ya dönük yanından göğe baktığınızı hayal edin şimdi. Dünya’yı gökyüzünde hep aynı yerde görürdünüz. Dünya’nın evresi, tıpkı uydumuzun evreleri gibi yavaş yavaş değişirdi, bir ay süren o bir Ay günü içinde. Her yeni Ay gününde Dünyamız yeniden ilk evresine dönerdi. Gece olduğunda, yani Güneş yaklaşık 15 günlüğüne ufuk çizgisinin altına indiğinde, bizim Dünya’dan gördüğümüz takımyıldızların aynısını görürdük. Gezegenler de hemen hemen aynı ekliptik çizgisi üzerinde dolanırdı. Bazen de Ay tutulması gözlenirken aynı sırada çok uzun süren Güneş tutulmaları yaşanırdı! Ay’ın karanlık yüzünde de Dünya diye bir yer “hiç yok” sanabilirdiniz. Güneş ve öteki gezegenler görünse bile, uydumuzun gezegenimize sırtını dönmüş öte yana geçtiğinizde Dünya bir daha ortaya çıkmamak üzere kaybolurdu.

dunya Ay’da Yaşam Olsaydı Ne Olurdu?
astronot 2 Ay’da Yaşam Olsaydı Ne Olurdu?

Ay’daki yaşamın nasıl şekilleneceği, karşımıza nasıl canlılar çıkacağı ve bunların neye benzeyeceği ise tümüyle sizin hayal gücünüze kalmış! Ama diyelim ki bizdekine çok benzer bir süreç yaşanmış ve Dünya’dakine benzer hayvan, bitki, bakteri ve mantarlar ortaya çıkmış olsun. Ancak yine de göz önünde tutmanız gereken bir gerçek daha var: Dünya’dakinin yaklaşık altıda biri olan yer çekimi nedeniyle uçmaya ve zıplamaya meyilli daha çok hayvan (belki de bitki bile) görebilirdiniz! Yer çekimine karşı daha az enerji harcayacakları için kasları da zayıf olurdu üstelik. Öte yandan ağaçların boyu daha uzun (çok daha uzun) olabilirdi.

Biz nasıl Ay’ı merak ediyorsak, Ay’da yaşayan canlılar da Dünya’yı çok merak ederdi herhalde. Belki de bizden önce Dünya’yla iletişime geçer, hatta buraya araçlar gönderir ve sık sık ana gezegenlerine gidip gelmek isterlerdi. Tek başına Asya’nın yüzey alanının, Ay’ınkinden daha büyük olduğunu düşünürseniz, onlar için görülecek çok yer olurdu! Özellikle de uzun süren -ve bir noktadan sonra sıkıcı olması muhtemel- günleri düşünecek olursanız, baş döndüren bir hızla dönen Dünya’ya gidip yerçekiminin ve çok daha güçlüsünün tadına varmak isteyenler sıraya girerdi! Kısacası Ay’da yaşam olsaydı, çok farklı, çok şaşırtıcı ve illa ki Dünya’yı özleten bir yaşam olurdu!

acaba ne olurdu kutu3 Ay’da Yaşam Olsaydı Ne Olurdu?

Sizin de aklınıza takılan ilginç sorular varsa bize yazın, burada yanıtlayalım. Unutmayın, bazen çok basit görünen sorular büyük buluşlar ortaya çıkarabilir!

İllüstrasyon: Sıla Dağdelen

Sayılar olmasaydı,
acaba ne olurdu?

Hiç düşündünüz mü, yaşamın her alanında, başımızı çevirdiğimiz her yerde, dilimizde, aklımızda, defterimizde, kitabımızda sürekli karşımıza çıkan sayılar olmasaydı, acaba ne olurdu? Sayıların olmadığı bir yaşam, aynı zamanda düşük not almamak anlamına geleceği için daha mı keyifli olurdu? Yoksa her şey daha zor ve karmaşık mı olurdu? Ne dersiniz, biraz düşünelim mi? Haydi bakalım!

Hiç düşündünüz mü, yaşamın her alanında, başımızı çevirdiğimiz her yerde, dilimizde, aklımızda, defterimizde, kitabımızda sürekli karşımıza çıkan sayılar olmasaydı, acaba ne olurdu? Sayıların olmadığı bir yaşam, aynı zamanda düşük not almamak anlamına geleceği için daha mı keyifli olurdu? Yoksa her şey daha zor ve karmaşık mı olurdu? Ne dersiniz, biraz düşünelim mi? Haydi bakalım!

Bu ilginç soruyu ortaya atan okurumuz Duru’ya göre “sayılar olmasaydı dünya berbat bir yer olurdu; örneğin fırında yemek yapman gerektiğinde fırının derecesini ayarlayamazdın ve yangın çıkabilirdi. Yangın çıkınca da itfaiyeyi arayamazdın ve evin kül olurdu. Sonra bir başka eve taşınman gerekirdi ama taşındığın evin hangi katta ve hangi dairede olduğunu bilmediğin için boş olan herhangi bir daireye girmeye çalışman gerekirdi. Yeni evine bir şekilde girdiğinde de mobilya alman gerekirdi ama santimetre ve metre olmadığı için doğru düzgün bir şey alamazdın. Sonra aileni aramak isterdin ve arayamazdın, sayılar olmadığı için…”

cocuk dusunuyor Sayılar Olmasaydı Ne Olurdu?
imdat Sayılar Olmasaydı Ne Olurdu?
Gerçekten de günlük yaşamımızın vazgeçilmez bir parçası olan sayıların olmaması, daha birçok şeyi alt üst ederdi. Örneğin şu anda okuduğunuz bu yazı, her ne kadar çoğunlukla sayılardan değil de harflerden ve noktalama işaretlerinden oluşuyor olsa da yazılamazdı ve okunamazdı. Çünkü bu yazıları hazırlarken kullandığımız bilgisayarlar ve siz onları okurken baktığınız tabletler ya da telefonlar, ikili sayma sistemine, en basit anlamıyla 0 ve 1 rakamlarıyla elde edilen kodlara dayanır. Aslına bakarsanız, yalnızca bilgisayarlar değil, aklınıza gelen her türlü elektronik aygıt, arka planda sayılarla yapılan işlemlere dayandığı için var olamazdı.
alisveris Sayılar Olmasaydı Ne Olurdu?
Günlük yaşamımızda en sık kullandığımız nesnelerden para da anlamını yitirirdi. Yapacağımız alışverişler çok eskiden olduğu gibi değiş tokuş yöntemiyle yapılabilirdi ancak. Markete giderken yanınızda kasiyerin ilgisini çekecek nesneler götürmeniz gerekirdi! Borçlar, alacaklar, banka hesapları, borsalar… Miktarı belli eden sayılar olmayınca, parayla ilgili ne varsa hepsi hikâye olurdu!
tahtada Sayılar Olmasaydı Ne Olurdu?
E, tabii matematik dersleri, yanlarına fen derslerini de alıp kayıplara karışırdı! Bu belki matematiği sevmeyenlerin hoşuna gidebilir ama sayısız ve dört işlemsiz pozitif bilimler kolay kolay gelişemezdi ve yaşam çok zor olurdu. Ne kaç yaşında olduğunuzu söyleyebilirdiniz ne iki elma ile üç havuç isteyebilirdiniz ne de ağırlıkları, uzunlukları tarif edebilirdiniz. Aslına bakarsanız, işin içine en ufak hesap giren her şey tam bir çileye dönerdi! Ölçü birimleri olmadan bırakın uyduları, robotları, basit aletleri yapmak bile bir işkence olurdu.
yolculuk Sayılar Olmasaydı Ne Olurdu?
Bir başka büyük değişiklik de zaman konusunda yaşanırdı. Zamanı ölçmek için kullandığımız sayılar olmayınca, saatin tam olarak kaç olduğunu kestirmek zor olurdu. (Kolunuzdaki ya da cebinizdeki saatlere sık bakmıyorsanız; derse yetişmek, arkadaşlarla buluşmak ya da sabah kalmak eğer sizin için hep geç kalınan bir şeyse, o ayrı bir konu!) Ama saatlerle düzenlenen tek şey ders programı değil; tren, otobüs, metro, uçak, vapur saatleri, toplantılar, buluşmalar… Hepsinde karmaşa yaşanır ve sizin için de tam bir kabus olurdu!
gunes saati Sayılar Olmasaydı Ne Olurdu?
Ancak zaman konusunda imdadımıza hemen doğal takvim ve saatlerimiz, yani yıldızlar, Güneş ve Ay yetişirdi. Eskiden olduğu gibi yılı aylara, ayı günlere ve günü saatlere bu gökcisimlerinin hareketleriyle bölebilirdik. Tabii gökyüzüyle ilgilenenler, Güneş’in ve Ay’ın hareketlerine aşina olanlar için iş daha kolay olurdu. Yoksa herkesin şöyle bir güneş saati bulundurması gerekirdi!
abakus Sayılar Olmasaydı Ne Olurdu?
Kısacası sayılar olmasaydı, Duru’nun dediği gibi dünya berbat bir yer olurdu! İyi ki çok eski çağlarda yaşayan insanlar bir şeyleri sayma gereği duymuşlar. İyi ki taşlarla ya da boncuklarla nesnelerin miktarını belirtme fikrine ulaşmışlar. Ve iyi ki Mısırlılar, Yunanlılar, Hintliler ve öteki uygarlıklar rakam dediğimiz simgelerle sayıları göstermeyi akıl etmişler. Varsın, matematik notumuz düşük olsun!
acaba ne olurdu kutu3 Sayılar Olmasaydı Ne Olurdu?

Sizin de aklınıza takılan ilginç sorular varsa bize yazın, burada yanıtlayalım. Unutmayın, bazen çok basit görünen sorular büyük buluşlar ortaya çıkarabilir!

Bir değil iki Güneş’imiz olsaydı, acaba ne olurdu?

Bir düşünsenize sabah oluyor, hava yavaş yavaş aydınlanıyor ve güneş doğuyor. Biraz sonra ufuktan ikinci bir güneş daha yükseliyor. Akşam olup ilk güneş ufkun altına indiğinde yatağa girip uyumak için öteki güneşin de batmasını bekliyorsunuz. Dünyamız böyle bir gezegen olsaydı, yani iki Güneş’imiz olsaydı, acaba ne olurdu?
Biliyor musunuz, aslında bu öyle olanaksız bir varsayım değil; çünkü evrende zaten çok sayıda çift yıldızlı gezegen sistemi var! Eğer Güneş sisteminin oluşumu sırasında -hani şu meşhur gaz ve toz bulutu evresinde- bir tane değil iki tane yoğun kütleli çekirdek olsaydı, yani bir yerine iki yıldız oluşsaydı o zaman Dünya’nın ve öteki gezegenlerin bu ikilinin kütle merkezi etrafında döndüğü bir sistemiz olurdu.
Eğer Güneş’imizin bir ikizi olsaydı… İkiz yıldız sabahları Güneş’ten birkaç saat sonra doğması ve birkaç saat önce batması durumunda bir yerine iki gün doğumu ve iki gün batımı izlerdik. Günbatımı ve gündoğumu manzaraları ne muhteşem olurdu! Ne güzel çift güneşli özçekimlerimiz olurdu! Belki arada Güneş’in ikizini örttüğü ama yine de aydınlık olan Güneş tutulmaları da izlerdik. Güzel de olurdu… Acaba başka neler olurdu?
Gezegenimiz yıldızlardan birinin veya ikisinin ortak kütle çekim merkezinin çevresinde dönebilirdi. Yalnızca birinin çevresinde dönüyor olsaydık işte o zaman işimiz zor olurdu. Çünkü iki yıldızın arasından geçerken büyük olasılıkla sıcaklık ve radyasyondan yanardık! Üstelik bazı günler hiç geceye dönmezdi! Güneşlerden birinin batıp ötekinin doğduğunu, sonra o batarken ilkinin yeniden doğduğunu hayal etsenize…
Bir de işin şöyle bir boyutu var: Eğer gezegenimizin çevresinde döndüğü bu yıldızlar Güneş’in yarısı kadar parlak (kavrulmamayı garanti altına almak için) ve birbirine eşit kütleli olsaydı o zaman gezegenimizin kararlı bir yörüngesi olabilir ve yine üstünde yaşam gelişebilirdi. Ancak yıldızlardan biri daha büyük olsaydı, çevresinde dönen gezegenlerin kararlı yörüngeleri olması zor olurdu. Bu noktada ya bu yıldızlardan birine yaklaşıp yanarlardı ya da başını alıp giden gezegenlerden biri olurlardı. (Bu arada, gökadamızda birçok başıboş gezegen olduğunu biliyor muydunuz?)
Belki de Güneş’imizin bir zamanlar gerçekten böyle bir yoldaşı vardı. İlk başta bir çift yıldız olarak oluşup sonrasında eşinin kütle çekiminden kurtulmasıyla yalnız kalmış bir yıldızımız olabilir! Güneş’in böyle bir mazisi olabilir; ama bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Peki, ya ikiden çok Güneş’imiz olsaydı? Aslında bu duruma da Samanyolu’nda sıkça rastlanıyor. Hatta çok yıldızlı ve üstünde yaşam olabilecek bir yörüngesi olan ötegezegenler var. Kim bilir, belki de şu an orada birileri “Tek yıldızımız olsaydı da gecemiz gündüzümüz birbirine karışmasaydı acaba ne olurdu?” diye hayal kuruyordur.
HD 98800 yaklaşık 150 ışık yılı ötede dört yıldızlı bir sistemdir. Ortadaki yıldızlardan birinin çevresinde dönen bir ötegezegen bulunma olasılığı vardır.

Meraklısına Not:

Siz de bir dürbün ya da teleskopla böylesi çift yıldızları bulabilirsiniz. Hatta bazılarını çıplak gözle bile görebilirsiniz. Bu yıldızların hangileri olduğunu merak mı ediyorsunuz? O zaman Temmuz Ayında Gökyüzü’nü bekleyin!

Bir değil iki Güneş’imiz olsaydı,
acaba ne olurdu?

Bir düşünsenize sabah oluyor, hava yavaş yavaş aydınlanıyor ve güneş doğuyor. Biraz sonra ufuktan ikinci bir güneş daha yükseliyor. Akşam olup ilk güneş ufkun altına indiğinde yatağa girip uyumak için öteki güneşin de batmasını bekliyorsunuz. Dünyamız böyle bir gezegen olsaydı, yani Güneş’imizin yanı sıra ikinci bir yıldızımız daha bulunsaydı, acaba ne olurdu?
Biliyor musunuz, aslında bu öyle olanaksız bir varsayım değil; çünkü evrende zaten çok sayıda çift yıldızlı gezegen sistemi var! Eğer Güneş sisteminin oluşumu sırasında -hani şu meşhur gaz ve toz bulutu evresinde- bir tane değil iki tane yoğun kütleli çekirdek olsaydı, yani bir yerine iki yıldız oluşsaydı o zaman Dünya’nın ve öteki gezegenlerin bu ikilinin kütle merkezi etrafında döndüğü bir sistemiz olurdu.
Eğer Güneş’imizin bir ikizi olsaydı… İkiz yıldız sabahları Güneş’ten birkaç saat sonra doğması ve birkaç saat önce batması durumunda bir yerine iki gün doğumu ve iki gün batımı izlerdik. Günbatımı ve gündoğumu manzaraları ne muhteşem olurdu! Ne güzel çift güneşli özçekimlerimiz olurdu! Belki arada Güneş’in ikizini örttüğü ama yine de aydınlık olan Güneş tutulmaları da izlerdik. Güzel de olurdu… Acaba başka neler olurdu?
Gezegenimiz yıldızlardan birinin veya ikisinin ortak kütle çekim merkezinin çevresinde dönebilirdi. Yalnızca birinin çevresinde dönüyor olsaydık işte o zaman işimiz zor olurdu. Çünkü iki yıldızın arasından geçerken büyük olasılıkla sıcaklık ve radyasyondan yanardık! Üstelik bazı günler hiç geceye dönmezdi! Güneşlerden birinin batıp ötekinin doğduğunu, sonra o batarken ilkinin yeniden doğduğunu hayal etsenize…
Bir de işin şöyle bir boyutu var: Eğer gezegenimizin çevresinde döndüğü bu yıldızlar Güneş’in yarısı kadar parlak (kavrulmamayı garanti altına almak için) ve birbirine eşit kütleli olsaydı o zaman gezegenimizin kararlı bir yörüngesi olabilir ve yine üstünde yaşam gelişebilirdi. Ancak yıldızlardan biri daha büyük olsaydı, çevresinde dönen gezegenlerin kararlı yörüngeleri olması zor olurdu. Bu noktada ya bu yıldızlardan birine yaklaşıp yanarlardı ya da başını alıp giden gezegenlerden biri olurlardı. (Bu arada, gökadamızda birçok başıboş gezegen olduğunu biliyor muydunuz?)
Belki de Güneş’imizin bir zamanlar gerçekten böyle bir yoldaşı vardı. İlk başta bir çift yıldız olarak oluşup sonrasında eşinin kütle çekiminden kurtulmasıyla yalnız kalmış bir yıldızımız olabilir! Güneş’in böyle bir mazisi olabilir; ama bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Peki, ya ikiden çok Güneş’imiz olsaydı? Aslında bu duruma da Samanyolu’nda sıkça rastlanıyor. Hatta çok yıldızlı ve üstünde yaşam olabilecek bir yörüngesi olan ötegezegenler var. Kim bilir, belki de şu an orada birileri “Tek yıldızımız olsaydı da gecemiz gündüzümüz birbirine karışmasaydı acaba ne olurdu?” diye hayal kuruyordur.
HD 98800 yaklaşık 150 ışık yılı ötede dört yıldızlı bir sistemdir. Ortadaki yıldızlardan birinin çevresinde dönen bir ötegezegen bulunma olasılığı vardır.

Meraklısına Not:

Siz de bir dürbün ya da teleskopla böylesi çift yıldızları bulabilirsiniz. Hatta bazılarını çıplak gözle bile görebilirsiniz. Bu yıldızların hangileri olduğunu merak mı ediyorsunuz? O zaman Temmuz Ayında Gökyüzü’nü bekleyin!
acaba ne olurdu kutu3 İki Güneşimiz Olsaydı Ne Olurdu?

Sizin de aklınıza takılan ilginç sorular varsa bize yazın, burada yanıtlayalım. Unutmayın, bazen mantıksız görünen sorular büyük buluşlar ortaya çıkarabilir!

Yavaş yavaş yükselmeye başlasak,
acaba ne olurdu?

Yavaş yavaş yükselmeye başlasak, acaba ne olurdu?

Elinizdeki uçan balonla gökyüzüne yükselmeyi hiç hayal etmiş miydiniz? Belki çok küçükken bu hayal sizi korkutmuş bile olabilir. Düşünsenize, küçüksünüz ve bileğinize bağladıkları uçan balon birden ayaklarınızı yerden kesiyor ve uçmaya başlıyorsunuz. Biraz endişe verici bir durum, değil mi? Peki, bunu şimdi gerçekleştirdiğinizi düşünün. İster bir balonla, isterse bir sırt roketiyle; ama sabit bir hızla yavaş yavaş yükselmeye başlasanız, acaba ne olurdu? Tehlike çanları ne zaman çalmaya başlardı?
Çok hızlı değil, örneğin saniyede sadece yarım metre (0,5 m/s) hızla yükseldiğimizi var sayalım. Bu, saatte yalnızca 1,8 kilometre demektir ki bu hızla giden bir arabaya “kağnı gibi gidiyor” denir! Ama olsun, yukarıdan göreceğimiz manzarayı kim kaçırmak ister! Birkaç saniye içinde herkese tepeden bakmaya başlardınız; hem de mecazi anlamda değil, gerçek anlamda! Yaşadığınız binanın önünden havalandığınızı ve ikinci katta oturduğunuzu varsayarsak, yalnızca 12 saniye sonra balkondan size el sallayan anne babanızın yanından süzülerek geçerdiniz. Bir dakika kadar sonra yakınlardaki tüm ağaçlardan ve binalardan yükseğe çıkmış olurdunuz. O zaman hava da biraz esmeye başlardı.
Yaklaşık iki dakika sonra Ayasofya’nın kubbesinin tepesine eşdeğer bir yüksekliğe ulaşmış, bundan bir 10 saniye kadar sonra da Boğaz Köprüsü’nün hizasına kadar gelmiş olurdunuz! Aynı (yavaş) hızla yükselmeye devam ederseniz, altıncı dakikanın sonunda İstanbul’daki İş Kuleleri’nin 181 metre yükseklikteki en üst katına dek çıkmış kadar olurdunuz.Yerde yaprak bile kımıldamıyorken burada rüzgâr iyiden iyiye esiyor olurdu. (Umarız üstünüze kalın bir şeyler giymişsinizdir!)
İlk yarım saatin sonunda dünyadaki tüm binalardan daha yükseğe çıkmış, 828 metre yüksekliğindeki Burç Halife’yi 70 metre geçmiş olurdunuz. Bu yükseklikte rüzgâr daha da hızlı esiyor olurdu. Üşümeye başlardınız. Dahası, bu düzeyde hava tabakası yavaş yavaş incelmeye ve hava basıncı da azalmaya başlardı. İlk dakikalarda bir değişiklik hissetmeseniz bile artık kulaklarınızın basınç farkından tıkandığını hissederdiniz; tıpkı uçakta olduğu gibi. “Kalkışınızdan” bir saat on dakika geçtikten, yani 2.000 metrenin üzerine çıktıktan sonra da işin rengi değişmeye başlardı; çünkü kanınızdaki hemoglobin hızla düşen basınç nedeniyle daha az oksijen tutabilirdi.
İlk yarım saatin sonunda dünyadaki tüm binalardan daha yükseğe çıkmış, 828 m yüksekliğindeki Burç Halife’yi 70 m geçmiş olurdunuz. Bu yükseklikte rüzgâr daha da hızlı esiyor olurdu. Üşümeye başlardınız. Dahası, bu düzeyde hava tabakası yavaş yavaş incelmeye ve hava basıncı da azalmaya başlardı. İlk dakikalarda bir değişiklik hissetmeseniz bile artık kulaklarınızın basınç farkından tıkandığını hissederdiniz; tıpkı uçakta olduğu gibi. “Kalkışınızdan” bir saat on dakika geçtikten, yani 2000 metrenin üzerine çıktıktan sonray da işin rengi değişmeye başlardı; çünkü kanınızdaki hemoglobin hızla düşen basınç nedeniyle daha az oksijen tutabilirdi.
Üç saatin sonunda yerden 5.400 metre yükseğe ulaşmış ve Ağrı Dağı’nın zirvesinden bile yukarıya çıkmış olurdunuz. Artık tehlike çanları çalmaya başlardı! Bu yükseklik size çok gelmiyor olabilir ama bedeniniz içinde bulunduğu duruma ciddi tepki verirdi. Çünkü bu yükseklikte sıcaklık donma noktasının altına düşer. Dolayısıyla açıkta kalan yerleriniz donmaya başlardı. (Dağcıların buz tutmuş kirpikleri, kaşları ve sakalları gözünüzün önüne geliyor mu?) Basınç da iyice düşer, havadaki oksijen oranı azalır ve soluk almada zorlanmaya başlardınız. Bunu telafi etmeye çalışan kalbinizin atışı iyice hızlanırdı. Ayrıca bedeninizin su kaybı da başka bir sorun olarak kendini gösterirdi.

Dört buçuk saatin sonunda, 8.000 metre sınırını geçtikten sonra da “ölüm bölgesi” denen yüksekliğe ulaşırdınız. Bu düzeyde havadaki oksijenin oranı deniz düzeyindekinin üçte biridir. Dolayısıyla soluk alsanız bile kanınıza yeterli miktarda oksijen geçemezdi. Başınız dönmeye, mideniz bulanmaya, görüşünüz bozulmaya başlar ve sonunda bilincinizi kaybederdiniz. Sonrası malum… İşte, bu nedenle Everest gibi 8.000 metreden yüksek dağlara çıkan dağcılar yanlarında onları hayatta tutacak ekipmanları (ve oksijeni) de götürmek zorundadır.

Gördüğünüz gibi yavaş yavaş yükselerek bulutların üzerine birkaç saat içinde ulaşırdınız. Ne var ki ulaştığınız yerin farkına varacak durumda olmazdınız! En iyisi, çok havalanmamak galiba!

Elinizdeki uçan balonla gökyüzüne yükselmeyi hiç hayal etmiş miydiniz? Belki çok küçükken bu hayal sizi korkutmuş bile olabilir. Düşünsenize, küçüksünüz ve bileğinize bağladıkları uçan balon birden ayaklarınızı yerden kesiyor ve uçmaya başlıyorsunuz. Biraz endişe verici bir durum, değil mi? Peki, bunu şimdi gerçekleştirdiğinizi düşünün. İster bir balonla, isterse bir sırt roketiyle; ama sabit bir hızla yavaş yavaş yükselmeye başlasanız, acaba ne olurdu? Tehlike çanları ne zaman çalmaya başlardı?
Çok hızlı değil, örneğin saniyede sadece yarım metre (0,5 m/s) hızla yükseldiğimizi var sayalım. Bu, saatte yalnızca 1,8 kilometre demektir ki bu hızla giden bir arabaya “kağnı gibi gidiyor” denir! Ama olsun, yukarıdan göreceğimiz manzarayı kim kaçırmak ister! Birkaç saniye içinde herkese tepeden bakmaya başlardınız; hem de mecazi anlamda değil, gerçek anlamda! Yaşadığınız binanın önünden havalandığınızı ve ikinci katta oturduğunuzu varsayarsak, yalnızca 12 saniye sonra balkondan size el sallayan anne babanızın yanından süzülerek geçerdiniz. Bir dakika kadar sonra yakınlardaki tüm ağaçlardan ve binalardan yükseğe çıkmış olurdunuz. O zaman hava da biraz esmeye başlardı.
Yaklaşık iki dakika sonra Ayasofya’nın kubbesinin tepesine eşdeğer bir yüksekliğe ulaşmış, bundan bir 10 saniye kadar sonra da Boğaz Köprüsü’nün hizasına kadar gelmiş olurdunuz! Aynı (yavaş) hızla yükselmeye devam ederseniz, altıncı dakikanın sonunda İstanbul’daki İş Kuleleri’nin 181 metre yükseklikteki en üst katına dek çıkmış kadar olurdunuz. Yerde yaprak bile kımıldamıyorken burada rüzgâr iyiden iyiye esiyor olurdu. (Umarız üstünüze kalın bir şeyler giymişsinizdir!)
İlk yarım saatin sonunda dünyadaki tüm binalardan daha yükseğe çıkmış, 828 metre yüksekliğindeki Burç Halife’yi 70 metre geçmiş olurdunuz. Bu yükseklikte rüzgâr daha da hızlı esiyor olurdu. Üşümeye başlardınız. Dahası, bu düzeyde hava tabakası yavaş yavaş incelmeye ve hava basıncı da azalmaya başlardı. İlk dakikalarda bir değişiklik hissetmeseniz bile artık kulaklarınızın basınç farkından tıkandığını hissederdiniz; tıpkı uçakta olduğu gibi. “Kalkışınızdan” bir saat on dakika geçtikten, yani 2.000 metrenin üzerine çıktıktan sonra da işin rengi değişmeye başlardı; çünkü kanınızdaki hemoglobin hızla düşen basınç nedeniyle daha az oksijen tutabilirdi.
Üç saatin sonunda yerden 5.400 metre yükseğe ulaşmış ve Ağrı Dağı’nın zirvesinden bile yukarıya çıkmış olurdunuz. Artık tehlike çanları çalmaya başlardı! Bu yükseklik size çok gelmiyor olabilir ama bedeniniz içinde bulunduğu duruma ciddi tepki verirdi. Çünkü bu yükseklikte sıcaklık donma noktasının altına düşer. Dolayısıyla açıkta kalan yerleriniz donmaya başlardı. (Dağcıların buz tutmuş kirpikleri, kaşları ve sakalları gözünüzün önüne geliyor mu?) Basınç da iyice düşer, havadaki oksijen oranı azalır ve soluk almada zorlanmaya başlardınız. Bunu telafi etmeye çalışan kalbinizin atışı iyice hızlanırdı. Ayrıca bedeninizin su kaybı da başka bir sorun olarak kendini gösterirdi.

Dört buçuk saatin sonunda, 8.000 metre sınırını geçtikten sonra da “ölüm bölgesi” denen yüksekliğe ulaşırdınız. Bu düzeyde havadaki oksijenin oranı deniz düzeyindekinin üçte biridir. Dolayısıyla soluk alsanız bile kanınıza yeterli miktarda oksijen geçemezdi. Başınız dönmeye, mideniz bulanmaya, görüşünüz bozulmaya başlar ve sonunda bilincinizi kaybederdiniz. Sonrası malum… İşte, bu nedenle Everest gibi 8.000 metreden yüksek dağlara çıkan dağcılar yanlarında onları hayatta tutacak ekipmanları (ve oksijeni) de götürmek zorundadır.

Gördüğünüz gibi yavaş yavaş yükselerek bulutların üzerine birkaç saat içinde ulaşırdınız. Ne var ki ulaştığınız yerin farkına varacak durumda olmazdınız! En iyisi, çok havalanmamak galiba!

acaba ne olurdu kutu3 Gökyüzüne Yükselsek Ne Olurdu?

Sizin de aklınıza takılan ilginç sorular varsa bize yazın, burada yanıtlayalım. Unutmayın, bazen çok basit görünen sorular büyük buluşlar ortaya çıkarabilir!

Ozon Tabakası Yok Olsaydı
Acaba Ne Olurdu?

Atmosferimizde yer alan ve Dünyamızı “şefkatle” sarmalayan (bunun ne anlama geldiğini birazdan anlayacaksınız) ozon tabakası yok olsaydı acaba ne olurdu? “Ne olacak canım, gözle görünmeyen incecik bir tabaka zaten!” mi diyorsunuz? Öyleyse fena halde yanılıyorsunuz. Ortalama kalınlığı yalnızca 3 milimetre olsa da ozon tabakası gezegenimiz için son derece önemlidir. Öyle ki yokluğu yerküremizi hızla bir felakete sürükleyebilir. 

Ozon tabakası nasıl oluşur?

Atmosferimiz tıpkı bir soğan gibi katman katmandır. Yağmur, rüzgâr, kar gibi bütün meteoroloji olaylarının olduğu (tabii bir de uçakların uçtuğu!) katman yeryüzüne en yakın troposfer katmanıdır. Ozon tabakası bunun üstündeki stratosfer katmanının içinde yer alır. Ozon tabakasının bulunduğu yükseklik mevsimlere ve yerlere göre 15 kilometre ila 35 kilometre arasında değişir. Ortalama kalınlığı yalnızca 3 milimetredir. Yani stratosferde dağınık halde bulunan bütün ozon molekülleri bir araya toplansa kalınlığı ancak bu kadar olur. Bu incecik tabaka kilometrelerce kalınlıktaki atmosferin yanında hiç kalır belki; ama gerçekte çok önemli bir işlevi vardır.

Atmosfer katmanları ve ozon tabakası

Ozon - Oluşum/Bozunum

UV Işınları Altında Kendiliğinden

Ozon Tabakası Oluşum
Ozon Tabakası Bozuşum
Güneş’ten gelen yüksek enerjili morötesi ışınlar stratosferdeki oksijen moleküllerine (O2) çarpınca bunlardan bazılarını oksijen atomlarına (O) ayırır. Ancak bu atomlar uzun süre tek başlarına kalamaz, başka oksijen molekülleriyle birleşir ve ozon molekülünü (O3) oluştururlar. Ne var ki ozon molekülleri de pek kararlı değildir ve morötesi ışınlar onları yeniden oksijen atomuna (O) ve oksijen molekülüne (O2) ayırır. Bu ozon-oksijen (oluşum-bozunum) çevrimi sürekli olur. Ozonun o çok önemli işlevi de bu oluşum-bozunma sürecinde gerçekleşir. Bu tabaka Güneş’ten gelen zararlı morötesi ışınların %98’ini soğurur.
Ozon tabakasının işlevi

Ozon tabakası Güneş’ten gelen morötesi ışınların en zararlı olanlarını emer. Yine de bir miktar morötesi ışın yeryüzüne ulaşır. Ancak bunlar daha az zararlı olan daha uzun dalgaboyundadır.

Ozon tabakası Güneş’ten gelen morötesi ışınların en zararlı olanlarını emer. Yine de bir miktar morötesi ışın yeryüzüne ulaşır. Ancak bunlar daha az zararlı olan daha uzun dalgaboyundadır.

Ozon tabakasının işlevi

Ozon tabakası yok olsa…

Şimdi baştaki sorumuza dönebiliriz. Bu narin ama son derece önemli işlevi olan tabaka bir anda ortadan kalksa ne olurdu? Dünyamızı ve üzerindeki yaşamı görünmez bir kalkan gibi Güneş’in zararlı ışınlarından koruyan bu “şefkatli” battaniyeyi bir el, birden üzerimizden çekip alsa acaba ne olurdu?

Ozon Tabakası delinirse

Tahmin edeceğiniz gibi Güneş’in yaydığı morötesi ışınlar hiçbir engele takılmadan doğrudan yerküreye ulaşırdı. Ozon tabakasının ortadan kalkmasından yalnızca birkaç gün sonra bitkilerin büyük bölümü ölmeye başlardı. Çünkü Güneş’ten gelen aşırı miktarda ve değişik dalga boyundaki yüksek enerji, bitkilerin fotosentez yapmasını olanaksız kılardı. Bitkiler ölmeye başlayınca besin zinciri çöker, bitkilerle beslenen otçul hayvanlar aç kalır ve ölürdü. Bir süre sonra da otçul hayvanlarla beslenen etçil ve hepçil hayvanlar da ölürdü.

Gözle görülmeyen yüksek enerjili morötesi ışınlar bitkilerin ve hayvanların DNA’larını da hızla tahrip ederdi. İnsanlar yapay yiyeceklerle bir şekilde açlıktan kurtulsalar bile hızla deri kanserine yakalanmaya başlarlardı. Güneş’te bir dakika bile durmak çılgınlık olur, herkes astronotlarınki gibi koruyucu giysiler giymek zorunda kalırdı. İnsanlar belki de Güneş’ten korunmak için yer altına çekilir ya da devasa gölgelikler inşa etme yoluna giderdi. Kısacası ozon tabakasız Dünya yaşanmaz bir yere dönüşürdü!

Ozon tabakasındaki delik ve insanlara etkisi
Ozon Tabakası Yok Olsaydı
dunya yanmis mobil2 Ozon Tabakası Yok Olsaydı Ne Olurdu?

Peki, ya ozon tabakası delinirse ne olur?

spray2 Ozon Tabakası Yok Olsaydı Ne Olurdu?

Bilim insanları 1980’li yıllarda atmosferin bazı bölgelerinde (Güney Kutbu çevresinde ve Antarktika’nın üzerinde) ozon tabakasının aşırı derecede inceldiğini, bir başka deyişle delindiğini fark etti. Üstelik bu deliğin hızla büyüdüğünü ve tüm yerküreye yayılacağını anladılar. Bu delinmenin nedeni de tahmin edeceğiniz gibi insanlardı! Deodorantlarda, buzdolaplarında ve endüstriyel temizlik ürünlerinde kullanılan CFC (kloroflorokarbon) adlı bir gaz atmosferde ozonu oluşturan oksijen atomlarıyla birleşiyor ve oluşumu engelleyerek ozon tabakasında incelmeye, delinmeye yol açıyordu.

Ozon tabakasına zararlı sprayler ve CFC kloroflorokarbonBilim insanları 1980’li yıllarda atmosferin bazı bölgelerinde (Güney Kutbu çevresinde ve Antarktika’nın üzerinde) ozon tabakasının aşırı derecede inceldiğini, bir başka deyişle delindiğini fark etti. Üstelik bu deliğin hızla büyüdüğünü ve tüm yerküreye yayılacağını anladılar. Bu delinmenin nedeni de tahmin edeceğiniz gibi insanlardı! Deodorantlarda, buzdolaplarında ve endüstriyel temizlik ürünlerinde kullanılan CFC (kloroflorokarbon) adlı bir gaz atmosferde ozonu oluşturan oksijen atomlarıyla birleşiyor ve oluşumu engelleyerek ozon tabakasında incelmeye, delinmeye yol açıyordu.

Eğer CFC gazları yasaklanmasaydı, ozon tabakasındaki delik 2060’a kadar tüm yerküreye yayılacaktı.

Eğer CFC gazları yasaklanmasaydı, ozon tabakasındaki delik 2060’a kadar tüm yerküreye yayılacaktı. (Kaynak: NASA)

Neyse ki dünya ülkeleri hızlı bir şekilde bu tehdidi ortadan kaldıracak yasalar çıkardılar ve CFC gazlarının kullanımını yasakladılar. Ozon tabakasındaki bu delik de o zamandan bu yana küçülmeye, O3 molekülleri yavaş yavaş CFC moleküllerinin yerini almaya başladı. Ancak CFC moleküllerinin tümüyle ortadan kalkması ve ozon tabakasındaki deliğin tamamen kapanmasının 2050’li yıllardan önce gerçekleşmesi beklenmiyor. Kısacası insanlar “acaba ne olurdu” diye düşündüğümüz böylesi bir felaketi neredeyse kendi başlarına getirmek üzereyken son anda buna engel olmayı başarmış gibi. Bakalım, benzer bir başarıyı iklim değişikliğini durdurmak için de gösterebilecek miyiz?
Ozon tabakasındaki delik ve güneş ışınları
Ozon tabakasındaki delik ve güneş ışınları
acaba ne olurdu kutu3 Ozon Tabakası Yok Olsaydı Ne Olurdu?

Sizin de aklınıza takılan ilginç sorular varsa bize yazın, burada yanıtlayalım. Unutmayın, bazen çok basit görünen sorular büyük buluşlar ortaya çıkarabilir!

Kediler Olmasaydı

Acaba Ne Olurdu?

Sizin de aklınıza bazen tuhaf sorular geliyor mu? Hani hiç olmayacak şeyler belki, ama “ya olsaydı” dediğiniz türden… “İmkânsız şeyler bunlar” deyip geçmeyin. Bunları hayal etmesi bile çok ilginç! Aklınıza takılanlar varsa, çekinmeyin, söyleyin…

Tüm kediler bir anda yok olsaydı, ne olurdu?

kediler Kediler Olmasaydı Ne Olurdu?
acaba ne olurdu

Evet, bizce de korkunç olurdu! Bu sevimli yaratıklar olmasa yaşam çoğumuz için çekilmezdi, değil mi? Ama varsayalım ki oldu; yeryüzündeki bütün kediler bir anda ortadan kayboldular ve yaşam da onlarsız sürmeye başladı… Acaba tek sıkıntımız oyun arkadaşı bulamamak ya da sevip okşayacak bir dosttan mahrum kalmak mı olurdu? Ya da kimilerinin tüylü ve uyuşuk bulduğu bu canlıların yokluğu herhangi bir etki yaratmaz mıydı? Böyle düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz…

Çünkü kediler küresel ekosistemin vazgeçilmez bir parçasıdır. Onlar olmasaydı, yeryüzü kısa süre içinde kemirgenlerin istilasına uğrardı. Fareler ve sıçanlar tahıl stoklarımızı eritir, hastalık yayar ve bazı kuş türlerini de ortadan kaldırırlardı.

Yeni Zelanda’daki küçük bir adadaki kedileri bir süreliğine adadan uzaklaştırarak yapılan deney sonucunda farelerin tahıl ambarlarına büyük zarar verdiği görülmüş. Deniz kuşlarının yumurtalarıyla beslenen fareler, bu kuşların sayısını da azaltmış. Bu deneyi tüm dünyada yapmaya kalksanız ve yeryüzündeki 220 milyon kediyi bir yere kapatsanız, insanlar bir süre sonra aç kalırdı herhalde. O nedenle bir daha düşünmek lazım: Acaba biz mi kedileri besliyoruz yoksa onlar mı bizim beslenmemize yardımcı oluyor?

kedi Kediler Olmasaydı Ne Olurdu?

Dünya’nın dönüşü bir dakikalığına dursa ne olurdu?

dunya Kediler Olmasaydı Ne Olurdu?
birdkdur Kediler Olmasaydı Ne Olurdu?

Evet, bizce de korkunç olurdu! Bu sevimli yaratıklar olmasa yaşam çoğumuz için çekilmezdi, değil mi? Ama varsayalım ki oldu; yeryüzündeki bütün kediler bir anda ortadan kayboldular ve yaşam da onlarsız sürmeye başladı… Acaba tek sıkıntımız oyun arkadaşı bulamamak ya da sevip okşayacak bir dosttan mahrum kalmak mı olurdu? Ya da kimilerinin tüylü ve uyuşuk bulduğu bu canlıların yokluğu herhangi bir etki yaratmaz mıydı? Böyle düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz…

Çünkü kediler küresel ekosistemin vazgeçilmez bir parçasıdır. Onlar olmasaydı, yeryüzü kısa süre içinde kemirgenlerin istilasına uğrardı. Fareler ve sıçanlar tahıl stoklarımızı eritir, hastalık yayar ve bazı kuş türlerini de ortadan kaldırırlardı.

Yeni Zelanda’daki küçük bir adadaki kedileri bir süreliğine adadan uzaklaştırarak yapılan deney sonucunda farelerin tahıl ambarlarına büyük zarar verdiği görülmüş. Deniz kuşlarının yumurtalarıyla beslenen fareler, bu kuşların sayısını da azaltmış. Bu deneyi tüm dünyada yapmaya kalksanız ve yeryüzündeki 220 milyon kediyi bir yere kapatsanız, insanlar bir süre sonra aç kalırdı herhalde. O nedenle bir daha düşünmek lazım: Acaba biz mi kedileri besliyoruz yoksa onlar mı bizim beslenmemize yardımcı oluyor?

firtina Kediler Olmasaydı Ne Olurdu?
Sizin de aklınıza bazen tuhaf sorular geliyor mu? Hani hiç olmayacak şeyler belki, ama “ya olsaydı” dediğiniz türden… “İmkânsız şeyler bunlar” deyip geçmeyin. Bunları hayal etmesi bile çok ilginç! Aklınıza takılanlar varsa, çekinmeyin, söyleyin…
sasiran cocuk Acaba Ne Olurdu?

Yeri kazarak Dünya’nın öbür ucundan çıkabilir miyiz?

“Elime kazma kürek alıp yeri kazsam Dünya’nın öbür tarafına çıkar mıyım acaba?” diye düşündünüz mü hiç? Yeryüzünün yuvarlak oluşuna güvenip böyle bir işe girişseniz ne olurdu? Haydi, sizi yormayalım, kazma kürek yerine bir iş makinesi verelim. Kazdığınız çukurdan çıkan toprağı ve kayayı da dışarı atmanın yolunu buldunuz diyelim. Yine de Dünya’nın öteki ucuna geçmek zor değil, ölümcül olurdu!

Çünkü yeryüzünün üst katmanlarından biraz aşağıya inince sıcaklık ciddi düzeyde yükselmeye başlar. İndiğiniz her kilometrede ortalama 35 derece artar. Bu da demek oluyor ki iş makinesiyle saatte bir kilometre kazsanız, üç saat sonra buharlaşmaya başlarsınız! Yerküre’nin çekirdeğindeki binlerce derece sıcaklıktaki korkunç ortamdan hiç söz etmeyelim bile.

Diyelim ki sıcağı seviyorsunuz! Isıya dayanıklı giysileriniz sayesinde magmanın kızgın ateşi de sizi yakmıyor ve kazmaya devam ediyorsunuz. Ama bu sefer de basıncın yükselmesi karşınıza engel olarak çıkar. Çünkü derine indikçe hava basıncı yükselir. Yerin beş kilometre altındaki basınçla soluduğunuz oksijen sizi zehirler. En iyisi siz bu sevdadan vazgeçin, Dünya’nın öteki tarafına gitmek istiyorsanız, bunu yüzeyden yapın, yeryüzünü dolanarak gidin! Biraz uzun sürer belki ama daha güvenli olur…

dunya katmanlar3 1 Acaba Ne Olurdu?

İç çekirdek
5150-6378 km,
4300-7200°C

Dış çekirdek
2890-5150 km,
3700-4300°C

Manto
35-2890 km,
870-3700°C

Yerkabuğu
0-35 km,
0-870°C

Göğe yükselen bir merdiven olsaydı, uzaya kaç günde çıkardık?

Haydi, şimdi de tam tersini düşünelim. Yerin dibine inmek yerine göğe doğru çıkalım. Bizi uzaya çıkarabilecek şöyle yüksek bir merdivenimiz olsaydı örneğin… Bu merdivenin çevresi camla kapatılmış olsun ki hem dışarıyı görelim hem de soluk alma sorunu yaşamayalım. Acaba uzaya varmamız ne kadar sürerdi? Kaç basamak ve kaç saat boyunca çıkmamız gerekirdi?

Uzay boşluğu yeryüzünden yaklaşık 100 kilometre ötede başlar. Yani saatte 100 kilometre giden bir arabaya binip dimdik yukarıya gidebilseydik, bir saat sonra uzaya varırdık. Ama bizim amacımız oraya merdivenle çıkmak ve fazla kalorilerimizi yakmak! İşte, böyle bir merdiven olsaydı, yaklaşık 500 bin basamak çıkmamız gerekirdi. Bu da 30 bin katlı bir apartmandaki merdiven sayısına yakın neredeyse!

merdivenler bulut1 Acaba Ne Olurdu?
merdivenler bulut2 Acaba Ne Olurdu?
dunya merdivenler5 Acaba Ne Olurdu?
acaba ne olurdu kutu3 Acaba Ne Olurdu?

Sizin de aklınıza takılan ilginç sorular varsa bize yazın, burada yanıtlayalım. Unutmayın, bazen çok basit görünen sorular büyük buluşlar ortaya çıkarabilir!

1 Temmuz 1911’de Kandilli Rasathanesi’nde sürekli ve sistemli meteoroloji ölçümlerine başlandı.

 

neler oldu 2020 temmuz 01 1 Temmuz

 

Haziran 1910’da Türkiye’de astronomi ve jeofizik çalışmalarının öncülerinden Fatin Gökmen yeni kurulacak rasathanenin müdürlüğüne getirildi. Fatin Bey ve ekibi, Kandilli Rasathanesi’nde 1 Temmuz 1911’den itibaren sürekli ve sistemli meteoroloji ölçüm ve kayıtlarına başladı. Uluslararası kabul edilen 7, 14 ve 21 saatlerinde günlük gözlemler yapıldı, deftere kaydedildi ve gerekli yerlere bildirildi.

AYIN TAMAMI