ÇOCUKLARIN BİLGİ BANKASI KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR
KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR



Büyük ve boş bir odada, belki boş bir basketbol salonunda ya da büyük bir mağarada veya bir vadide bağırdığınızda kısa süre sonra kendi sesinizi duyarsınız. İnsanın kendi sesini duyması şaşırtıcı ve eğlenceli ya da ürpertici olabilir. Bu, aslında sesimizin boşlukta bir süre gittikten sonra katı bir nesneye çarpıp sekmesinden yani geri yansımasından başka bir şey değildir. Sesin yansımasına yankı denir. Bu basit ve eğlenceli fizik olayının hem doğada hem de teknolojide çeşitli kullanımları vardır. Eğer merak ettiyseniz, yankıya şöyle kısaca bir göz atmaya ne dersiniz?

Tıpkı suyun içindeki dalgaların ilerleyişi gibi ses de havanın içinde (ama küresel olarak) dalgalar halinde ilerler. Tabii ki biz bunları göremeyiz. Ama kulaklarımızla algılarız; yani duyarız.
Ses dalgaları yumuşak nesnelere çarptığında büyük oranda emilir; az bir bölümü geri yansır. Sert nesnelerse, kendilerine çarpan ses dalgalarının büyük bölümünü yansıtır. Günlük yaşamımızda çevremizdeki sert nesneler her zaman bize çok yakın olduğundan ses dalgalarının yansımasını yani yankılarını fark edemeyiz -çok kısa sürede kulağımıza gelirler. Ama büyük bir vadide ya da mağarada yankıyı kolayca hissederiz.
Sesimizin yankısını duymak bizim için yalnızca eğlenceli bir durumdur. Ancak doğada bazı hayvanlar için yankılar çok önemlidir. Çünkü çevrelerindeki nesnelerin konumlarını seslerinin yankısıyla algılarlar. Örneğin, birçok yarasa türü çıkardıkları yüksek frekanslı (bizim kulağımızın duyamayacağı) seslerin yankılarıyla hem yönlerini bulur hem de havada uçuşan böceklerin yerini saptar; sanki onları bir anlamda ses dalgalarıyla görür. Buna ekolokasyon (yankıyla konum saptama) denir.
Benzer şekilde yunuslar da suyun altında yön bulmak ve avlayacakları balıkların yerini saptamak için ekolokasyonu kullanır. Değişik frekanslarda (aralıklarla) arka arkaya “klik” sesi çıkarırlar. Bilim insanları buna “klik treni” der. Yunuslar, 200 bin Hertz frekanslı sesleri duyabilir. Biz insanlar ise sadece 20 bin Hertz’e kadar duyabiliriz.
Denizaltıların penceresi olmaz. Olsa bile denizde görüş mesafesi çok kısadır. Yani hızla giderken önlerini göremezler. Bu nedenle denizaltılarda da tıpkı yunuslarda olduğu gibi ekolokasyondan yararlanılır. Bunun için kullanılan aygıta sonar denir.
Sonarlar, yunusların ve yarasaların doğal olarak yaptığını yapay olarak gerçekleştirir. Ses dalgaları gönderir ve onların geri dönen yansımalarından çevrelerini görürler. Sonarı balıkçılar da balık sürülerinin yerini saptamada kullanır.

Okyanus tabanlarının haritalarını çıkarırken de sonardan yararlanılır.
Hastanelerde kullanılan ultrason aygıtları da gerçekte birer sonardır; yani yankıyla çalışır. Anne adaylarının karnına gönderilen ses dalgalarının yankılarıyla bebeklerin sağlık durumları izlenir.

Teknolojideki ilerlemeler bir yandan günlük yaşamımızı kolaylaştırıp keyifli ve eğlenceli hale getirirken bir yandan da daha önce yapmayı aklımıza bile getirmediğimiz birçok şeyi yapabilmemizi sağlıyor. Son yıllarda önce duyduğumuz, sonra da kısa süre içinde yaşamımıza giren sanal gerçeklik, artırılmış gerçeklik, dronlar, üç boyutlu baskı ve yapay zeka uygulamalarına rastlamışsınızdır. Hatta bazılarını kullanıyor olabilirsiniz. Peki hızyuvarını (hyperloop) duymuş muydunuz?
Hızyuvarı çok yeni ve yüksek teknolojili bir kara taşımacılığı yöntemidir. Şimdilik yalnızca birkaç ABD’li şirket bu alanda çalışıyor. Bu yöntemle yolcular ve yükler saatte 1.000 kilometre hızla ilerleyen trenlerle taşınacak. Trenler de havası alınarak basıncı düşürülmüş ve hava direnci azaltılmış tüplerin içinde ilerleyecek. Tüp sisteminin bir bölümü yer üstünde, bir bölümü de yer altında olabilir. Trenler maglev tren olacağından havada ilerleyecek yani yerle ve raylarla hiçbir temas olmayacak.

Elektromanyetik kuvvet sayesinde rayların üstünde (havada) ilerleyen maglev trenler günümüzde yalnızca üç ülkede; Çin’de, Japonya’da ve Güney Kore’de kullanılıyor. Maglev trenlerde hız rekoru şimdilik saatte 603 kilometre…

Aslında hızyuvarı fikri yeni değil, hatta çok eski bir fikir. 1864’te Londra’da işletilen Crystal Palace pnömatik demiryolunda vagonların ilerlemesi hava basıncıyla sağlanıyordu.

Benzer bir sistem olan pnömatik tüp taşıma sistemi günümüzde hastanelerde, fabrikalarda, bankalarda ve birçok yerde kullanılıyor. Bu sistemde para, evrak ya da kan örneği içeren tüp gibi küçük nesneler, plastik boruların içinden emme ve üfleme yöntemiyle istasyonlar arasında iletiliyor.

Uzay taşımacılığında devrim yaratan SpaceX şirketinin kurucusu Elon Musk’ın Ağustos 2013’te yayımladığı “Hızyuvarı Alfa” başlıklı bir metinle modern bir hızyuvarı sistemi yeniden gündeme geldi. O tarihten sonra hızyuvarı sistemi geliştirmek amacıyla şirketler kuruldu.


Musk, yayımladığı metinde ABD’nin batısında yer alan ve araları yaklaşık 600 kilometre olan iki büyük kentin, San Francisco ile Los Angeles’in hızyuvarı ile birbirine bağlanabileceğinden söz ediliyordu. Bu iki kent arasındaki yolculuk hızyuvarıyla yalnızca 35 dakika sürecekti.

Maglev trenler elektrikle çalışıyor. Hızyuvarının maglev trenlerinde kullanılacak elektriğin yenilenebilir kaynaklardan üretilmesi düşünülüyor. Yani hızyuvarı aynı zamanda çevre dostu olacak.

Hızyuvarı trenleri sağlam ve dayanıklı bir tüpün içinde ilerleyeceğinden hava durumundan etkilenmeyecek.

Daha gelişme aşamasında olan hızyuvarı teknolojisinin, ticari kullanıma 2020’li yılların sonunda geçilebileceği tahmin ediliyor. İlk hızyuvarı hatlarına yönelik projeler ABD’de, Hindistan’da ve Avrupa’da yapılıyor.

Virgin Hyperloop şirketi insanlı ilk hızyuvarı denemesini Kasım 2020’de ABD’de Las Vegas kentinde yaptı.
Metaverse’te kendi kişiselleştirilebilir sanal avatarınızı oluşturup üç boyutlu alanlarda gezebilir, diğer insanların oluşturduğu profillerle sosyal olarak iletişime geçebilir ders alabilir, oyun oynayabilir ve sanal para birimleriyle alışveriş yapabilirsiniz. Daha önce Roblox ve Minecraft gibi oyunlardan birini oynadıysanız zaten Metaverse evrenine benzer deneyimler yaşamışsınızdır.
Metaverse’in gelecekte sunacağı deneyimi birlikte hayal edelim. Örneğin, mobil telefonunuzdan veya masaüstü bilgisayarınızdan bir oyuna giriyorsunuz. Ardından kendi kişisel karakterinizi oluşturuyorsunuz. Oyun alanında beklerken diğer canlı kullanıcılarla sohbet edebiliyorsunuz ve oyundaki karakterinize kostüm, eşya ve yetenek gibi şeyler satın alabiliyorsunuz. Metaverse’te bu karakterinize aldığınız bir ayakkabıyı oyunun içindeyken tek bir tıkla kendinize de alabileceksiniz. Aslında bu bakımdan Metaverse’i üç boyutlu sanal evrenin gerçek dünya ile buluşma noktası olarak da düşünebilirsiniz. Oyunda kazandığınız sanal parayı tüm Metaverse içinde kullanabileceksiniz. Sonra, arkadaşlarınızla internetten konuşurken karnınız acıktı ve telefonunuzdaki yemek uygulamasından yemek söylediniz. Metaverse ayrı ayrı platformlardan yaptığınız tüm bu eylemleri sanal alternatif gerçeklik boyutlarıyla birleştirmeyi hedefler. Sanal gözlüğünüzü takıyorsunuz ve artık yeni bir evrendesiniz. Gerçek dünyanın dijital karşılığı olan bu evrene, VR (Virtual Reality/Sanal gerçeklik) ve AR (Augmented Reality/ Artırılmış Gerçeklik) teknolojileriyle birleştirilen kulaklık ya da gözlük kullanılarak giriliyor. Büyük markalar çoktan Metaverse’e giriş yaptılar bile. Roblox’un içine kurulan Nikeland’de ebeleme, yakar top ve zemin lav gibi arkadaşlarınızla oynayabileceğiniz mini oyunlar içeren bir alan oluşturuldu.
Metaverse hayatımızın her alanındaki olguların dijitalini tek tek bize sunuyor. Sanat da Metaverse’in yenilikçi gücüyle çeşitleniyor. Türkiye İş Bankası’nın Nisan 2022’de gerçekleşen sergisi bunun en güzel örneklerinden birisi olarak gösterilebilir. Türkiye İş Bankası ve İş Sanat, “Tablolarla Boğaziçi’nde Bir Gezinti”adındaki ilk NFT sergisini Metaverse evrenlerinden biri olan Decentraland’de açtı.
Bu sergi için blok zincir teknolojisinin akıllı kontratlarda kullanımı ile yaptırılan özel NFT davetiyelerden sadece bin adet üretildi. Sergide birçok ünlü ressamın tabloları NFT olarak sergilendi.

Metaverse’te vakit geçirmek öğretmenleriniz, akranlarınız ve arkadaşlarınızla güvenli bir ortamda iletişim kurmanıza yardımcı olurken yaratıcılığınızı da teşvik edebilir. Metaverse’ün sağladığı gerçek deneyimlere çok yakın uygulamalı deneyimden yararlanabilir ve dünyada işlerin nasıl yürüdüğünü daha iyi anlayabilirsiniz. Çünkü bu teknoloji, soyut fikirleri anlamayı da kolaylaştırır.
Metaverse sayesinde güvenli ve yetkili bir ortamda öğretmenler, akranlar ve arkadaşlarla etkileşime girebilirsiniz. Metaverse sizin için keşfetmesi ve öğrenmesi harika bir kaynak olabilir. Dünyanın farklı ülkelerinden çocuklarla iletişim kurabilir, avatarlarıyla aynı ortamda eğitim alabilirsiniz.

Bunların yanında Metaverse’ün bizim için getirdiği bazı riskler de olabilir. Bilinmeyen (anonim) kullanıcılar tarafından sizi kötü hissettirecek dalga geçme, kötü söz söyleme gibi davranışlarla karşılaşabilirsiniz. Uzun süre Metaverse evreninde kalırsanız, baş ağrısı, mide bulantısı ve baş dönmesi gibi şikâyetler yaşayabilirsiniz. Metaverse diğer oyun ve türevleri gibi bağımlılık yapabilir. Bu yüzden çok fazla vakit geçirmemenizi öneririz. Kişisel verilerinizin gizliliği konusunda bir yaptırım olmadığı için bilgileriniz çalınabilir. O yüzden kişisel bilgilerinizi paylaşmamaya dikkat etmeniz gerektiğini de hatırlatmak isteriz.
Metaverse’ün geleceği hakkında iyi ve kötü çok fazla söylenti olsa da bilinçli ve kontrollü bir şekilde kullanıldığında faydalarından yararlanmak mümkün. Zihninizde daha iyi canlanması ve kavramı oturtturmak için ailenizle birlikte “Ready Player One” (Steven Spielberg, 2018) filmini izleyebilirsiniz.




E, o zaman ne duruyorsunuz; haydi biraz da arkadaşlarınız şaşırsın…
Bir gölde, denizde ya da bir su birikintisinde bir şeylerin yüzdüğünü görmüşsünüzdür: dal parçaları, yapraklar, belki kâğıttan bir şeyler.



Bunun yanında birçok şeyin suda yüzemeyip dibi boyladığını da görmüşsünüzdür. Örneğin bozuk paralar, anahtarlar, cep telefonları… Bu gözleminizle, ağır şeylerin suda battığını, hafif ve küçük şeylerinse suda yüzdüğünü düşünebilirsiniz. Ama yanılırsınız. Çünkü bir nesnenin suda yüzmesini sağlayan ya da batmasına yol açan şey ağırlık değildir. Öyle olsaydı devasa gemilerin yapıldıkları yerde suya batması gerekirdi.

Eğer suyun kaldırma kuvveti sudaki nesnenin ağırlığından küçükse, o nesne batar. Eğer kaldırma kuvveti nesnenin ağırlığından büyükse, o zaman da nesne suda yüzer.
Bunu ilk fark edenlerden biri ünlü Eski Yunan bilim insanı Arşimet’tir. Arşimet’in bunu 2.200 yıl önce hamamda yaptığı gözlemlerle keşfettiği söylenir.
Arşimet suyun içindeki nesnelerin hafiflediğini fark eder ve bunun üzerine düşünerek çok önemli bir şey keşfeder: Suyun içindeki bir nesne (suya girdiğinde) taşırdığı suyun ağırlığı kadar bir kuvvetle yukarı doğru ittirilir (ya da kaldırılır). Bu kuvvete suyun kaldırma kuvveti denir. Arşimet’in bulduğu bu fizik ilkesi onun adıyla anılır: Arşimet İlkesi.
Örneğin tam dolu bir bardak suya bir buz küpü koyduğunu düşün. Buz küpünün suyun içinde kalan bölümü kadar su bardaktan taşar. Bardaktaki su, taşan suyun ağırlığına eşit bir kuvvetle buzu yukarı doğru ittirir -yani kaldırır. Dünya da buzu kendine doğru çeker. Buzun taşırdığı suyu tarttığımızda, ağırlığının buzun ağırlığından büyük olduğunu görürüz. Yani suyun buza uyguladığı kaldırma kuvveti, Dünya’nın buza uyguladığı yerçekimi kuvvetinden daha büyüktür. Bu nedenle buz daima suda yüzer.
Örneğin tam dolu bir bardak suya bir buz küpü koyduğunu düşün. Buz küpünün suyun içinde kalan bölümü kadar su bardaktan taşar. Bardaktaki su, taşan suyun ağırlığına eşit bir kuvvetle buzu yukarı doğru ittirir -yani kaldırır. Dünya da buzu kendine doğru çeker. Buzun taşırdığı suyu tarttığımızda, ağırlığının buzun ağırlığından büyük olduğunu görürüz. Yani suyun buza uyguladığı kaldırma kuvveti, Dünya’nın buza uyguladığı yerçekimi kuvvetinden daha büyüktür. Bu nedenle buz daima suda yüzer.
Görsel Kaynağı: nmann77 / stock.adobe.com
Ever Ace dünyanın en büyük gemilerinden biridir. Uzunluğu 400 metre, genişliği 61,5 metre ve suyun altında kalan bölümü de 17 metredir. 24 bin konteyner (yaklaşık 200 bin ton yük) taşıyabilir.
Görsel Kaynağı: nmann77 / stock.adobe.com
Görsel Kaynağı: nmann77 / stock.adobe.com
Uçaklar uçmamızı sağlayan çok etkileyici araçlardır. Çok hızlı ilerler, bulutların üstüne çıkar ve çok büyük uzaklıkları kısa sürede aşmamızı sağlarlar. Uçakların nasıl uçtuğu birçok kişinin merak ettiği bir konudur. Onlarca ton ağırlığındaki uçaklar nasıl olur da uçar, uçabilir? Aslında sıradan ve basit olan bu olaya gelin biraz daha yakından bakalım.

Uçan bir uçağa değişik yönlerde etki eden dört kuvvet vardır: Kaldırma, ağırlık, itki ve geri sürükleme.
Kanatlar, uçak hızla ileri giderken kaldırma kuvveti yaratacak, özel bir şekilde tasarlanır. Uçak kanatlarına yandan bakıldığında kanadın üst yüzeyinin ön kenara (hücum kenarı) doğru hafif bombeli olduğu görülür. Buna karşılık alt yüzey düzdür.
Havanın, kanatların alt yüzeyine ve üst yüzeyine uyguladığı basınç uçak dururken aynıdır. Ancak uçağın ileri doğru hareket etmesiyle birlikte durum değişir. Uçak ilerlerken özel şeklinden dolayı kanatların üst yüzeyini yalayarak arkaya doğru akan hava, alt yüzeyden geçen havaya göre daha hızlı ilerler. Bu durumda havanın, kanatların üst yüzeyine yaptığı basınç da alt yüzeyine yaptığı basınca göre giderek azalır. Böylece uçak, sanki kanatlarının altından yukarıya doğru itiliyormuşçasına havalanır. Kanatları yukarı iten bu kuvvete kaldırma denir.
Kaldırma kuvveti uçağı yukarı doğru hareket ettirmeye çalışırken ona ters yönde bir başka kuvvet de onu yere doğru çekmeye çalışır. Bu, Dünya’nın uçağa uyguladığı kütleçekim kuvvetidir ve kısaca ağırlık olarak bilinir. Ağırlık hep Dünya’nın merkezine doğru etki eder ve uçağın kütlesiyle orantılıdır. Kütlesi (kendi kütlesi, yakıt ve taşıdığı yük) fazla olan bir uçağın ağırlığı da fazladır ve onu havalandırmak için gereken kaldırma kuvveti de büyük olur.
Hava, uçan her cisim üzerinde bir sürtünme kuvveti uygular. Bu durum, evde yaptığınız bir kâğıt uçak için de ses ötesi hızlarda uçan savaş uçakları için de geçerlidir. Uçakların yüzeyine sürtünen hava, onların hızını azaltıcı bir etki gösterir. Bu etkiye geri sürükleme denir. Geri sürükleme, uçağın biçimine yani aerodinamik yapısına ve hızına bağlıdır.
Uçak havada sabit bir yükseklikte uçarken kaldırma ile ağırlık birbirine eşittir. Benzer biçimde uçak havada sabit bir hızla ilerlerken de itki ile geri sürükleme birbirlerine eşittir. Eğer pilot motorların sağladığı itkiyi arttırırsa, bu denge bozulur. İtki, geri sürüklemeye göre artık daha fazladır. Böylece uçak hızlanmaya başlar. Uçak inerken de bunun tersi bir durum ortaya çıkar. Bu kez hem ağırlık, kaldırmadan hem de geri sürükleme, itkiden daha büyük olur. Böylece uçak yavaşlayarak alçalır ve iner.



Teleskopları uzaya çıkarmak ve Dünya’nın yörüngesine yerleştirmek; atmosferin bu olumsuz etkisinden kurtulmanın yollarından biridir. İlk kez 1946’da Lyman Spitzer’in ortaya attığı bu fikir, 1968’de OAO-2 adlı bir Amerikan uzay teleskobuyla yaşama geçirildi. Bugüne dek 116 uzay teleskobu uzaya gönderildi. 37’si hala çalışır durumda olan teleskopların en bilineni de Hubble Uzay Teleskobu’dur (HUT).



Hubble Teleskobu’nun bize ulaştırdığı bazı görüntüler.
Görsellerin kaynağı: NASA
HUT, 1990’da yerden 540 kilometre yukarıdaki yörüngesine yerleştirildi. Dünya çevresindeki bir turunu 97 dakikada tamamlayabilen Hubble Uzay Teleskopu’nun saatteki hızı yaklaşık 28 bin kilometredir. Otuz yılı aşkın bir süredir çalışan teleskop görev süresi bittiğinde atmosfere sokulacak ve okyanusa düşürülecek.
HUT daha görevinin sonuna gelmeden ondan çok daha güçlü yeni bir teleskop geçen ay uzaya fırlatıldı: James Webb Uzay Teleskobu.



James Webb Uzay Teleskobu’nun birçok bilimsel amacı vardır. Bunlardan başlıca üçü şöyledir:
Önümüzdeki on yıl boyunca uzaydaki en keskin gözümüz olacak James Webb Uzay Teleskobu’ndan gelecek ilk görüntüleri heyecanla bekliyoruz.
Bilgisayarlar son yirmi yılda günlük yaşamımızın hemen her alanına girdi ve vazgeçilemez bir parçası oldu. Artık onlarsız bir yaşam düşünemeyiz. Çünkü bilgisayarlar hem işlerimizi kolaylaştırıyor ve hızlandırıyor hem de yaşamımızı keyifli, eğlenceli hale getiriyorlar. İlk örnekleri 1940’lı yıllarda ortaya çıkan bilgisayarların gelişimi üstel bir hızda oldu. Bu gelişimin günümüze dek uzanan son evresinde bilgisayarların gücünün, hızının ve çeşidinin artışını izlemek bile çok zorlaştı. Bu süper aygıtın gelişiminin son bölümüne kısa bir yolculuk yapmaya ne dersiniz?

















Buluşlar günlük yaşamımızı kolaylaştırır. Bunun yanında zamandan ve işgücünden de tasarruf etmemizi sağlar. Bazı buluşlar da bizi eğlendirir, keyif verir. Aslında insanlık tarihi sürekli bir gelişimin öyküsüdür. Zaman içinde insanların gereksinimleri değişir. Gereksinimler değiştikçe de onları karşılayan yeni buluşlar çıkar. İşin ilginç yanı bu buluşları yapanların her zaman bilim insanları, mühendisler ya da teknik kişiler olmamasıdır. Kimi zaman mucitler sıradan insanların arasından çıkar. Hatta bu mucitler arasında çocuklar bile vardır. Bu çocuk mucitlerden bazılarının öykülerine gelin birlikte göz atalım.



Görme engellilerin kullandığı Braille alfabesini daha önce duymuş belki de görmüşsünüzdür. Görme engelliler kâğıt üzerindeki kabartıları parmak uçlarıyla hissederek okurlar. Bugün yaygın olarak kullanılan bu alfabeyi oluşturan ve aynı zamanda alfabeye de adını veren Louis Braille, beş yaşında geçirdiği bir hastalık sonucu görme yetisini kaybetmişti. 1824’te on beş yaşına geldiğinde Braille alfabesini geliştirdi. Her bir harfi kâğıt üzerinde değişik kabartılarla kodlamıştı.


Kanadalı Joseph-Armand Bombardier 1922’de 15 yaşındaydı. Babasının eski otomobilinin motorundan nasıl yararlanabileceğini düşünüyordu. Sonunda motoru kızağına takmayı akıl etti. Ağabeyinin yardımıyla birkaç günde ilk kar motosikletini ortaya çıkardı. Günümüzde karla kaplı bölgeler için vazgeçilmez olan bu yeni ürünü on beş yıl sonra da satışa çıkardı.

Kanadalı Joseph-Armand Bombardier 1922’de 15 yaşındaydı. Babasının eski otomobilinin motorundan nasıl yararlanabileceğini düşünüyordu. Sonunda motoru kızağına takmayı akıl etti. Ağabeyinin yardımıyla birkaç günde ilk kar motosikletini ortaya çıkardı. Günümüzde karla kaplı bölgeler için vazgeçilmez olan bu yeni ürünü on beş yıl sonra da satışa çıkardı.







Günümüzde bilgisayar günlük yaşamımızın hemen her yanında kendini gösteriyor; yaşamımızı kolaylaştırıyor, keyifli hale getiriyor. Ama bu her zaman böyle değildi. Hatta bu durum çok yeni… Bilgisayarın doğması ve çocukluk evresi çok ağır adımlarla olmuş. Gençliğinde adımları biraz hızlanmış, yetişkinliğindeyse çok çok hızlanmış.
Gelin bu süper aygıtın geçmişine kısa bir yolculuk yapalım.

Modern bilgisayarın tarihi 20. yüzyılda başlar. Bilgisayar da başka birçok aygıt ve makine gibi kuantum fiziğinin açtığı yolda hızla gelişen elektronik teknolojisinin ürünüdür. Bilgisayarın tarihi, genellikle bilgisayar yapımında kullanılan malzemelerde ortaya çıkan önemli teknolojik gelişmelere göre “kuşak”lar halinde ele alınır.
Modern bilgisayar dönemi, 2. Dünya Savaşı’ndan hemen önce başladı ve savaş boyunca da sürdü. 1900’lü yılların başlarında hesaplama aygıtlarında kullanılan mekanik donanımın yerini bu dönemde daha hızlı elektronik donanım aldı. Yine de ilk kuşak bilgisayarlar yavaştı, çok büyüktü ve pahalıydı.
Almanya’da mühendis Konrad Zuse, uçakların aerodinamik hesaplarını hızlı yapmak için 1938’den itibaren bir dizi makine geliştirdi. Bunlara artık “Z Serisi bilgisayarlar” deniyor. 1941’de yaptığı ve ikili sistemle çalışan Z3 adlı makine ilk modern dijital bilgisayar olarak kabul edilir.




İlk kuşak bilgisayarlar vakum tüpleriyle, kapasitörlerle, dirençlere ve elektrik kablolarıyla yapılıyordu. Dolayısıyla çok büyük oluyor ve çok güç harcıyorlardı; çok da pahalıydılar.
Transistorlu Bilgisayar Kuşağı





Elektronik teknolojisinin gelişme ve elektronik devre elemanlarının küçülmesi sayesinde 1960’lı yılların ikinci yarısında bilgisiyarların boyutu da küçülmeye başladı.
Entegre Devreli Bilgisayar Kuşağı






Gökkuşağını, yağmur damlalarını, ağaçları, kuşları, dağları, binaları, televizyon ya da bilgisayar ekranını ve şu an okuduğunuz bu sayfayı görüyorsunuz. “Ne çok şey görebiliyoruz” diyorsanız, yanılıyorsunuz! Çünkü çıplak gözle gördüklerimiz, göremediklerimizin yanında hiç kalıyor! Ama bunun da bir çaresi var…
Işık tanecikleri –ki bunlara foton diyoruz– Güneş, mum, lamba, bilgisayar ekranı gibi çeşitli ışık kaynaklarından çıkarlar. Sonra ağaçlara, bulutlara, gezegenlere ya da defterimize çarpıp yansırlar ve göz bebeğimizden ve göz merceğimizden geçerler. Gözümüzün arkasındaki ışığa duyarlı hücrelere çarpan fotonlar, beynimize sinir hücreleri aracılığıyla sinyaller gönderirler. Bu sinyaller beyinde işlenir ve baktığımız nesnenin görüntüsü ortaya çıkar. Yani görme, göz merceğimize ve gözümüzdeki duyarlı hücrelere bağlıdır ama asıl her şey beyinde gerçekleşir.
Başparmağınızın ucuna, parmak izinizi oluşturan kıvrımlara yakından bakın. Haydi, biraz daha yaklaşın. Deri hücrelerinizi görebiliyor musunuz? Ya da o hücrelerin çekirdeğini? I-ıh, olanaksız! Çünkü görüş yeteneğimizin sınırları var. İnsan gözü saç telinden daha ince ayrıntıları görmekte zorlanır. Kaldı ki hücreleri görmek olanaksızdır. Moleküller ya da atomlar mı? Şaka yapıyor olmalısınız!

Ancak bu sınırları aşmanın da yolu var! Çünkü içindeki mercekler sayesinde nesneleri daha büyük görmemizi sağlayan ışık mikroskopları yüzyıllardır kullanılıyor –gerçi mucidinin kim olduğuna karar vermek oldukça zor olmuş. Bir yaprağın dokusunu, kandaki hücreleri ya da bir böceğin gözle görülemeyen ayrıntılarını mikroskopla görebilirsiniz. Mikroskoba taktığınız merceklerin büyütme gücüne göre 1000 kata kadar büyütme elde edebilir, normalde milimetrenin yüzde biri büyüklükteki alyuvar hücrelerini bir disk şeklinde görebilirsiniz.


Ama bir de elektron mikroskopları var ki… İşte, onlarla yalnızca hücreleri değil, hücrelerin içindeki yapı taşlarını, molekülleri, hatta atomları bile görmek mümkün! Işık mikroskoplarında nesnelerden yansıyan ışık büyütülür. Elektron mikroskoplarında elektron denilen parçacıklarla nesneler taranır. Bilim insanları bu işi o kadar ileri götürmüşler ki yakın zaman önce atomlarla bir film bile çekmişler. Elektron mikroskopuyla çekilen bu bir dakikalık filmin adı “Bir Çocuk ve Atomu”. Kesinlikle izlemeye değer.

İnsan gözü karanlık bir gecede 50 kilometre ötedeki bir mum ışığını görebilecek kadar duyarlıdır. Açık havada yüksek bir noktaya çıktığınızda çok uzaklardaki dağları bile görebilirsiniz. (İstanbul’da yaşayanlar, Boğaz’dan bakınca Uludağ’ı göreniniz var mı?) Ama uzaktaki nesnelerin ayrıntılarını görmek, ayrı bir mesele… Gözümüz Ay’ın kraterlerini ya da Satürn’ün halkalarını görebilecek kadar keskin değil maalesef. Ama burada da imdadımıza teleskoplar yetişiyor.
1600’lü yılların başında icat edilen teleskopu gökcisimlerini gözleyecek kadar geliştiren kişi ünlü İtalyan bilgini Galileo olmuş. Ay yüzeyindeki tepeleri ve vadileri, Jüpiter’in uydularını ve Güneş’teki lekeleri keşfetmiş. Newton (Hani, şu kafasına elma düşünce yerçekimini bulan adam!) ve ondan sonrakiler teleskopu daha da geliştirmiş. 20. yüzyıla gelindiğinde artık yalnızca gezegenler değil, derin uzay nesneleri (gökadaları, bulutsuları, yıldız kümeleri) bile görülebilir hale gelmiş.




Çıplak gözle görebildiğimiz en uzak nesne bizden tam 2,6 milyon ışık yılı uzaktaki Andromeda Gökadası’dır. Işık kirliliğinin olmadığı bir alanda gökyüzünde doğru noktaya bakarsanız, bu gökadayı oluşturan milyarlarca yıldızdan 2,6 milyon yıl önce yola çıkan ve gözünüze ulaşan ışığı görebilirsiniz! Tabii gözünüzle göreceğiniz şey sönük bir yıldızdan farksız olacaktır. Resimdeki gibi bir görüntü için teleskop ve ona bağlanmış bir fotoğraf makinesi şart!




X-ışınlarını kullanan röntgen ile kafatasını, radyo dalgalarını kullanan MR ile beyni görmek mümkündür!


Bunların ne olduğunu anlayabildiniz mi?




Haziran 1910’da Türkiye’de astronomi ve jeofizik çalışmalarının öncülerinden Fatin Gökmen yeni kurulacak rasathanenin müdürlüğüne getirildi. Fatin Bey ve ekibi, Kandilli Rasathanesi’nde 1 Temmuz 1911’den itibaren sürekli ve sistemli meteoroloji ölçüm ve kayıtlarına başladı. Uluslararası kabul edilen 7, 14 ve 21 saatlerinde günlük gözlemler yapıldı, deftere kaydedildi ve gerekli yerlere bildirildi.