ÇOCUKLARIN BİLGİ BANKASI KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR
KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR
Bilgisayar, tarihin en önemli icatlarından biridir. Son 30 yılda iletişimden endüstriye; spor, müzik ve eğlence dünyasından uzay çalışmalarına; tarımdan eğitime, sağlığa ve alışverişe kadar günlük yaşamın her alanına hızla girdi ve vazgeçilmez bir parçası oldu. Yalnızca yetişkinlerin değil gençlerin ve çocukların da yaşamını tümüyle değiştirdi, hızlandırdı ve zenginleştirdi.



Bilgisayarın tarihi temel olarak iki bölümde incelenebilir. İlk bölümde 20. yüzyıla kadar gelen mekanik sayma ve hesaplama makineleri yer alır. İkinci bölümdeyse 20. yüzyılda hızla gelişen elektronik bilgisayarlar vardır.
Mekanik hesaplama aletlerinin tarihi tabii ki abaküsle başlar.

Büyük matematikçi ve bilim insanı Blaise Pascal, 1642’de daha 19 yaşındayken babası vergi hesaplarında kullansın diye mekanik bir hesap makinesi icat etti. Pascal’ın hesap makinesi ya da kısaca Pascaline denen bu aletle sekiz basamağa kadar olan sayılarla toplama ve çıkarma yapılıyordu. Çok kullanışlı olmasına karşın yapımı zor ve pahalı olduğu için Pascaline yaygınlaşamadı.


Blaise Pascal mekanik hesap makinesinin babası olarak kabul edildi. Ne var ki böyle bir makineyi tasarlayan ilk kişi aslında Alman gökbilimci Wilhelm Schickard olmuştu. Schickard kendi hesap makinesini Pascal’dan yaklaşık 20 yıl önce (1624’te) tasarladı. Ancak böyle bir makinenin varlığı yaklaşık 300 yıl boyunca (Schickard’ın Johannes Kepler’e yazdığı iki mektup 1957’de keşfedilene kadar) fark edilemedi.


Günümüz bilgisayarlarına verilerin girişi ve işlemler yalnızca 1 ve 0’ın kullanıldığı ikili kodlarla gerçekleştirilir. İkili kodlama da ikili sayma sistemine dayanır. İşin ilginç yanı bu sayma sisteminin, elektronik bilgisayarların ortaya çıktığı 20. yüzyılda değil de 300 yıl önce, 17. yüzyılda, geliştirilmiş olmasıdır. Bunu yapan da büyük matematikçi ve bilim insanı Alman Gottfried Leibniz’dir. Leibniz, 1689’da yazdığı bir makalede bu sistemi açıkladı. Bu matematiksel icadın, hesap makinelerinin 20. yüzyıla kadar gelişimine doğrudan bir katkısı yoktur. Bununla birlikte modern bilgisayarların temelinde yer alır.




Delikli kartlara makinenin çalıştırma programlarını yazma işini İngiliz matematikçi, yazar Lovelace Kontesi Ada Lovelace üstlendi. Analitik Makine’nin karmaşık hesapları yapmanın ötesinde birçok işlevi olabileceğini de öngören Ada King, ilk bilgisayar programcısı kabul edilir.

Ne yazık ki Babbage bu makinesini de tamamlayamadan 1871’de öldü. Onun yapmaya çalıştığı iki makine günümüzde Londra’daki Bilim Müzesi’nde sergileniyor. 1991’de Babbage’ın planlarından yola çıkılarak makinelerin ikisi de tamamlandı.

Delikli kart kullanan sistemler de yetmiş yıl sonra Amerikalı mucit Herman Hollerith tarafından kullanılmaya başlandı.
Amerikalı iş insanı, mucit ve istatistikçi Herman Hollerith 1884’te delikli kartlarla çalışan bir “tablolama makinesi” icat etti. Amerikan Nüfus Sayımı Bürosu onun makinesini kullanarak nüfus sayım sonuçlarını iki yıl daha kısa sürede tamamladı. Bu makineyle ikili kodlamayla programlanmış delikli kartlarla çalışan yarı otomatik makineler dönemi başladı. Hollerith, 1911’de bu tür makineler üreten bir şirket kurdu. 1924’te Uluslararası İş Makineleri (International Business Machines -kısaca IBM) adını alan şirket, 20. yüzyılda dünyanın en büyük bilgisayar şirketlerinden biri oldu.

Bilgisayarların Olağanüstü Gelişimi'nde 1900'lü yıllarda hızla gelişen elektronik bilgisayarlar ele alınacak.
Bütün nesneler elementlerden oluşur. Saf olarak tek bir elementten ya da elementlerin birleşerek oluşturduğu bileşiklerden meydana gelirler. Elementlerin yapı taşları da atomlardır. Evren’de (ve de Dünya’mızda) yalnızca 92 çeşit atom vardır. Dolayısıyla yalnızca 92 doğal element bulunur.



Wilhelm Röntgen
Görsel kaynağı Wikipedia

İlk tıbbi x ışını olan Röntgen’in karısı Anna Bertha Ludwig’in elinin röntgeni
Görsel kaynağı Wikipedia

1896’da Henri Becquerel, Röntgen’in önceki yıl keşfettiği x-ışınlarını doğal olarak yayabilecek maddeler üzerine çalışıyordu. Bu maddelerden birinin de uranyum olduğunu düşünüyordu. Uranyum tozlarını güneşe tutacaktı. Güneşin enerjisini emen uranyumun fotoğraf filmi üzerinde iz bırakacağını umuyordu. Ama hava kapalı olduğu için deneyini birkaç gün erteledi. Tozların sarılı olduğu filmleri karanlık bir yere koydu. Deneyi yapacakken uranyumun Güneş gibi bir başka enerji kaynağına gerek duymadan kendi kendine ışıma yaptığını fark etti. Becquerel radyoaktiviteyi keşfetti.




Radyoaktivite birçok alanda işimize çok yarar; ama radyasyonun etkisinde kalmak da çok zararlı ve tehlikelidir. Radyasyon hücrelere zarar verir. Yani radyoaktivite çok dikkatli kullanılmalıdır. Uzun süre radyasyona maruz kalanlar hastalanır, ciltlerinde yaralar oluşur. Hemen tedavi edilmeleri gerekir. Eğer yüksek dozda radyasyona maruz kalırlarsa, kanser bile olabilirler. O nedenle bu işareti gördüğünüzde çok dikkatli olun ve oradan uzaklaşmaya bakın.
Ünlü bir bilim insanı olmak için sabah akşam laboratuvarda çalışıyorsunuz. Maddeleri o tüpten şu tüpe aktarıyor, bilgisayarda yeni formüller yazıyor ama bir türlü aradığınız “mucize”yi elde edemiyorsunuz. Sonra dalgınlıkla yanlış tüpteki sıvıları karıştırıyorsunuz ya da yaramaz kediniz bilgisayarın bir tuşuna dokunuyor ve…
Ta-taaaam! Aradığınız şey değil belki ama bilim dünyasını sarsacak başka bir buluş tesadüfen ortaya çıkıveriyor. İşte, buna şans değil, “serendipiti” denir! Çünkü bilim dünyası “kazara” gerçekleşen buluşlarla dolu ve bunlara serendipiti adı veriliyor. Haydi gelin, tesadüfen gerçekleşen bazı ilginç buluşlara bakalım…
Ünlü bir bilim insanı olmak için sabah akşam laboratuvarda çalışıyorsunuz. Maddeleri o tüpten şu tüpe aktarıyor, bilgisayarda yeni formüller yazıyor ama bir türlü aradığınız “mucize”yi elde edemiyorsunuz. Sonra dalgınlıkla yanlış tüpteki sıvıları karıştırıyorsunuz ya da yaramaz kediniz bilgisayarın bir tuşuna dokunuyor ve…
Ta-taaaam! Aradığınız şey değil belki ama bilim dünyasını sarsacak başka bir buluş tesadüfen ortaya çıkıveriyor. İşte, buna şans değil, “serendipiti” denir! Çünkü bilim dünyası “kazara” gerçekleşen buluşlarla dolu ve bunlara serendipiti adı veriliyor. Haydi gelin, tesadüfen gerçekleşen bazı ilginç buluşlara bakalım…
Çoğu insan teflonun NASA’nın uzay çalışmaları sırasında üretildiğini zanneder. Oysa bu yapışmaz kaplama maddesi, Roy Plunkett adlı bilim insanının gazları kullanarak yeni bir soğutucu yapmaya çalışırken tesadüfen bulduğu bir “yan ürün”dür. Plunkett laboratuvarda patlamasın diye kuru buzun (donmuş karbondioksit) içine koyduğu bir gazın, ertesi gün mumsu ve kaygan bir hal aldığını fark etmiş. Sonra bakmış ki bu madde ısıya, suya hatta aside bile dayanıklı… Başka bir mühendis bu maddeyi alüminyuma yapıştırmayı başarınca da ortaya teflon tava çıkıvermiş!

Alexander Fleming, çok iyi bir biyologdu ama laboratuvarı hep dağınıktı. 1928 yılında tatilden döndüğü sabah laboratuvarına gidip de ortalığı toplamaya giriştiğinde, üzerinde çalıştığı bakterilerin bulunduğu kabın bir kısmının mantarla kaplı olduğunu fark etti. Diğer kaplardaki bakteriler yaşarken o kaptakiler ölmüştü. Penicillium cinsi bu mantar, hastalık yapan bakterileri yok eden mucizevi bir ilaçtı. Gelecekte birçok hastayı sağlığına kavuşturacak olan penisilin, dağınık ve biraz sakar bir bilim insanının laboratuvarında, işte böyle şans eseri keşfedildi.


Alexander Fleming, Londra’daki laboratuvarında çalışırken.
1987 yılında Avrupa’da mühendisler dijital cep telefonlarını geliştirmeye çalışıyordu. Tüm dünyayı kapsamasa bile, Avrupa’nın tamamında cepten konuşabilmeyi mümkün kılacak bir ağ oluşturmak için uğraşıyorlardı. Hummalı çalışmaları sırasında mühendislerin bu ağı test edebilmeleri için birbirlerine yazılı kısa mesajlar gönderebilecekleri bir sistem de düşünülmüştü. Ancak test amaçlı bu mesaj servisi, kullanıcıların o kadar hoşuna gitti ki herkesin kullanımına sunuldu. Ve o gün bugündür birbirimize kısa mesajlar gönderip duruyoruz!

Percy Spencer iyi bir mühendisti ve İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD ordusu için radar geliştirmeye çalışıyordu. Bir gün radyasyon laboratuvarında, üzerinde çalıştıkları “magnetron” adlı parçanın yanında test yaparken cebindeki çikolatanın eridiğini fark etti. Şaşkınlık içinde başka yiyecekleri de aynı yere koyarak deneyler yaptı. Çok ilginç, mısır taneleri bile patlıyordu! İşte o an, gazlı fırınlara alternatif yeni bir yemek pişiricinin yanında durduğunu anladı. Sonraki yıllarda bu alanda çalışmaya devam etti ve ortaya mikrodalga fırın çıktı. Okuldan eve karnı zil çalarak dönen çocuklar yemeklerini hızlıca pişirip bir an önce yiyebilsinler diye…




Wilhelm Röntgen’in çektiği ilk röntgen filmi, eşinin yüzüklü eliydi.

Wilhelm Röntgen’in çektiği ilk röntgen filmi, eşinin yüzüklü eliydi.



İnsan gibi düşünebilen bilgisayarlara yapay zeka deniyor. Yapay zeka aslında bir bilgisayar programıdır; ama bu öyle bir programdır ki insan yönlendirmesi, müdahalesi olmadan kendi başına verileri yorumlayabilir, verilerden öğrenebilir ve bilgisini belli bir amaca ulaşmada kullanabilir. Yapay zeka terimini son on yıldır sıkça duyuyoruz. Ne var ki bu terim bilim dünyası için yeni değil çünkü ilk olarak 1956'da ortaya çıktı. Yani bilim insanları yaklaşık 65 yıldır yapay zeka üzerine çalışıyor. İlk başlarda bu alanda ilerlemeler çok yavaş oldu. Dolayısıyla yapay zeka halk arasında uzun bir süre fantastik bir kavram ve bilimkurgunun konusu olarak görüldü. Yalnızca bilimkurgu yapıtlarında değil de günlük yaşamımızda da yer alabileceği düşüncesi, IBM’in Deep Blue adlı yapay zekalı satranç bilgisayarının 1997’de dünya satranç şampiyonlarından Garry Kasparov’u yenmesiyle doğdu.
Deep Blue gerçekte yapay zekanın ilkel bir biçimiydi. Tek bir işi yapabiliyordu: Satranç oynamak. Son yirmi yılda bu alanda çok büyük ilerlemeler kaydedildi. Böylece yapay zeka, biz farkında olmadan günlük yaşamımızdaki yerini aldı.
Dünyanın önde gelen üniversitelerinin ve bilgisayar şirketlerinin hemen hepsi yapay zeka üzerine yoğun
araştırma-geliştirme çalışmaları yürütüyor. Amaçları giderek daha çok insan gibi düşünen ve iş yapabilen programlar, uygulamalar geliştirmek. Aslında bunda başarılı da oluyorlar. Her geçen gün yaşamımıza yepyeni yapay zeka uygulamaları giriyor.

Bazen bir arama motoruna aradığınız şeyi yazarken daha ilk sözcüğün ortasında ya da sözcükleri ardı ardına yazarken size alternatif öneriler sunan bir liste belirir. İşte, bunu yapay zeka yapar.
Arama Motoru
Bunları yakından tanıyor olmalısınız. Bunlar kullanıcılara yardımcı olacak içerikler sunmak için sözcükleri ve cümleleri ayırt eder ve tanırlar. Sonra onları çözümlerler ve en uygun yanıtı hazırlayıp söylerler. Bu işlemi de bir saniyeden daha kısa sürede yaparlar. Bazen öyle doğru iletişim kurarlar ki karşınızda gerçek bir insan olduğunu düşünmeden edemezsiniz.
İnternet üzerinden satış yapan sitelerde daha önce yaptığımız alışverişleri ve o an yapıyor olduğumuz alışverişi birlikte değerlendiren yapay zeka uygulamaları, bize hemen almayı düşünebileceğimiz ürünler için görselli bir öneri listesi sunar. Böylece aklımızda olmayan ürünlerin önerilerini ekranda görürüz.

Müzik hizmeti sunan internet siteleri ya da mobil uygulamaları da yapay zeka kullanarak dinlediğimiz müziklere bakar ve bizim “müzik profili”mizi çıkarır. Profilimize benzeyen, başkalarının profillerini de göz önüne alarak bize beğenebileceğimiz müzik listeleri önerirler.
Bir başka iddialı yapay zeka alanı da kendi başına giden arabalardır. Kendi kendine giden araba düşüncesi çok eskidir ve 1920’li yıllara kadar uzanır. Ama yapay zekalı otonom arabalar üzerine ağırlıklı olarak son yirmi yıldır çalışılıyor. Dünyanın bütün büyük araba şirketleri bu alanda çalışmalar yapıyor ve çeşitli modeller geliştiriyor. Bu arabalar yolları görür, öğrenir, hızını çevresindeki arabalara ve yayalara göre ayarlar, taşıdığı insanların ve yükün durumunu da göz önünde bulundurur. Günlük kullanıma girdikten kısa bir süre sonra trafik kazalarında yüzde 80’in üzerinde bir azalmaya yol açacakları tahmin ediliyor.

Harita uygulamaları şehir içi trafiği sürekli izleyip kullanıcıları bilgilendirmek ve alternatif güzergahlar sunmak için yapay zeka kullanır.
Evet, pilotlar da uçakları uçururken yapay zekadan yararlanır. 2015’te ABD’de yapılan bir araştırmaya göre Boeing 777 pilotları normal uçuş sırasında yalnızca 10 dakikadan daha az bir süre uçağı kendileri kullanıyor, geri kalan zamanda yapay zeka teknolojisine teslim ediyormuş.

Temizlenecek alanı yapay zeka ile tarayan, önündeki engelleri saptayan ve gideceği en kısa yolu hesaplayabilen temizlik robotları uzun bir süredir evlere girmeye başladı. Siz kendi işlerinizle uğraşırken onlar da odanızı sessizce temizler.

Biliyorsunuz bir salgın dönemindeyiz. Salgından korunmak için evde daha çok vakit geçiriyor, hijyen ve mesafe kurallarına dikkat ediyoruz. Bilim insanları da bu salgının bitmesi veya başka bir salgın hastalığın olmaması için çok çalışıyor. İş Bankası ve Koç üniversitesi tarafından toplum sağlığı alanında yapılan bilimsel çalışmalara katkıda bulunmak amacıyla “Koç Üniversitesi İş Bankası Enfeksiyon Hastalıkları Uygulama ve Araştırma Merkezi” kuruldu. Bu merkezde yalnızca koronavirüs değil tüm enfeksiyon hastalıkları araştırılıyor.

Türkiye’de bu alanda ilk ve tek olan bu merkezde, enfeksiyon hastalıklarıyla ilgili araştırma yapılması, hastalıkların tanı ve tedavileri, bu hastalıklardan korunma yollarının geliştirilmesinde çözüm önerileri getirilmesi, araştırmacı ve eğitimci insan kaynağının zenginleştirilmesi hedefleniyor. Bu önemli merkez ve çalışmalarıyla ilgili bilgi almak için Koç Üniversitesi İş Bankası Enfeksiyon Hastalıkları Uygulama ve Araştırma Merkezi Direktörü Prof. Dr. Önder Ergönül’e sorular sorduk.
Kumbara Dergisi: Bize kendinizi ve alanınızı kısaca anlatır mısınız?
Önder Ergönül: İlk ve orta öğrenimimi Gaziantep’te tamamladım. Hacettepe Tıp Fakültesi’ni bitirdim. Şimdi toplum sağlığını ilgilendiren enfeksiyon hastalıkları alanında çalışıyorum.
KD: Doktor olmaya nasıl karar verdiniz?
Önder Ergönül: Ortaokuldan itibaren matematiğe meraklıydım. Ortaokulda en çok matematik, fen ve İngilizce dersleri ilgimi çekiyordu. Resim yapmayı da çok seviyordum. Ortaokul son sınıfta matematik dalında TÜBİTAK bursu kazanınca, bu alana daha da çok yoğunlaştım. TÜBİTAK bursu, Bilim Adamı Yetiştirme Grubu tarafından veriliyordu. Geçmişe bakınca, o günden itibaren adım adım bilim insanı olmaya doğru ilerlemişim. Yıllar sonra epidemiyolog yani salgın-bilimci olmamla çok yakından ilişkisi var.
KD: Enfeksiyon hastalıkları nedir?
Önder Ergönül: Enfeksiyon hastalıkları, gözle görünmeyen mikrocanlıların neden oldukları hastalıklardır. Mikrocanlıların çok zengin, ilgi çekici ve zengin bir dünyaları var.
KD: Bu hastalıklardan nasıl korunabiliriz? Hasta olmamak için nasıl beslenmeliyiz?
Önder Ergönül: En iyi korunma yolu aşılardır. Günlük hayatımızda, sağlıklı beslenme, düzenli uyku ve düzenli fiziksel hareket sağlayacak vücudumuzu zinde tutmak çok önemlidir. Düzenli beslenmek için taze sebze ve meyve tüketmek çok önemlidir.
KD: Türkiye İş Bankası ve Koç Üniversitesi iş birliği ile kurulan Enfeksiyon Hastalıkları Uygulama ve Araştırma Merkezi’ni anlatır mısınız? Bu merkezde ne gibi çalışmalar yapılıyor?
Önder Ergönül: Bu merkez, ülkemiz için önemli olan enfeksiyon hastalıkları alanında ileri düzeyde araştırmalar yapılacak. Tanısal testler ve tedavi için ilaçlar üretecek. Aynı zamanda hastalıktan korunma yollarının geliştirilmesinde çözüm önerileri getirilecek. Tüm bu üretimleri yaparken de mikrocanlıların renkli dünyasını daha detaylı olarak keşfetmiş olacağız. Bilimsel çalışmalar gerçekleştireceğiz.
KD: Bu merkezde sadece doktorlar mı çalışıyor?
Önder Ergönül: Sadece doktorlar değil, fizik, kimya ve biyoloji gibi temel bilimlerden gelmiş pek çok bilim insanları çalışıyor. Ekonomi, psikoloji gibi sosyal bilimciler de yer alıyor.
KD: İlerde bu alanda/bu merkezde çalışmak isteyen çocuklara/arkadaşlarımıza neler önerirsiniz?
Önder Ergönül: Bilimsel kitapları okumaya gayret etsinler. “İkili Sarmal- DNA Yapı Çözümünün Öyküsü”, “Hayatı ve Bilimi: Aziz Sancar” kitaplarını okumalarını öneririm. Çok şey öğrensinler. Pandemi geçtikten sonra bir gün merkezimizi gösterme şansımız olmasını umuyorum. Merkezimizde, ülkemizde ve dünyamızda çok sayıda bilim insanlarına ihtiyacımız var.










Yapay Zeka Merkezi
İş Bankası, Koç Üniversitesi işbirliğinde ülkemizin bilimsel ve akademik faaliyetlerine katkıda bulunmak amacıyla “Yapay Zeka Uygulama ve Araştırma Merkezi” kurdu. Bu merkezle yapay zeka alanında ileri düzeyde çalışmalar gerçekleştirilmesi amaçlanıyor. Kumbara Dergisi olarak, Koç Üniversitesi İş Bankası Yapay Zeka Uygulama ve Araştırma Merkezi Direktörü Prof. Dr. Deniz Yuret’e yapay zeka alanı ve Yapay Zeka Uygulama ve Araştırma Merkezi hakkında sorular sorduk.

Kumbara Dergisi: Bize kendinizi ve alanınızı kısaca anlatır mısınız?
Deniz Yuret: 1970 İzmir doğumluyum. Bornova Anadolu Lisesi ve İzmir Fen Lisesi’nde okudum. Lise sonda uluslararası matematik olimpiyatlarında Avustralya’da ülkemizi temsil ettim. Aynı yıl yapay zeka konusuna merak sardım ve Amerika’da bu konuda önde gelen okullardan Massachusetts Institute of Technology’ye (MIT) başvurdum. Bir gün gazetede, benden bir yıl önce okula kabul edilen İzmir’li arkadaşım Deniz Akkuş’la ilgili haberi görünce böyle bir okulun varlığından haberim oldu. Tam burslu olarak kabul edildim ve daha sonra lisans, lisansüstü, doktora, postdoc derken 12 yıl MIT’de, Boston’da geçirdim. Burs şartı olarak yarı zamanlı çalışmam da gerekiyordu. İlk gittiğim dönem MIT Yapay Zeka Laboratuarı’ndaki hocaları kapı kapı dolaşıp bana iş vermeye ikna etmeye çalıştım. Henüz birinci sınıfta olmam ve İngilizce’min de biraz zayıf olması dolayısıyla önce pek ilgilenmeseler de ben ısrarla kapılarını çalmaya devam ettim. Sonunda bana laboratuvarda bir iş verdiler. Daha sonra orada geçirdiğim 12 yıl boyunca aynı laboratuvarda çalışmaya devam ettim. Lisans yıllarında görüntü işleme ve robotikle, yüksek lisansta genetik algoritmalarla, doktorada doğal dil işleme ile uğraştım. Mezuniyetten sonra ofis arkadaşımla doğal dil işleme üzerine bir şirket kurduk, Los Angeles’a taşınıp iki yıl bu şirketi ayağa kaldırmakla uğraştım. InQuira ismindeki şirketimiz, dünyanın internet üzerinden soru cevaplama teknolojisini üretip pazarlayan ilk şirketlerinden biriydi. Apple, Yahoo, Bank of America gibi firmalar servislerimizi müşteri hizmetleri için kullandılar. InQuira daha sonra Oracle şirketi tarafından satın alındı. 2002’de Türkiye’ye dönüp Koç Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladım. O zamandan beri yapay zeka konusundaki çalışmalarıma Türkiye’de devam ediyorum. 2020’de İş Bankası’nın desteğiyle bir Yapay Zeka Uygulama ve Araştırma Merkezi’ni kurduk, şu an bu merkezin yöneticiliğini yapıyorum.





KD: Yapay zeka nedir? Yapay zeka ile neler yapabiliriz?
Deniz Yuret: Yapay zeka insanların zekalarını kullanarak yapabilecekleri işleri makinelerle yapmak olarak özetlenebilir. Bu konuyla ilk tanıştığımda bilgisayarların bir gün insanlar kadar iyi satranç oynayabilmeleri ya da matematik problemleri çözebilmeleri olasılığı bana mucize gibi gelmişti. Ama sanırım internet çağında büyüyen gençler için bu teknolojiler çok daha doğal. Yapay zekanın iki temel amacı var: Bilimsel açıdan insanların nasıl düşünebildiklerini bilgisayarlarla modelleyip insan psikolojisini daha iyi anlayabilmemizi sağlamak ve teknolojik açıdan insanların algı, analiz, problem çözme gibi yeteneklerini taklit ederek faydalı ürünler geliştirebilmek.
KD: Yapay zeka dünyamızı gelecekte nasıl değiştirecek?
Deniz Yuret: Geleceği öngörmek gerçekten zor. Bilgisayar biliminin öncülerinden Alan Kay bu konuda “Geleceği tahmin etmenin en iyi yolu onu icat etmektir.” demiş. Gelecek bizim dışımızda planlanan, kontrolümüz dışında gelişen bir süreç değil. İnsanlar olarak nasıl bir gelecekte yaşamak isteğimize karar vermek ve aktif bir şekilde onu şekillendirmek bizim elimizde. Dolayısıyla bu soruya bir soruyla karşılık vereyim: “Yapay zekanın dünyamızı gelecekte nasıl değiştirmesini istersiniz?”
KD: Kodlamayla ilgilenen çok sayıda takipçimiz/arkadaşımız olduğunu biliyoruz, kodlamanın yapay zeka geliştirmekteki önemi nedir?
Deniz Yuret: Programlama bilgisayarlara sözümüzü dinletebilmek ve istediğimizi yaptırabilmek için öğrenmemiz gereken bir beceridir. Bilgisayarların insan dilini anlaması için çalışmalarımız devam ediyor olsa da maalesef henüz bu konuda istediğimiz noktaya gelemedik. Onlar bizi anlayana kadar biz bilgisayarların dilini konuşmak zorundayız. Bugün için yapay zeka geliştirmek ve kullanmak isteyen arkadaşların programlama öğrenmesi çok önemli.
KD: Gelecekte yapay zeka alanında çalışmak isteyen çocuklara/arkadaşlarımıza neler önerirsiniz?
Deniz Yuret: Programlama ve matematik konularına ağırlık vermelerini öneririm. Bu konularda internet çağında kendi kendinize bir şeyler öğrenebileceğiniz pek çok kaynak var. İlginizin olduğu alanlarda kaynak arayın, bulun, kendi temponuzla ilerleyin. Hem programlama hem de matematik öğrenirken pratik yapmanız gerekir. Nasıl bir basketbol oyuncusunu derslerde dinlemek sizi daha iyi bir basketbolcu yapmıyorsa, matematik ve programlama konusunda da öğretmeni, kitabı, başkalarının çözümlerini izlemek yeterli olmaz. Kendi elinizle pratik yapmanız, kendi projeleriniz üzerinde çalışmanız sizin için çok önemli.
KD: Türkiye İş Bankası ve Koç Üniversitesi işbirliği ile kurulan Yapay Zeka Uygulama ve Araştırma Merkezi’ni anlatır mısınız? Bu merkezde ne gibi çalışmalar yapılıyor? Bu merkez ülkemize teknolojik anlamda ne gibi katkılar sağlayacak?
Deniz Yuret: Türkiye İş Bankası’nın desteği ile Koç Üniversitesi’nde 2020 başında Yapay Zeka Merkezi’mizi kurduk. Bu merkezde yaklaşık 15 kadar öğretim üyesi ve 50 kadar lisansüstü öğrenciyle akademik araştırmalar, eğitim faaliyetleri, ve sanayi işbirlikleri üzerinde çalışıyoruz. Türkiye’nin Tübitak TRUBA’dan sonra ikinci büyük GPU’lu bilgisayar (*) merkezini kurduk. Üzerinde çalıştığımız konular arasında yapay öğrenme, görüntü ve sinyal işleme, dil öğrenme, anlama ve işleme, robotik, insan bilgisayar etkileşimi, biyoloji ve tıpta yapay zeka gibi alanları sayabiliriz. Türkiye’de bu konuda çalışmak isteyen gençlere ve araştırmacılara en iyi imkanları sağlamayı ve hızla gelişen yapay zeka alanında dünyadaki bilimsel ve teknolojik gelişmelere katkıda bulunmayı amaçlıyoruz.
Bazı yazılı kaynaklarda, insanların MÖ 300’lü yıllardan beri uçmak için çeşitli araçlar geliştirdiğine ilişkin kayıtlara rastlanır. Bunlar kimi zaman Yunanlı düşünür Arkitas’ın geliştirdiği “güvercin” olarak çıkar karşımıza, kimi zaman da Çin’de kullanıldığı ileri sürülen insanlı uçurtmalar biçiminde… Bazı kaynaklarsa Avrupa kıtasındaki ilk insanlı uçuşun 9. yüzyılda Endülüslü Müslümanlar tarafından planör benzeri bir araçla yapıldığını yazar. 17. yüzyılda Hezarfen Ahmet Çelebi’nin İstanbul’daki Galata Kulesi’nden kollarına taktığı kanatlarla atlayıp Boğaz’ı süzülerek geçtikten sonra Üsküdar sırtlarına indiğini de bir tek Evliya Çelebi anlatır.
Ancak bu kaynaklara güvenmek zordur. Sözü geçen uçan araçların gerçekten yapılıp yapılmadığı ve insanlı uçuşun gerçekleşip gerçekleşmediği kesin olarak söylenemez. Bir de çizimleri günümüze ulaşan uçan araçlar vardır. Uçmayı aklına koyan ilk kişilerden biri olan Leonardo da Vinci’nin düşsel tasarımları 15. yüzyıl insanlarını heyecanlandırmış olmalı. Ancak bazısı bir helikoptere bazısı da bir planöre benzeyen bu araçları Leonardo hiç yapmaya kalkışmamış. Dolayısıyla hep kâğıt üzerinde kalan bu denemelerin uçabilirliği sınanamamış. Ama 20. yüzyılda bilim insanları Leonardo’nun bir tasarımını elyazmalarındaki eskizlere dayanarak yaptıklarında bunun uçabildiğini görmüşler.












Uçmayı başaran ve bunu ulaşımda –ve ne yazık ki savaşlarda– kullanmaya başlayan insanlık için yeni bir hedef vardı sırada: uzay. Bu kez uçulacak mesafe çok arttığı ve Dünya’nın çekim kuvvetinden kurtulmak söz konusu olduğu için çok güçlü araçlara gereksinim vardı. Bu da ancak roket teknolojisiyle gerçekleştirilebilirdi. Ciddi bir ekip çalışmasıyla ve çok büyük paralar harcanarak geliştirilen araçların ilki, Sputnik 1 uydusunu 4 Ekim 1957’de Dünya çevresindeki yörüngesine taşıyan Sputnik roketiydi.
Dört yıl sonra, takvimler 12 Nisan 1961’i gösterirken insanlık tarihindeki en önemli olaylardan biri daha yaşandı. Vostok 1 uzay aracı, Yuri Gagarin’i uzaya taşıdı. Gagarin, Dünya çevresinde bir tur attıktan sonra başarılı bir şekilde yeryüzüne döndü. İnsanın en büyük düşlerinden biri daha gerçek olmuş, bir insan Dünya’yı uzaydan görebilmişti.


Bu üç önemli uçuş Sovyetler Birliği tarafından gerçekleştirilmişti. ABD’li bilim insanları bu büyük adımlara karşılık verebilmek için hedeflerini Ay’a yolculuk olarak belirlediler. Uzun ve çok aşamalı çalışmaların ardından 20 Temmuz 1969’da Apollo 11 uzay aracının taşıdığı astronotlar Neil Armstrong ve Edwin Aldrin, Ay’ın yüzeyine ayak bastılar. Neil Armstrong’un dediği gibi bu onlar için küçük ancak insanlık için büyük bir adımdı.
Gördüğünüz gibi, her şey düş kurmakla başlıyor. Kuşlara bakarak uçma düşleri kuran insan, artık uzayın derinliklerine uzanan yolculuklar yapıyor. Bu nedenle siz de pencereden bakıp düş kurarken bunun bir gün gerçeğe dönüşebileceğini aklınızdan çıkarmayın.
Malzemeler
Limonu ortadan ikiye kesiyorsunuz ve suyunu kaseye sıkıyorsunuz. Suyun içine düşen limon parçalarını temizliyorsunuz. Mürekkebiniz hazır! Aslında mürekkep olarak kullanmak için elma suyu, süt, karbonatlı su ya da sirke de kullanabilirsiniz.
Limonu ortadan ikiye kesiyorsunuz ve suyunu kaseye sıkıyorsunuz. Suyun içine düşen limon parçalarını temizliyorsunuz. Mürekkebiniz hazır! Aslında mürekkep olarak kullanmak için elma suyu, süt, karbonatlı su ya da sirke de kullanabilirsiniz.
Kulak temizleme çubuğunu limon suyuna daldırıp boş bir dosya kâğıdına istediğinizi yazıp çiziyorsunuz. Ama elinizi çabuk tutun. Yoksa limon suyu kurur ve yazdığınızı siz de göremezsiniz. Limon suyu iyice kuruyunca kâğıdın üzerinde görünür hiçbir şey kalmayacaktır.
Kulak temizleme çubuğunu limon suyuna daldırıp boş bir dosya kâğıdına istediğinizi yazıp çiziyorsunuz. Ama elinizi çabuk tutun. Yoksa limon suyu kurur ve yazdığınızı siz de göremezsiniz. Limon suyu iyice kuruyunca kâğıdın üzerinde görünür hiçbir şey kalmayacaktır.
Arkadaşınızdan gelen bir “görünmez mektubu” okumak için hemen bir saç kurutma makinesi buluyorsunuz. Mektubu olabildiğince ısıtıyorsunuz. Kâğıt ısındıkça limon suyu oksitleniyor (yani paslanıyor) ve gizli yazı kahverengi bir yazı olarak ortaya çıkıyor. Saç kurutma makinesi kullanmak yerine mektubu ütüleyerek de yazıları görünür kılabilirsiniz. Ancak kâğıdı fazla ısıtıp yakmamaya dikkat edin…
Arkadaşınızdan gelen bir “görünmez mektubu” okumak için hemen bir saç kurutma makinesi buluyorsunuz. Mektubu olabildiğince ısıtıyorsunuz. Kâğıt ısındıkça limon suyu oksitleniyor (yani paslanıyor) ve gizli yazı kahverengi bir yazı olarak ortaya çıkıyor. Saç kurutma makinesi kullanmak yerine mektubu ütüleyerek de yazıları görünür kılabilirsiniz. Ancak kâğıdı fazla ısıtıp yakmamaya dikkat edin…




Bu üç görsel yanılsamada da gerçekte duran resimleri sanki hareket ediyormuş gibi görürüz. Acaba sivri kenarların ve gölgelerin yönünde mi hareket görüyoruz? Ne dersiniz?
İlk bakışta aklımızı karıştıran şeyin ne olduğunu anlamak için genellikle ikinci bir kez daha bakarız. Bu ikinci ve daha dikkatli bakış nasıl bir yanılsama içinde olduğumuzu genellikle anlamamızı sağlar. Ancak gördüğümüz şeydeki garipliği anlamamıza rağmen, aynı şekilde algılamayı sürdürebiliriz.






Bütün yazıların renklerini kaç saniyede doğru olarak okuyabileceksiniz acaba?
Basit görünüyor ama arkadaşlarınıza yaptırdığınızda aslında pek de öyle olmadığını göreceksiniz ve çok eğleneceksiniz!
SARI
MAVİ
TURUNCU
SİYAH
KIRMIZI
YEŞİL
MOR
SARI
YEŞİL
SİYAH
KIRMIZI
TURUNCU
MOR
TURUNCU
MAVİ
KIRMIZI
MAVİ
YEŞİL
KIRMIZI
SARI

Haziran 1910’da Türkiye’de astronomi ve jeofizik çalışmalarının öncülerinden Fatin Gökmen yeni kurulacak rasathanenin müdürlüğüne getirildi. Fatin Bey ve ekibi, Kandilli Rasathanesi’nde 1 Temmuz 1911’den itibaren sürekli ve sistemli meteoroloji ölçüm ve kayıtlarına başladı. Uluslararası kabul edilen 7, 14 ve 21 saatlerinde günlük gözlemler yapıldı, deftere kaydedildi ve gerekli yerlere bildirildi.