ÇOCUKLARIN BİLGİ BANKASI KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR
KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR
Bugün hep yağmurla özdeşleştirdiğimiz şemsiyenin adı aslında güneşlik anlamındaki Arapça bir sözcükten gelir. Ne kadar saçma demeyin hemen, çünkü bugün bizlerin yağmurdan korunmak için kullandığı şemsiye aslında –adından da anlaşılacağı gibi– daha başka bir işlevi olsun diye icat edilmiş. Şemsiye güneşten korunmak amacıyla ilk olarak Mezopotamya’da kullanılmış. Sonra Eski Mısır, Eski Yunan ve Roma kültürlerinde de aynı amaçla kullanılmış.
Kişisel kullanım dışında aslında bugün hâlâ güneşli havalarda dışarıda masaları olan kafelerde ya da yaz aylarında plajlarda kocaman şemsiyeler güneşten korunmak için kullanılıyor. Ne var ki yazı daha yeni geride bıraktık. Gelin biz şemsiyelerimizle bol yağmurlu sonbahar mevsiminin tadını çıkaralım.
Suya dayanıklı ilk şemsiyeyi Çinliler üretmiş; ancak deriden yapılan bu şemsiyelerin maliyeti o kadar yüksekmiş ki yalnızca soylular arasında yaygınlaşabilmiş. Şemsiye Avrupa’ya Çin’den İpek Yolu üzerinden ulaşmış. Başlangıçta İtalya, Fransa ve İngiltere’de yalnızca kadınların kullandığı, küçük ve pahalı bir aksesuar olarak görülen bu yararlı icadın esin kaynağının İpek Yolu’yla taşınan öyküler ve resimler olduğu düşünülüyor.


Şemsiyeyi erkeklerin de kullanımına sunan kişi ünlü İngiliz tüccar ve gezgin Jonas Hanway olmuş. Jonas Hanway sayesinde kısa sürede İngiliz centilmenlerinin vazgeçilmezi olan şemsiyenin iskeleti başlangıçta tahta ve balina kemiklerinden yapılıyormuş. Yine bir İngiliz, Samuel Fox, 1852’de ilk çelik şemsiye iskeletini yaparak ağırlık sorununu çözmüş. Şemsiye, İngiltere’den tüm Avrupa’ya yayılmış. O tarihlerden günümüze kadar da temel tasarımı neredeyse hiç değişmeden gelmiş.

Aniden bastıran yağmurlarda imdadımıza yetişen, değişik model ve boylardaki şemsiyeler belki de en çok unutulan eşya olma rekoruna da sahiptir. Güneş açar ve artık gerek duyulmayan şemsiye, okulda, otobüste, serviste, trende, lokantada ya da bir arkadaşın evinde unutulur. Yine yağmurlu bir günde unutulduğu yerden bir başkasının yardımına koşar.

Şemsiyelerimiz elimizden tutup mis gibi toprak kokan yağmurlu sonbaharda çıktığımız o güzelim yürüyüşlerde bize eşlik ederler. Pıtır pıtır üzerlerine düşen yağmur damlalarının anlattığı birbirinden güzel öykülerin tadına doyum olmaz.

Söz şemsiyeden açılmışken sihirli şemsiyesiyle Londra semalarında süzülürken görebileceğimiz Mary Poppins’i anmadan geçmek olmaz! Bu gizemli dadıyla henüz tanışmadıysanız Mary Poppins çocuk klasikleri dizisinin kitaplarından okuyarak kendinizi birbirinden eğlenceli maceraların içinde bulabilirsiniz.

Oyun oynarken kullandığımız ve genellikle oynanmak için yapılmış şeylere oyuncak denir. Oyuncaklar basit bir dal ya da ip parçasından plastik bebeklere ya da büyük ekranlı bilgisayarlara, oyun konsollarına kadar çok değişik yapıda, işlevde ve boyutta olabilir. Oyuncaklar dünyanın bütün kültürlerinde ve tarihin her döneminde vardır. Çünkü çocuklar onları çok sever. Onlar da çocukların gelişimi açısından çok önemlidirler.
Büyürken çevremizdeki dünyayı, yaşamı ve ilişkileri öğrenmek açısından oyuncaklarla oynamak önemlidir. Bu nedenle her ülkede oyuncak bebekler, ayılar, arabalar gibi birbirine çok benzeyen birtakım oyuncaklar vardır. Ama bunlardan başka bir de bazı ülkelere özgü oyuncaklar bulunur. Tabii bunlar zamanla bütün dünyaya yayılmış olabilir. İşte, bunlardan bazıları…
Diabolo, Çin’deki en yaygın oyuncaklardan biridir. Onunla yalnızca çocuklar değil, gençler ve yetişkinler de oynar. Bu basit oyuncakla çok değişik akrobatik hareketler yapılabilir. Tek kişiyle oynandığı gibi iki kişiyle de oynanabilir.
Meksika’nın Maria bez bebekleri ya da kısaca Maria’ları ülkenin simgesi gibidir. Çok değişik boyutlarda olabilirler. Bunlar ülkedeki en yaygın oyuncaktır. Artık turistik eşya olarak da dünyaya yayılmaya başlamıştır.
İtalya’nın tahta arabaları güzel kokulu sedir ağacından yapılır. Sağlam ve dayanıklıdırlar. Çok iyi tasarımcılar tarafından yapılan arabaların görünüşleri son derece yalındır. Çocuklar büyüyüp birer yetişkin olduğunda bile bunlara bakmaktan, dokunmaktan, koklamaktan keyif alır ve bir an için güzel çocukluk anılarına geri döner.
Görsel Kaynağı: gd_project / Shutterstock.com
1974’te Macar mimar Ernö Rubik’in icat ettiği üç boyutlu bu oyuncak Macaristan’da Sihirli Küp adıyla piyasaya sürüldü. 1980’den sonra bütün dünyaya hızla yayılan bu sıradışı oyuncak bugüne değin 350 milyondan çok satılmıştır.
Bu oyuncağı büyük olasılıkla görmüşsünüzdür ya da belki sizlerde de vardır. Danimarka’nın sevilen oyun seti Lego, ilk olarak 1932’de bir marangozhanede üretilir. Çok basit bir mantığı olan bu oyuncak çocuklarca çok sevilir ve ülkede hızla yaygınlaşır. Sonra da ülke sınırlarının dışında ilgi görmeye başlar. Lego son elli yılda dünyada en çok oynanan oyuncaklardan biridir.
Roma döneminden kalma bir oyuncak bebek
Bu eski oyuncaklara bakıp biraz düşünürseniz, gerçekte onların günümüzdeki benzerlerinden çok da farklı olmadığını görürsünüz.
Orta Amerika uygarlıkları tekerleği icat etmişlerdi ama onu günlük yaşamda kullanmazlardı. M.S. 100-200 arasında yapılmış ve oynanmış bu oyuncak köpekte olduğu gibi tekerlek yalnızca oyuncaklarda kullanılırdı.

Eski İndüs Vadisi Kültürü’nden kalma tekerlekli öküzlerin çektiği bu oyuncak araba yaklaşık 4.000 yıllıktır.

Eğer eskiden çocukların ne tür oyuncaklarla oynadığını merak ediyorsanız, o zaman bir oyuncak müzesini gezmelisiniz. Malezya’dan Amerika’ya İskoçya’dan Hindistan’a kadar dünyanın birçok ülkesinde onlarca oyuncak müzesi olduğu gibi Türkiye’de de çok güzel oyuncak müzeleri var. İstanbul’da (İstanbul Oyuncak Müzesi), Ankara’da (Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Oyuncak Müzesi,) Antalya’da (Antalya Oyuncak Müzesi), İzmir’de (İzmir Oyuncak Müzesi ile Musa Baran Oyun ve Oyuncak Müzesi) ve Gaziantep’te (Gaziantep Oyun ve Oyuncak Müzesi) bulunan oyuncak müzeleri sizi bekliyor.
Görsel Kaynağı: Ilker Murat Gurer / Shutterstock.com
Her çocuğun en sevdiği bazı oyuncakları vardır. Sizinkiler hangileri? Anne babanıza hatta büyükanne ve büyükbabanıza da sorun bakalım onların en sevdiği oyuncak hangisiymiş.
Dünyamıza yönelik bilgi edinmenin en keyifli, en ilgi çekici ve kolay yollarından biri haritalara bakmaktır. Bir kentin haritası, bir ülkenin haritası ya da dünya haritası yalnızca çocuklar için değil, herkes için keyif verici bir öğrenme aracıdır.
Yeryüzünde belli sınırları olan çok geniş alanlara ülke denir. Bu sınırlar içindeki her şey o ülkeye aittir. Birleşmiş Milletler’e göre dünyada 197 ülke vardır. Yeryüzünde bir yeri anlatmak, göstermek istediğimizde kıtalardan ve ülkelerden söz ederiz. Örneğin, “Amazon Irmağı Güney Amerika kıtasındaki Brezilya’dadır” deriz.

Brezilya ve Güney Amerika kıtası iyi bilinen yerlerdir. Amazon Irmağı da dünyanın en büyük birkaç ırmağından biridir. Yani onu bu şekilde göstermek, bilmeyen birine tarif etmek hiç de zor değildir. Eğer anlatmak, göstermek istediğimiz yer küçük bir kent, kasaba ya da köy olsaydı, ne yapardık? Tabii ki koordinat sisteminden yararlanırdık. Dünya üzerinde herhangi bir yeri bulmak ya da tarif etmek için insanlar yaklaşık iki bin yıldır haritalardaki coğrafi koordinat sistemini kullanır.
Arkadaşlarınızla buluşup sinemaya gideceksiniz. Tabii ki önce arkadaşlarınızdan buluşma noktasının ‘konumunu’ alırsınız. Eskiden olsa adresini ya da yol tarifini isterdiniz. Konum geldiğinde karşınıza caddelerin, sokakların ve belli başlı yerlerin görüldüğü minik bir harita parçası çıkar.

Buluşma noktanız örneğin ‘‘Ataç Sokak ile Atatürk Bulvarı’nın kesiştiği köşe’’ şeklinde olabilir. Dünyanın bütün ülkelerinde adresleri göstermek için sokaklardan, caddelerden, bulvarlardan, meydanlardan vs yararlanılır. Çünkü bu sistem basittir ve insanların işini çok kolaylaştırır. Ne var ki kent dışına çıktığınızda ya da denizdeyken bir işe yaramaz. Bu nedenle yeryüzünde herhangi bir noktayı göstermek için gemiciler ve coğrafyacılar yaklaşık iki bin yıl önce geliştirilen bir sistemi kullanır: Coğrafi Koordinat Sistemi.
Bu sisteme göre Dünya’nın eşit aralıklı, birbirine dik yatay ve düşey çizgilerden oluşan hayali bir ızgarayla sarılı olduğu düşünülür. Bu çizgilerin başlangıçları ve aralarının ne kadar olduğu da herkes tarafından bilinir -yani bütün haritalarda vardır-.
Bugün kullandığımız coğrafi koordinat sistemini ilk kez MÖ 3. yüzyılda Eski Yunan matematikçi, coğrafyacı ve gökbilimci Eratostenes kullandı.
Coğrafya biliminin kurucusu olarak kabul edilen Eratostenes, Dünya’nın çevresini ve eksen eğikliğini büyük bir doğrulukla hesaplayan ilk kişidir.

Bugün kullandığımız coğrafi koordinat sistemini ilk kez MÖ 3. yüzyılda Eski Yunan matematikçi, coğrafyacı ve gökbilimci Eratostenes kullandı.
Coğrafya biliminin kurucusu olarak kabul edilen Eratostenes, Dünya’nın çevresini ve eksen eğikliğini büyük bir doğrulukla hesaplayan ilk kişidir.
Eratostenes’in koordinatlarıyla çizilen Dünya haritası.
Görsel kaynağı: Wikipedia
Resmi büyük görmek için üzerine dokunun
Dünya’nın tam ortasından geçtiği varsayılan büyük çembere Ekvator adı verilir. Ekvator Dünya’yı iki yarım küreye ayırır: Kuzey Yarım Küre ve Güney Yarım Küre. Ekvator’a paralel olarak eşit aralıklarla yer aldığı varsayılan çemberlere paralel denir. Dünya (neredeyse) küre şeklinde olduğundan paraleller de farklı uzunlukta olur ve kutuplara doğru kısalırlar. Doğal olarak en uzun paralel Ekvator’dur. Ekvatora 0. paralel de denir. Paralellerin numaraları kutuplara doğru büyür. Kuzey Yarım Küre’de ve Güney Yarım Küre’de doksanar paralel bulunur. Yani toplam 180 paralel vardır. İki paralelin arası daima 111 kilometredir.
Bir kutuptan ötekine uzanan ve paralelleri dik kesen varsayımsal çizgilere meridyen denir. Çember 360°dir. Paraleller de birer çemberdir. Paralellerin her derecesinden bir meridyen geçer. Dolayısıyla 360 meridyen vardır. Nasıl paralellerin bir başlangıcı (Ekvator) varsa, meridyenlerin de bir başlangıcı vardır. Başlangıç meridyeni olarak İngiltere’de Londra yakınlarındaki Greenwich’te bulunan Kraliyet Gözlemevi’nden geçen meridyen kabul edilir. Başlangıç meridyeni Dünya’yı iki yarım küreye ayırır: Doğu Yarım Küre ve Batı Yarım Küre. Doğu Yarım Küre’de kalan 180 meridyene doğu meridyenleri, Batı Yarım Küre’de kalan 180 meridyene de batı meridyenleri denir. Dünya’nın kendi ekseninde dönüşünü 24 saatte (1.440 dakikada) tamamladığı ve çevresinin de 360 meridyen aralığından oluştuğu düşünülürse, ardışık iki meridyenin arasının (1.440 + 360 =) 4 dakika olduğu kolayca hesaplanır. Uzaklık olaraksa ardışık iki meridyenin arası yalnızca Ekvator’da 111 kilometredir. Bu uzaklık Ekvator’dan uzaklaştıkça azalır.
Çeşitli ülkelerin denizcilerinin kullandığı haritalarda 1800’lü yılların sonlarına kadar bir standart yoktu. Ekvator’un yeri denizciler için bir sorun oluşturmuyordu. Ama konu meridyenlere gelince iş karmaşıklaşıyordu. Hemen her ülke kendi başkentinden ya da bir kentinden geçen meridyeni 0. meridyeni olarak kabul ediyor, haritalarını da buna göre yapıyordu.

Başlangıç meridyenin Paris’ten geçtiği bir Fransız haritası.
Görsel kaynağı: Wikipedia
Böyle olunca denizciler yalnızca kendi ülkelerinde üretilen haritaları kullanabiliyordu. Bu sorunu çözmek amacıyla 1884’te ABD’nin başkenti Washington’da Uluslararası Meridyen Konferansı düzenlendi. İngiliz haritalarında, Londra yakınlarındaki Greenwich kasabasındaki gözlemevinden geçen meridyen başlangıç meridyeni olarak yer alıyordu. O dönemde dünya denizlerindeki gemilerin yarısından çoğunda da İngiliz haritaları kullanılıyordu. Bundan dolayı o konferansta Greenwich’ten geçen meridyen, ileride yapılacak tüm haritalar için başlangıç meridyeni olarak kabul edildi.
Greenwich Gözlemevi’nden geçen meridyenin İngiliz haritalarında başlangıç meridyeni olmasına 1851’de karar verildi. Fotoğrafta başlangıç meridyeninin geçtiği yere çekilmiş metal şerit görülüyor.
Önünüze bir Türkiye haritası açıp Ankara, İstanbul, İzmir’in ve yaşadığınız yer bu üç büyük kentimizden farklı bir yerse oranın da hangi meridyen ve paralel üzerinde olduğunu bulabilir misiniz?


Ne yok ki! Yosunlar, eğreltiotları, fitonyalar, orkideler, bazı menekşeler ve birçok tropikal bitki türü, kapalı teraryumlarda yetiştirilebilir. Normalde evin içinde yetiştirmenin olanaksız olduğu tropik bitkiler, teraryumun sağlayacağı nemli ortam sayesinde şaşırtıcı bir şekilde hayatta kalabilir. Ancak gene de bitkilerin çoğu kapalı teraryumlardaki aşırı nemden pek hoşnut kalmazlar. Örneğin kaktüs, sukulent gibi kuru iklim bitkileri ancak açık teraryumlarda yetiştirilebilir. Teraryumun tabanına konacak malzemeler ve bunların sırası, bitkilerin çürümemesi için oldukça önemlidir.

Dünyanın en yaşlı teraryumu acaba nerede ve kaç yaşında dersiniz? Söyleyelim: İngiltere’de ve tam 57 yaşında! Bu teraryumun sahibi David Latimer, “bakalım ne olacak?” diyerek 1960’ta başladığı deneyine yalnızca bir kez kısa bir ara vermiş. Ağzını sıkı sıkıya kapattığı dev cam fanusun içine 1972’de biraz su eklemiş, o kadar. Bunun dışında hiçbir müdahalede bulunmadan, evinin bir köşesinde tuttuğu bu teraryum, kendi başına, dış dünyayla hiçbir bağlantısı olmadan yaşayıp gitmiş…

Aslında teraryum yapmak hiç de zor değil. Elinizde gerekli malzemeler varsa, şu an bile yapabilirsiniz. Ama zor bir yanı da var tabii; özen ve sabır gerektiriyor. En iyisi işe küçük çaplı bir denemeyle başlamak. Eğer hoşunuza giderse ve başarılı olursanız daha büyük cam kap içinde daha zengin bir teraryum yapabilirsiniz. Öncelikle neler lazım, bir bakalım…
Bir adet geniş ağızlı cam kavanoz
Geniş ağızlı olması önemli; çünkü geniş ağız, teraryumunuzun içine malzemeleri yerleştirirken işinizi kolaylaştırır. Kavanoz iyice yıkanmış ve temizlenmiş olmalı. Tabii bir de içindekilerin güzel görünmesi için saydam ve pürüzsüz olmalı. Etiketi çıkarılmış büyük boy salça kavanozları bu iş için idealdir!
Araç-gereç
Teraryumunuzu kurarken ve daha sonra bakımını yaparken gereksinim duyacağınız birtakım araç gereçler olacak. Maşa ya da uzun bir cımbız, kaşık, küçük kürek, huni, fısfıs, makas, çeşitli boylarda çubuklar ve eldiven, işlerinizi epey kolaylaştıracaktır.

Yukarıdaki malzemeleri dikkatle ve elimizdeki araç-gereçleri kullanarak sıralamaya geldi sıra.
Eldivenleri takarak işe başlayalım. Kavanozun en altına çakıl taşlarını yerleştirelim; ama doğrudan dökmek yerine kürek ya da kaşıkla usulca koyalım.
Çakıl taşlarının üzerine cımbız ya da maşayla kuru yosunu yerleştirelim. Onun üzerine de kömür parçacıklarını huniyle ince bir katman halinde yayalım.
Şimdi sıra torfa geldi. Küçük kürekle torfu döküp üstünde minik çukurlar oluşturalım. İşte, buralara bitkilerimizi dikeceğiz. Bitkiye zarar vermemek için cımbız, maşa ya da çubuk kullanalım.
Son olarak, sıra süslemeye geldi! Dilerseniz kuru dallar, yosunlar, renkli taşlar hatta artık kullanmadığınız küçük oyuncaklarla teraryumunuza dekoratif dokunuşlarda bulunabilirsiniz. Karar sizin… Bitkilerinizi diktikten sonra onlara fısfısla biraz su verin. Ne kadar su vermeniz gerektiği ve teraryumun kapağını kapatıp kapatmayacağınız, bitkinize göre değişir. Bunu internette yapacağınız küçük bir araştırmayla ya da bir uzmana sorarak öğrenebilirsiniz.
Bir atlasın başına oturup onu incelerken hiç farkında olmadan saatler geçebilir. Çünkü haritalar ilk bakışta göründüklerinden çok daha fazla bilgi içerir ve okuyanı hemen içine alır. Üzerlerindeki yazılardan başka çizgiler, harfler, simgeler ve renkler de aslında hep birtakım özel bilgileri anlatır.


Haritalar genellikle düz yüzeylere yapılır; iki boyutludurlar. Ama bir de model küreler vardır. Model küreler küre biçiminde dünya haritalarıdır.
Coğrafi haritalarda yeryüzünün fiziksel özelliklerinin yanı sıra, ülke sınırları, kentler, yer altı kaynakları, bitki örtüsü gibi çeşitli bilgiler verilebilir. Haritaların içerikleri farklı olabilir ama her haritada bulunan bazı temel öğeler de vardır. Bunlara harita elemanları da denir.

Başlık
Her haritada o haritanın hangi konuda hazırlandığını, amacını ve kapsamını belirten bir başlık bulunur. Bu başlık genellikle haritanın üst bölümünde ya da işaretler tablosunda olur.
Izgara Sistemi
Izgara sistemi aslında enlem ve boylam çizgileridir. Bunlar sayesinde haritadakilerin dünya üzerindeki konumu ve yeri anlaşılır.
Lejand
Her haritanın bir köşesinde -genellikle sağ alt köşede- o haritada kullanılan simgelerin ne anlama geldiğini açıklayan bir işaretler tablosu olur. Buna harita anahtarı ya da lejand da denir.
Ölçek
Haritalarda yeryüzünün bir bölgesinin kâğıt üzerine aktarılması işlemi bire bir değil de küçültülerek yapılır. Yeryüzü şekillerinin haritaya aktarılması sırasında yapılan küçültmenin oranına ölçek denir. Bir haritanın ölçeği o haritanın, betimlediği bölgeden ne kadar küçük olduğunu gösterir. Ölçek genellikle iki şekilde gösterilir: Çizgi Ölçek ve Kesir Ölçek.
Yön Okları
Haritaların köşelerinden birinde yönleri gösteren bir işaret mutlaka olur. Bu bir pusula simgesi ya da doğrudan yönleri gösteren oklar şeklinde olabilir. Böylece haritada gösterilenlerin birbirlerine göre hangi yönde olduğu anlaşılır.
Harita elemanlarından başka haritalarda yer alsa, iyi olacak iki öğe daha vardır. Ama bunlar her haritada bulunmayabilir. Bunlardan ilki tarihtir. Her haritanın bir köşesinde haritanın yapıldığı tarih belirtilmelidir. Çünkü tarih haritanın üzerindeki bilgilerin güncelliğine ilişkin fikir verir. İkincisi de hazırlayan kişinin ya da kurumun adıdır. Bu bilgi de haritanın güvenilirliğine ilişkin fikir verir.
Yükseklik ve Derinlikler
Temel öğelerden başka her haritada yer almayan ama bazı haritalarda bulunan bir öğe daha vardır: Yükseklikler ve Derinlikler Çubuğu. Bazı haritaların alt köşelerinden birinde o haritada kullanılan renklerin hangi yükseklik ve derinliğe karşılık geldiğini gösteren renkli bir çubuk olur. başka her haritada yer almayan ama bazı haritalarda bulunan bir öğe daha vardır: Yükseklikler ve Derinlikler Çubuğu. Bazı haritaların alt köşelerinden birinde o haritada kullanılan renklerin hangi yükseklik ve derinliğe karşılık geldiğini gösteren renkli bir çubuk olur.

Harita kullanarak bir yeri bulmaya çalışırken bu yön işareti büyük önem taşır. Genellikle bir pusula yardımıyla önce kuzey yönü saptanır, sonra da haritadaki kuzey işareti o yönü gösterecek şekilde harita çevrilir.
Büyük olasılıkla okuma yazmayı öğrendiğinizden beri yaşamınız çok değişmiştir. Örneğin eskiden anne babanızın size okuduğu kitapları artık kendiniz okuyorsunuzdur. Hatta okuma yazma bildiğiniz için birçok şeyi kendiniz yapmaya başlamışsınızdır. Peki, hiç düşündünüz mü? Nasıl oluyor da kâğıdın üzerine basılmış bazı şekiller bir araya geliyor ve bunları okuduğunuzda beyniniz bir anlam çıkarıyor? Örneğin bir önceki cümlede “beyin” sözcüğü geçti ve siz farkında olmasanız bile kafanızda bir beyin imgesi canlandı. Beynin şekli, görüntüsü ya da onunla ilgili hiçbir şeyle bir benzerliği olmayan b-e-y-i-n harfleri size apayrı bir şey düşündürttü.
Çünkü aslında yazı dediğimiz şey bir kodlamadır ve somut ya da soyut şeyleri dönüştürerek bir iletişim kanalı oluşturur. Gerçi bu dönüştürme işini insanlar çok uzun yıllardan, yazının bulunmasından çok daha önceki zamanlardan beri yapıyor. Tarih öncesi dönemlerde yaşayan insanlar duygularını, düşüncelerini ya da yaşadıklarını mağaraların duvarlarına yaptıkları resimlerle anlatıyorlardı. Örneğin vahşi hayvanların karşısında elinde mızrağıyla duran bir insan resmi “Bugün arkadaşımla ava gittiğimizde karşımıza kocaman dört hayvan çıktı. Mızrağımı kaldırdım ve onları kovalamaya başladım,” diye yazmaktan çok da farklı değildir.

Mağaraların duvarlarındaki resimler zamanla yazıya dönüşmüştür. İnsanlar duygu ve düşüncelerini bir yandan da yazıyla anlatmaya başlamıştır. Mısır hiyeroglifleri bu geçişi gözler önüne seren güzel bir örnektir. Fotoğrafta gördüğünüz dikilitaş, İstanbul’da Sultanahmet Meydanı’nı süsler. Üzerindeki resimler aslında bir tür yazıdır ve dikilitaşın buraya nasıl, neden ve kimin adına dikildiğini açıklar.

Şekillerin zamanla nasıl harflere ve dolayısıyla yazıya dönüştüğünün izini günümüzde kolaylıkla sürebileceğimiz bir dil var. Hem de dünyada en çok insanın konuştuğu dil. Evet, doğru tahmin ettiniz: Çince. Birçok dilden farklı olarak Çincede yazı karakterleri harfleri değil doğrudan nesneleri tanımlar. Yandaki tablonun ilk sütunu bu şekillerin orijinal hallerini gösterir. Satır boyunca sağa doğru ilerlediğimizde şeklin zaman içindeki değişimini görebiliriz. Örneğin ilk satırdaki şekil insan anlamına gelir. Nitekim tablonun en başındaki şekil de gerçekten bir insanı andırır. Zamanla şekil değişmiş ve en sonunda bugünkü halini almıştır.

Şekillerin zamanla nasıl harflere ve dolayısıyla yazıya dönüştüğünün izini günümüzde kolaylıkla sürebileceğimiz bir dil var. Hem de dünyada en çok insanın konuştuğu dil. Evet, doğru tahmin ettiniz: Çince. Birçok dilden farklı olarak Çincede yazı karakterleri harfleri değil doğrudan nesneleri tanımlar. Yandaki tablonun ilk sütunu bu şekillerin orijinal hallerini gösterir. Satır boyunca sağa doğru ilerlediğimizde şeklin zaman içindeki değişimini görebiliriz. Örneğin ilk satırdaki şekil insan anlamına gelir. Nitekim tablonun en başındaki şekil de gerçekten bir insanı andırır. Zamanla şekil değişmiş ve en sonunda bugünkü halini almıştır.

Elbette şekil ve işaretlerle kurduğumuz ilişki yalnızca yazı ve dillerle sınırlı değildir. Bugün yaşamlarımızın çok farklı bölümlerinde bu işaret dilinden sıklıkla yararlanıyoruz. Diyelim ki daha önce hiç bulunmadığınız bir yerdesiniz ve acilen tuvalete gitmeniz gerekti. Hiç kimseye sormanıza bile gerek olmadan tuvalet işaretini izleyerek yolunuzu bulabilir sonra da kapının üzerindeki işaretlere bakarak hangi tuvaleti kullanmanız gerektiğini anlayabilirsiniz.


Çoğu zaman işaretler sözcüklerle uzun uzun anlatılması gereken istekleri, kuralları ya da durumları yalnızca basit bir şekille anlatıverir. Cep telefonu kullanılmaması gereken, yüksek sesle konuşmanın yasak olduğu ya da elinizdeki dondurmayla girmemeniz gereken yerleri size çok basit bir şekilde gösterirler.
Düşünsenize, ya trafik işaretleri olmasaydı. Yol kenarlarında sürücülere, yayalara ya da yolculara yönelik mesajlar yazıyla iletilseydi. İleride bir okul olduğu için yavaşlanması gerektiğini söyleyecek bir tabelayı sürücü nasıl okuyacaktı? Yazıyı okumak için tabelaya çok yaklaşması gerekecekti. Ayrıca bunu yaparken bir süreliğine de olsa dikkatini yoldan ayıracaktı.
İşaretler ya da simgeler hiç düşünmediğimiz zaman ve yerlerde bile sürekli karşımıza çıkar. Bir arabanın ön ve arkasında yanıp sönen sinyal lambalarını gördüğümüzde aracın sağa ya da sola döneceğini anlarız. Trafikte yeşil ışıkta geçmemiz, kırmızı ışıkta durmamız gerektiğini biliriz.
Biraz düşününce işaretlerin yaşamlarımızın ayrılmaz birer parçası olduğunu daha iyi anlıyor insan. İşte, işaretlerin vazgeçilmez olduğu bir alan daha, bilgisayar ve özellikle de internet. Bir düşünün, bilgisayar ekranında ne kadar çok işaretle karşılaşıyorsunuz. Çoğu zaman ekranda hiçbir yazılı bilgi olmadan bile nereye tıkladığınızda bir pencereyi kapayabileceğinizi, nereye basarsanız internete bağlanabileceğinizi size hep işaretler söylüyor. Yandaki şeklin olduğu yerde artık hemen hemen herkes kablosuz ağa erişim olanağı bulunduğunu biliyor.
Biraz düşününce işaretlerin yaşamlarımızın ayrılmaz birer parçası olduğunu daha iyi anlıyor insan. İşte, işaretlerin vazgeçilmez olduğu bir alan daha, bilgisayar ve özellikle de internet. Bir düşünün, bilgisayar ekranında ne kadar çok işaretle karşılaşıyorsunuz. Çoğu zaman ekranda hiçbir yazılı bilgi olmadan bile nereye tıkladığınızda bir pencereyi kapayabileceğinizi, nereye basarsanız internete bağlanabileceğinizi size hep işaretler söylüyor. Aşağıdaki şeklin olduğu yerde artık hemen hemen herkes kablosuz ağa erişim olanağı bulunduğunu biliyor.
İşaretlerin sıklıkla kullanıldığı bir başka alansa denizciliktir. Büyük ya da küçük tüm deniz taşıtları durumlarını belli eden işaret, bayrak ya da flamalar kullanmak zorundadırlar. Açıkta demirlemiş bir tekne, acil yardıma gereksinimi olan bir deniz taşıtı, hatta arızalı olduğu için başı boş sürüklenen bir geminin bile durumunu anlatacağı özel işaret ve görüntüler vardır. Denizciler arasında neredeyse bütünüyle farklı bir dil oluşmuştur. Bayraklarla simgelenen harflerden oluşan bir alfabe de vardır. Bu, tıpkı telgraflarda kullanılan, çizgi ve noktalardan oluşan Mors Alfabesi gibi bütünüyle özel bir alfabedir.
Salgının sonu göründü gibi… Ama yine de okulumuza ve arkadaşlarımıza kavuşmamıza biraz daha zaman var. Evde oynanan oyunlar, tablet, bilgisayar… hepsi bir yere kadar. Bizi alıp götürecek, hortum gibi içine çekecek kitaplar olsa keşke… E, aslında var zaten! Hem de yüz elli yıldır! Jules Verne (Jul Vern diye okunur), anlattığı serüven dolu öyküler, zamana meydan okuyan capcanlı kahramanlarıyla bizi renkli dünyasına çağırıyor. Üstelik yaşamı da en az yazdıkları kadar renkli ve şaşırtıcı!








Haziran 1910’da Türkiye’de astronomi ve jeofizik çalışmalarının öncülerinden Fatin Gökmen yeni kurulacak rasathanenin müdürlüğüne getirildi. Fatin Bey ve ekibi, Kandilli Rasathanesi’nde 1 Temmuz 1911’den itibaren sürekli ve sistemli meteoroloji ölçüm ve kayıtlarına başladı. Uluslararası kabul edilen 7, 14 ve 21 saatlerinde günlük gözlemler yapıldı, deftere kaydedildi ve gerekli yerlere bildirildi.