ÇOCUKLARIN BİLGİ BANKASI KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR
KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR
Kış geldi, hatta yarıyıl tatili de yaklaştı… Ama özlemle beklediğiniz kar kentinize yağmıyor mu? Kardanadam yapma, kartopu oynama ya da kızakla -hiç olmadı büyük bir poşetle- kayma hayalleriniz yine suya mı düştü? Yoksa siz kar yağışından bıkan, eve kayıp düşmeden vardığında kendini şanslı hissedenlerden misiniz? Hangi gruptan olursanız olun, merak ediyor olabilirsiniz: Acaba kar neden her kente yağmıyor?

Kar yağışı için ilk koşul, hava sıcaklığının 0 °C ya da altında olmasıdır! Eğer sıcaklık daha yüksekse su buza dönüşemez ve kar yerine yağmur yağar. Tabii önemli olan bizim bulunduğumuz yerin değil, karın oluştuğu yüksekliğin sıcaklığıdır. Bazen bulunduğumuz yerde sıcaklık 0 °C’nin üzerinde olsa bile kar yağabilir; ama olasılıkla tutmayacaktır. Yine de yaşadığınız kentte sıcaklıklar o kadar düşmüyorsa, örneğin Antalya’da ya da Akdeniz kıyısındaki bir başka yerde yaşıyorsanız, yalnızca bu kış değil ömür boyu kar görme şansınız çok azdır.

“Tabii yükseklere çıkma olanağınız yoksa!” diye bir önceki cümleyi tamamlamak isteriz. Çünkü Antalya’da yaşasanız bile kara ulaşmanız o kadar da zor değildir. Tek yapmanız gereken yeterince yükseğe çıkmaktır. Alçaklara yağmur yağarken yükseklere kar yağması sık görülen bir durumdur. Çünkü rakım arttıkça sıcaklık düşer ve bu nedenle dağlık bölgelerde kar yağışı daha sık görülür. Deniz düzeyine yakın kentlerde sıcaklık daha yüksek olduğundan, aşağıda karın yağmasını boşuna beklemek yerine yükseklere çıkmak daha mantıklıdır!

Kar yağışı için olmazsa olmaz olan şey nemdir. Yani havanın içindeki su (buharı) miktarı yeterli düzeyde değilse, hava soğuk ve bulutlu bile olsa, kar yağmasını boşuna beklersiniz. Kıyı bölgelerinde denizden gelen nem daha çok olduğundan kar olasılığı daha yüksek olabilir, tabii yukarıdaki ilk koşulu da sağlıyorlarsa! Bazen iç bölgelerde hava çok soğuk olsa bile yeterince nem olmadığı için yine kar yağmaz. Üzgünüz, ama nem yoksa kar da yok…

Bu sözü duymuş muydunuz? Peki, bu sözün kar yağışı konusunda da geçerli olduğunu hiç düşündünüz mü? Aslında yukarıda sıcaklıktan, yükseklikten ve nemden söz ederken ister istemez size yaşadığınız coğrafyayı da biraz sorgulatmış olduk. Ancak kar yağışı söz konusu olduğunda bulunduğunuz enlemin önemini de unutmamanız gerekir. Kutup bölgelerine daha yakın yerlerde sıcaklık genellikle daha düşük olduğundan kar yağışı daha sık görülür. Kutup altı ya da orta enlemlerde yer alan kentlerde kar yağışı yaygınken Ekvator çevresinde kar çok ender görülür. İşte, bu nedenle de coğrafya kaderdir!
Kar yağışı deyince iklimi anmamak olmaz; çünkü asıl belirleyici olan yaşadığınız kentin hangi iklim kuşağında olduğudur. Örneğin, tropikal iklimde yaşayanlar bolca yağmur görse de paylarına hiç kar düşmez. Ülkemizin iç bölgeleri karasal iklim nedeniyle kışın bolca kar altında kalsa da, Akdeniz ikliminin ılıman kışlarının yaşandığı yerler (Örneğin, İzmir) çok nadir kar görür. İşin kötüsü, iklim değişikliği ve küresel sıcaklıklardaki artış yüzünden, normalde kar yağan kentler bile artık kışı karsız geçirebiliyor. Dolayısıyla iklim hem yukarıdaki koşulların toplamıdır hem de çok iyi korunması gereken bir şeydir.
İşte böyle! Eğer kentinize neden kar yağmadığını ya da niye bu kadar çok kar yağdığını düşünüyorsanız, yukarıdaki beş maddeyi gözden geçirebilirsiniz. Kar hakkında daha fazlasını merak ediyorsanız da şu içeriğimizi okuyabilirsiniz. Karın keyfini çıkaracağınız güzel bir kış dileğiyle…

Amatör gökbilimciler, yılın bu son ve günleri kısa süren ayında, bulutsuz bir geceyi yakaladıklarında kat kat kıyafetlerini giyip soluğu hemen yıldızların altında alırlar. Kış aylarının görkemli takımyıldızlarının sahnede olduğu bu ay, gökyüzünün en parlak yıldızlarının da adeta bir araya toplandığı zamandır. Büyük Köpek, Küçük Köpek, Avcı, Boğa, Arabacı ve İkizler takımyıldızları gözlem için en uygun konumdadır. Büyük Köpek’teki Sirius, Küçük Köpek’teki Prokyon ve Avcı’daki Betelgüz Kış Üçgeni’ni oluşturarak bütün gece bize hangi mevsimde olduğumuzu anımsatırlar. Bu takımyıldızların içlerinde sakladıkları etkileyici derin uzay nesneleri de teleskopu olanlar için eşsiz hedeflerdir.
Sayfadaki yıldız haritalarını üzerlerine tıklayarak daha büyük görebilirsiniz.
Peki, teleskopunuz yoksa, takımyıldızları da baka baka ezberlediyseniz aralık ayı size başka ne vaat ediyor? Elbette gezegenleri! Tıpkı geçen ay olduğu gibi bu ay da çıplak gözle gözlenebilen gezegenlerin beşi de gökyüzünde bir geçit yapıyor. Olanağınız varsa, açık havaları kollayın ve gözlerinizi gökyüzüne çevirin. İşte, gezegenlerin bu ayki rotaları:
Merkür’le başlayalım. Hızlı gezegen geçen ay akşamları gökyüzündeydi. Bu ay da sabah gökyüzünde olacak. Anlayacağınız, bir orada bir burada! Merkür aralık ayının ikinci yarısında gün doğumundan önceki bir saat boyunca güneydoğuda görünecek. Ayın 22’sinde ulaşabileceği en yüksek noktada, 28 ve 29’undaysa küçülen hilâl evresindeki uydumuzla yan yana olacak.
Aralık ayında birçok göktaşı yağmuru olacak; ama “kayan yıldız” görme şansınız bazılarında az bazılarındaysa daha çok olacak. Bu ay 6 Aralık’taki Pupa-Yelken (Puppid-Velid) göktaşı yağmurunun saatte ortalama 10 göktaşı; 11 Aralık’taki Suyılanı (σ-Hydrid) göktaşı yağmurunun yalnızca 3; 19 Aralık’taki Küçük Aslan (Leonis Minorid) göktaşı yağmurunun 5; 14 Aralık’taki İkizler (Geminid) göktaşı yağmurunun da saatte ortalama -sıkı durun- 120 göktaşı getirmesi bekleniyor. Tabii hep söylediğimiz gibi, ideal koşullar altında. Örneğin 15 Aralık’taki dolunay, İkizler yağmurunun çoğu göktaşını olasılıkla görünmez kılacak.
Pazartesi
Salı
Çarşamba
Not: Bu sayfadaki gezegen ve yıldız haritaları, Stellarium yazılımıyla oluşturulmuştur. Siz de stellarium-web.org adresinden ya da mobil uygulamadan anlık haritalara ulaşabilir, yazıda söz edilen derin uzay nesnelerini bulmak için kullanabilirsiniz.

Toplu taşıma bile kullansak, bindiğimiz araçlar fosil yakıtla –yani benzin, mazot ya da LPG ile- çalışıyorsa, çevreyi kirletiyoruz demektir. Çünkü bu araçların motorları havaya bol miktarda karbondioksit, azot oksit ve başka zararlı gazlar salar. Bu salımlar, hem havamızın kalitesini bozar hem de solunum yolu hastalıklarına yol açar. Üstelik trafiğin yoğun olduğu yerlerde trafik kaynaklı gürültü kirliliği de çevre kirliği sayılır. Bu yakıtların üretilmesi sırasında çevreye yayılan zararlı maddeler de cabası…
Bu araçlar arasında en zararsız olanlar, enerjisini güneş ya da rüzgârdan alan araçlar ve bisikletlerdir.

Kışın ısınmak için kullandığımız soba, kalorifer ya da kombilerin bacalarından, fabrikaların yıl boyu gece gündüz tüten bacalarına kadar her baca atmosfere kirletici ve zehirli gazlar salar. Günümüzde sanayi tesisleri vazgeçilmez olabilir; ancak üretimin farklı aşamalarında büyük miktarda açığa çıkan atık maddeler çevremiz için en büyük tehditlerden biridir. Üstelik bazı fabrikalar, yalnızca havaya değil suya ve toprağa karışan atıklar da üretir.
Atıkları çöpe atmak da çevreyi kirleten etkenlerden biridir. Çünkü her atık çöp değildir! Ama çoğumuz ne yazık ki geri dönüşebilecek atıkları da çöpe atıyoruz. Hele plastik, metal ya da kimyasal atıkların yanlış çöpe atılması, çevre ve deniz kirliliğini daha da artırır. Çöplüklerde biriken böylesi atıklar, toprağa ve suya karışabilir. Özellikle plastik atıklar, doğada çok uzun süre kalır ve ekosisteme ciddi zararlar verir. Elektronik atıklar da doğru şekilde geri dönüştürülmezse, ağır metallerin çevreye sızmasına neden olur.
Bu nedenle hem çöplerimizi ayrıştırmalı hem de geri dönüşümü evlerde, okullarda, iş yerlerinde, kısacası bulunduğumuz her yerde yapmalıyız.


Son yıllarda organik tarıma ilgi artmış olabilir; ama dünya nüfusunu besleyen milyonlarca tonluk sebze ve meyve sizce nasıl üretiliyor? Bitkileri zararlılara karşı korumak için atılan ilaçlar ve büyümelerini sağlamak için toprağa dökülen kimyasal gübrelerle tabii ki… Bunlar hem su kaynaklarına karışarak hem de ekosistemdeki başka canlılara zarar vererek sağlığımızı ve çevremizi doğrudan tehdit ediyor.
Bunlara karşın bizler de yeme içme alışkanlarımıza dikkat ederek daha bilinçli tercihler yapabiliriz.

İnsanların yalnızca atıklarıyla değil, varlıklarıyla da çevreyi kirlettiğini düşünmüş müydünüz? 1800’lü yılların başında 1 milyar, 1900’lü yılların ilk çeyreğinde 2 milyar olan dünya nüfusu son 100 yıl içinde dört katına çıkarak 8 milyarı aştı! Bu da yapılaşmayla doğal alanların yok olması anlamına geliyor elbette. İnşaatlar ve altyapı projeleri toprak erozyonu, hava kirliliği ve su kirliliği de yaratıyor. Ormanların yerini kentlerin almasıyla birlikte yalnızca üretilen atıklar ve enerji gereksinimi artmıyor, karbondioksit emiliminin düşmesiyle hava kalitesi azalıyor ve ekosistemler –dolayısıyla birçok tür- yok oluyor. Bu durum da nüfus kontrolünün önemini gözler önüne seriyor.
Çevreyi kirleten birçok nedeni sıraladık; ama en önemlisini sona sakladık: Aşırı tüketim. Aslında eskiye –çok değil, yüz ya da iki yüz yıl önceye- göre çok daha fazla tüketiyor olmak çevreye daha fazla atık saçmamızın başlıca nedenidir. Giysilerimizi, eşyalarımızı, elektronik aygıtlarımızı sık sık değiştirmemiz, yiyebileceğimizden çok gıda almamız yalnızca israfa yol açmıyor; çevreyi de kirletiyor. Üstelik doğal kaynakların tükenmesi gibi bir tehdit de kapımızda…
Bilinçli tüketim, sürdürülebilir ürünleri tercih etmek, yiyeceğimizden fazlasını almamak ve tabii ki paylaşmak en iyi çözüm!

Geçen ayki içeriğimizde, Güneş Sistemi’nin derinliklerinden gelen bir ziyaretçimizden bahsetmiştik: 12 Ekim’de gezegenimize en yakın konumdan geçen C/2023 A3 (Tsuchinshan-ATLAS) adlı kuyrukluyıldız. Şanslı olanlar, yani bulundukları yerde hava açık ve dağlar ya da şehir ışıkları tarafından perdelenmemiş bir gökyüzüne sahip olanlar, onu görmüş olmalılar. Eylül sonuna kadar sabah gökyüzünde güç de olsa seçilen konuğumuz 12 Ekim’den itibaren akşamları batıda ışıldamaya başlamıştı.
İşin ilginci, biz geçen ayki içeriğimizi yayınladıktan hemen sonra, 27 Eylül 2024’te yeni bir kuyrukluyıldız daha keşfedildi. C/2024 S1 (ATLAS) adlı bu sürpriz misafir, bu yazıyı hazırladığımız sırada Güneş’e en yakın geçişini (günberi ya da perihelion) yapmak üzere hızla ilerliyordu. Ancak yıldızımıza bu kadar yaklaşması onun için biraz tehlikeli! Çünkü çekirdeği parçalanıp artık Dünya’dan çıplak gözle gözlenemeyecek parçalara ayrılabilir. Eğer 28 Ekim’deki günberiyi sağ salim atlatmış olursa kasım ayında sabah gökyüzünde onu Venüs’ten bile parlak görmek mümkün!
Geçen ayın bir başka sürprizi ise 10 Ekim gecesi Türkiye’den bile görülebilen kuzey ışıklarıydı. Bu tarihten iki gün önce gerçekleşen bir güneş patlamasının saçtığı parçaçıkların gezegenimizin manyetik alanıyla etkileşmesinin sonucunda yaşanan bu gösteri, bu kez bizimki gibi görece güney enlemlere kadar ulaştı. Sonuçta şanslılar, yani yine bulutlar tarafından göğü perdelenmemiş olanlar, bu etkileyici olaya tanık oldu. Acaba siz de onlardan biri miydiniz? O gece gökyüzündeki sıra dışı kırmızılığı fark ettiniz mi?


Gelelim kasım ayına ve bu ay gecelerimizi şenlendirecek gezegenlere… Merkür kısa bir aradan sonra yeniden sahnede ve bu kez akşam gökyüzünde. Ama çok da beklentiye girmeyin; çünkü batıda en yüksek noktaya ulaştığı 18 Kasım’da bile günbatımından sonra yarım saat kadar ancak görünüyor. Yine de keskin gözlüler onu ay boyunca günbatımından sonra kuzeybatı ufkunun hemen üzerinde avlamaya çalışabilir.
Venüs tam bir akşam “yıldızı” oldu artık. Geçen ağustostan itibaren batıda günbatımından sonra ışıldamaya başlayan bu parlak gezegen, daha da yükseldi ve artık onu görmemek daha zor hale geldi. Günbatımından sonraki 1,5 saat boyunca gözlerinizi kuzeybatı ufkunun üzerinde gezdirmeniz yeterli. Hatta 5 Kasım’da hilal evresindeki uydumuzla hoş bir buluşması var yine…
Dev gezegenler Jüpiter ve Satürn neredeyse tüm gece boyunca sahnedeler. Kova takımyıldızındaki Satürn zaten gün batımında çoktan doğmuş, hatta meridyene -yani güney doğrultusuna- yaklaşmış oluyor. Boğa’da gezinen Jüpiter ise günbatımını izleyen iki saat içinde doğudan yükselmeye başlıyor. 11 Kasım akşamı Ay’ın Satürn’le; 17 Kasım akşamı da Jüpiter’le buluşması var. Kaçırmayın deriz.
Son olarak Mars’a bakalım. Kızıl gezegen kasım ayının başında gece yarısına bir saat kala doğudan yükselirken ay sonuna kadar giderek daha erken doğmaya başlıyor ve bu sırada usul usul İkizler takımyıldızından Yengeç’e geçiyor. O da 20 Kasım’da uydumuzla çok hoş bir düet yapacak.
Sayfadaki yıldız haritalarını üzerlerine tıklayarak daha büyük görebilirsiniz.
Her yıl kasım ayı geldiğinde aslan avcıları pusuya yatar! Şaka değil, sadece kastettiğimiz Aslan göktaşı yağmuru ve onu merakla bekleyen gökbilim tutkunları. Eğer hava açık olursa ve şansınız yaver giderse, siz de bu göktaşı yağmurunun zirve yapacağı 17 Kasım gecesi saatte ortalama 15 göktaşı sayabilirsiniz. Ağustos ayındaki Kahraman (Perseid) göktaşı yağmuru kadar olmasa da en bereketli yağmurlardan biridir Leonidler. Siz de sıkı giyinip geceyarısından sonra doğudan geliyormuş gibi görünen göktaşları için pusuya yatabilirsiniz!
Eğer Leonidler umduğunuzu vermezse ya da 17’si gecesi hava kapalı olursa, şansınızı diğer göktaşı yağmurlarının zirve yaptığı akşamlarda deneyebilirsiniz. Bu ay 12 Kasım’daki Kuzey Boğa (Northern Taurid) göktaşı yağmurunun saatte ortalama 5 göktaşı; 28 Kasım’daki Kasım Avcı (Orionid) göktaşı yağmurunun ise saatte ortalama 3 göktaşı vermesi bekleniyor. Tabii hep vurguladığımız gibi, ideal koşullarda!
Çarşamba
Perşembe
Not: Bu sayfadaki gezegen ve yıldız haritaları, Stellarium yazılımıyla oluşturulmuştur. Siz de stellarium-web.org adresinden ya da mobil uygulamadan anlık haritalara ulaşabilir, yazıda söz edilen derin uzay nesnelerini bulmak için kullanabilirsiniz.






Sayfadaki yıldız haritalarını üzerlerine tıklayarak daha büyük görebilirsiniz.
Pazartesi
Pazar
Pazartesi
Salı
Çarşamba
Perşembe
Not: Bu sayfadaki gezegen ve yıldız haritaları, Stellarium yazılımıyla oluşturulmuştur. Siz de stellarium-web.org adresinden ya da mobil uygulamadan anlık haritalara ulaşabilir, yazıda söz edilen derin uzay nesnelerini bulmak için kullanabilirsiniz.
Hiç düşündünüz mü, insanların göz rengi neden birbirinden farklıdır?
Belli başlı dört beş göz rengi olsa bile gözlere yakından ve dikkatle bakıldığında zengin bir renk paleti karşımıza çıkar. İyi ama, bu neden ve nasıl olur?

Aslında bunun yanıtı çok basittir, hatta tek sözcüktür: Melanin. “Melanin” adı verilen molekül bir çeşit aminoasittir. Melanin yoğunlaştığı bölgeleri görece koyulaştıran, koyu kahverengi ya da siyah renkli olabilen bir pigmenttir. Bedenimizde saç, göz ve deri renginin ortaya çıkmasını sağlayan pigment melanindir. Göz rengi, irisin ön katmanlarındaki melanin miktarıyla doğrudan ilişkilidir. Kahverengi gözlü insanların irisinde (yani göz bebeğimizin çevresindeki renkli halkada) çok miktarda melanin bulunurken renkli gözlü insanlarda bu pigment çok daha azdır.
Melanin ışığı emer. Bir nesne ışığı emiyorsa, koyu renkli görünür. Eğer emmeyip yansıtıyorsa, yansıttığı ışığın renginde görünür. Kahverengi gözlerde çok fazla melanin vardır. Bu nedenle ışığı emerler; bu da onları koyu yapar. Ela gözlerde kahverengi gözlerden daha az ama mavi gözlerden daha çok melanin bulunur. Gri ve yeşil gözlerde de en az miktarda melanin olur ve bunlar ışığı daha çok yansıtır.








Yalnızca matematik, fizik, astronomi, kimya, tıp gibi bilim dalları için değil, kültürel ve tarihsel bilgilerin korunmasında, geçmişte yaşanan olayların, toplumsal değerlerimizin ve geleneklerin aktarılmasında da kitaplar en iyi araçlardı. İnsanlar kitaplar sayesinde başka insanlarla doğrudan iletişime geçmeden, farklı bakış açılarıyla ve düşüncelerle tanışabildiler. Bilimsel araştırmalar ve buluşlar, büyük ölçüde yazılı kaynaklara dayanarak önceki kuşakların kitaplardan öğrenilen bilgileri üzerine yenileri inşa edilerek yapılabildi.
Öte yandan kitapları yalnızca bilgilerin kaydedildiği ve aktarıldığı araçlar olarak görmemek lazım. Çünkü birçok sanatçının yapıtlarını başkalarıyla paylaşmasının yolu da kitaplardır. Roman, şiir, öykü, resimli öykü, masal, oyun gibi birbirinden farklı birçok türde karşımıza çıkan edebi yapıtlar, kitaplar olmasaydı bizlere ulaşamazdı. O zaman da yaratıcılığımız ve hayal gücümüz beslenemez, farklı dünyalar ve karakterlerle tanışma fırsatından, bir kitabın içine dalınca yaşadığımız eğlenceli saatlerden mahrum kalırdık. Kitapların ve edebiyatın olmadığı bir dünya epey sıkıcı olurdu.

Ayrıca kitaplar dilin gelişimi ve zenginleşmesi açısından da önemlidir. Çünkü okumak, sözcük dağarcığımızı ve iletişim becerilerimizi geliştirir. Dolayısıyla kitaplar olmasaydı, sınırlı sayıda sözcükle konuşurduk ve dilimiz de yavaş yavaş sözcüklerini ve zenginliğini kaybederdi. Üstelik kitaplarda yer alan karakterler ve onların öyküleri olmasaydı, empati yeteneğimiz ve duygusal zekamız zayıflar, kişisel gelişimimiz biz hiç farkında olmadan sekteye uğrardı.
Peki, bir de şöyle düşünelim. Kitapların hiç var olmadığını değil de şu an, birdenbire yok olduğunu hayal edelim. Tüm kütüphane raflarının bir anda boşaldığını; çantamızda, sıramızda, evdeki kitaplığımızda duran kitapların ansızın buharlaşıp yok olduğunu varsayalım. O zaman ne olurdu? Bilgi ve kültür birikimimizin önemli bir bölümünü yine kaybederdik; ama yeryüzündeki kitapların büyük bölümü -arşivlerde yer alan çok eski kitaplar bile- dijital ortama aktarıldığı için onlara erişimimiz olurdu. Ancak basılı kitap yerine bir ekrandan kitap okumak teknolojiye bağımlılığımızı iyice artırır, üstelik kitabın kokusunu içinize çekmeden okumak, eskisi gibi keyif vermezdi. Tabii bir de elektrikler ya da internete erişimimiz kesilirse daha da kötü olurdu!

Çünkü yukarıda yaptığımız bilim insanı tanımı zamana ve mekâna göre değişmiştir: Yani farklı yüzyıllarda ve değişik yerlerde farklı bilim insanı kriterleri vardı. Örneğin, ateşi kontrol altına alan ilk kişi, insanlığın gelişiminde büyük bir çığır açtığı için ilk bilim insanı sayılabilir. Öte yandan “bilim insanı” diyebileceğimiz bazı kişiler, arkasında hiç iz bırakmadan tarihin tozlu sayfalarına karışmış olabilir. Örneğin, tekerleği bulan o ilk insanın adı bilim tarihine altın harflerle yazılmalı; ama tabii adı bulunabilirse! Bu yüzden kimin ilk olduğunu bulmak çok zor; ama yine de bir deneyelim!
En eski bilim insanı denince akla ilk gelen, daha doğrusu kayıtlarda adı geçen ilk kişi, Eski Mısır’da yaşamış mimar, mühendis, mucit, doktor, heykeltıraş ve astronom İmhotep’tir. Tüm bu sıfatları üstünde toplayan İmhotep aynı zamanda firavun Zoser’in sağ kolu ve veziriydi. Hatta günümüze ulaşan en eski piramit olan Zoser Piramidi’nin mimarı da İmhotep’ti. Sonra yapılan daha büyük piramitlerin de esin kaynağı kuşkusuz bu basamaklı, ilk piramitti. MÖ 2.670–2.650 yılları arasında, yani neredeyse beş bin yıl önce inşa edilen 65 metre yüksekliğindeki bu yapının inşası için yalnızca mimari bir deha olmak yetmiyordu; aynı zamanda ileri düzeyde matematik, fizik ve mühendislik bilgisi de gerekiyordu. İşte, tüm bunlara sahip İmhotep’e “ilk bilim insanı” denebilir.


Ne var ki İmhotep bilim insanı sayılır mı sayılmaz mı; tartışılır… Çünkü başta da söylediğimiz gibi bugünkü bilim ve bilim insanı tanımıyla MÖ 3. bin yıldaki arasında ciddi bir fark var. İmhotep’in bilimsel yöntemi kullanıp kullanmadığını bilemiyoruz. Yani gözlemleri bir varsayımın (hipotez) takip ettiği, ardından bu varsayımın sınandığı deneylerin yapıldığı, analiz edilen verilerin raporlandığı ve tutarlı bir sonuca ulaşılırsa bunun kurama dönüştüğü süreci izlediğinden kuşkuluyuz.
İmhotep’ten sonra bu tanıma yaklaşan ve tarih tarafından kayıt altına alınanlar, Eski Yunan’ın ünlü matematikçi ve felsefecileri olmuş. MÖ 624-546 yılları arasında yaşayan Tales ile MÖ 570-495 yılları arasında yaşayan Pisagor (geometri sevenler adlarını ve teoremlerini hemen anımsayacaktır!) işte bu ilklerden. İkisi de hemen hemen aynı yıllarda Ege’nin karşılıklı kıyılarında (biri günümüzde Didim / Aydın yakınlarındaki Milet’te, öteki de Sisam’da) yaşayan bu geometri üstatlarını ilk bilim insanları olarak kabul edebiliriz.




Sayfadaki yıldız haritalarını üzerlerine tıklayarak daha büyük görebilirsiniz.


Pazartesi
Not: Bu sayfadaki gezegen ve yıldız haritaları, Stellarium yazılımıyla oluşturulmuştur. Siz de stellarium-web.org adresinden ya da mobil uygulamadan anlık haritalara ulaşabilir, yazıda söz edilen derin uzay nesnelerini bulmak için kullanabilirsiniz.
Sayfadaki yıldız haritalarını üzerlerine tıklayarak daha büyük görebilirsiniz.



















Not: Bu sayfadaki gezegen ve yıldız haritaları, Stellarium yazılımıyla oluşturulmuştur. Siz de stellarium-web.org adresinden ya da mobil uygulamadan anlık haritalara ulaşabilir, yazıda söz edilen derin uzay nesnelerini bulmak için kullanabilirsiniz.
Okurlarımızdan Hena’nın aklına bu soru takılmış ve bizden bu konuyu araştırmamızı istemiş. Biz de yalnızca harflerin değil, yazının da olmadığı bir senaryoya da bakacağız. Ama önce şöyle düşünelim: Harfler şu anda, birdenbire yok olsaydı, acaba ne olurdu? Bu durumda bir dildeki seslere karşılık gelen işaretler olmayınca onların yerini ne alırdı diye düşünmemiz gerekiyor. Evet, doğru tahmin ettiniz. Sözcükleri ve sonra cümleleri oluşturmak için gereken harflerin yerini bu kez doğrudan sözcük ya da cümlelerin anlamlarına karşılık gelen simgeler alırdı. Yani en başta, alfabenin ortaya çıkışından önce olduğu gibi…
İsterseniz bir zaman makinesine atlayıp harflerin olmadığı dönemlere kısa bir yolculuk yapalım. Yazının atası sayılan çivi yazısı, MÖ 4. binyılda Mezopotamya’da Sümerler tarafından geliştirilmişti. Onunla hemen hemen aynı zamanlarda Eski Mısır’da hiyeroglif denen bir başka yazı sistemi ortaya çıkmıştı. Her ikisinde de somut nesneleri ya da soyut duygu ve düşünceleri temsil eden işaretler ya da simgeler vardı. Yani her sözcük ya da cümle için bir resim! Tıpkı bugünkü emojiler gibi! Aslında bu açıdan eskiye döndüğümüz söylenebilir.



Evet, şimdi bir de bunu düşünelim… Mezopotamya’da ya da Mısır’da MÖ 4. binyılda sözcüklere karşılık gelen simgelerle başlayan, daha sonra MÖ 1500’lü yıllarda Fenikelilerin sesleri temsil eden harfleri, yani ilk alfabeyi kullanmasıyla gelişen yazı hiç olmasaydı, acaba ne olurdu? “Kitaplar olmazdı, dersler olmazdı, e o zaman ödevler de olmazdı!” diye işin içinden çıkmayın hemen… Gelin bakalım neler olurdu…
Yazı olmasaydı, insanlar arasındaki iletişim tümüyle sözlü olarak kalırdı. Bilgiler, öyküler ve duygular yalnızca sözlü olarak aktarılırdı. Bu durumda ancak akılda tutulabilen, belleklerimize eksiksiz olarak aktarabildiğimiz bilgiler korunabilirdi. Bugünkü bilgi üretim hızını düşünecek olursanız mevcut ya da yeni üretilen bilginin çok az bir bölümünün sonraki kuşaklara aktarılabileceğini düşünebilirsiniz. Yazılı kayıtlar olmadığı için anca sözlü anlatılar, öyküler ya da destanlar, bilgi aktarım aracı olurdu. Sözlü olarak aktarılamayan ya da akılda tutulamayan çoğu bilginin kaybolacağını söylemeye gerek bile yok.

Eğitim ve öğretim de tümüyle sözlü ve uygulamalı olarak yapılırdı. Kitaplar ve öteki yazılı malzemeler olmayınca öğrenme süreçleri de değişir ve güçleşirdi. Üstelik yazı, karmaşık matematiksel, bilimsel ve teknik bilgilerin geliştirilmesi ve korunması için de gereklidir. Aslında bilim, yazının icadından beri birikerek gelen bilginin ürünüdür. Eğer yazı olmasaydı, bu tür karmaşık sistemlerin geliştirilmesi ve sürdürülmesi çok zor olurdu. Dolayısıyla bugünkü bilim ve teknolojinin de, günlük yaşamımızın vazgeçilmezi haline gelen elektronik aygıtların da yerinde yeller eserdi. “Yazılı mesaj atamazsam sesli mesaj gönderirdim” mi diyorsunuz? Unutun gitsin, telefon da bilgisayar da olmazdı ki!
Bilim, teknoloji, eğitim alanları dışında neler olup biterdi, işe bir de oradan bakalım. Hukuki belgeler, yasalar, sözleşmeler ve yönetim kayıtları olmayınca, toplumsal karışıklıklar ortaya çıkabilirdi. Daha basit, daha küçük çaplı ve daha düzensiz yönetim sistemlerimiz olurdu. Yapılan işlemler sözlü ifadelere dayanır ve bu durum birçok anlaşmazlığa yol açabilirdi. Öte yandan edebiyat, şiir, tiyatro gibi sanat dalları yazılı dilin eksikliği nedeniyle çok farklı biçimlerde gelişir; müzik ve performans sanatlarının önü daha çok açılırdı.


Haziran 1910’da Türkiye’de astronomi ve jeofizik çalışmalarının öncülerinden Fatin Gökmen yeni kurulacak rasathanenin müdürlüğüne getirildi. Fatin Bey ve ekibi, Kandilli Rasathanesi’nde 1 Temmuz 1911’den itibaren sürekli ve sistemli meteoroloji ölçüm ve kayıtlarına başladı. Uluslararası kabul edilen 7, 14 ve 21 saatlerinde günlük gözlemler yapıldı, deftere kaydedildi ve gerekli yerlere bildirildi.