ÇOCUKLARIN BİLGİ BANKASI KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR
KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR
Kelebeklerin yaşamları bizimkilere pek benzemez. Ancak iyi bir gözlemciyseniz, onların nasıl sıra dışı bir dönüşüm (başkalaşım) geçirdiğini fark edebilirsiniz. Dört farklı evreden oluşan bir döngünün son aşamasında kelebek olurlar. Birçok hayvan gibi bir yumurtadan gelişirler. Bu yumurtadan çıktıklarında tırtıl halindedirler. İyice olgunlaşınca kendilerine bir koza örerler. İşte, bu kozadan çıktıklarında kelebek olurlar. Sonraki kuşakları oluşturacak yumurtaları da bu son evrede yaparlar; böylece döngü tamamlanmış olur. Şimdi elimize bir büyüteç alıp bu döngüye daha yakından bakalım ve her aşamayı kısaca inceleyelim.
Kelebeklerin yaşamları bizimkilere pek benzemez. Ancak iyi bir gözlemciyseniz, onların nasıl sıra dışı bir dönüşüm (başkalaşım) geçirdiğini fark edebilirsiniz. Dört farklı evreden oluşan bir döngünün son aşamasında kelebek olurlar. Birçok hayvan gibi bir yumurtadan gelişirler. Bu yumurtadan çıktıklarında tırtıl halindedirler. İyice olgunlaşınca kendilerine bir koza örerler. İşte, bu kozadan çıktıklarında kelebek olurlar. Sonraki kuşakları oluşturacak yumurtaları da bu son evrede yaparlar; böylece döngü tamamlanmış olur. Şimdi elimize bir büyüteç alıp bu döngüye daha yakından bakalım ve her aşamayı kısaca inceleyelim.


Yumurtadan çıkan larvalara tırtıl denir. Bahar aylarında ağaçlarda gördüğünüz mini mini tırtıllar –ilk başta gerçekten küçücüktürler– yaşama gözlerini daha yeni açmış kelebek adaylarıdır aslında… Yaşam döngüsünün bu aşaması adeta beslenmeye adanmıştır. Yaprakların ya da ağaç dallarının üzerinde gezinen tırtıllar bol bol yaprak yer ve büyüdükçe deri değiştirirler. Aslında bu, hızlı büyümeye ayak uyduramayan derinin atılmasıdır. Yaşam döngüsünün bu aşamasının sonlarına doğru, kanat gelişiminin başladığı gözlenebilir. İşte, artık koza örme zamanı gelmiştir.

Tırtıl tümüyle olgunlaştığında tırtıl yemeyi keser ve koza örmek için –olasılıkla bir yaprağın altında– uygun bir yer arar. Çenelerinin alt tarafındaki salgı bezinden kendilerine özgü kozayı örecekleri ipek salgılanır. İşte, bu kozanın içinde başkalaşım ya da metamorfoz denen o ilginç dönüşüm hızla gerçekleşir. Koza içindeki tırtılın dokuları bir kelebeğin dokularına dönüşür. En önemlisi, uçmak için gerekli değişimler gerçekleşir. Kanatlar ortaya çıkar ve en çok işe yarayacak bu organlar, koza içinde en çok beslenen bölgelerdir. Olgun kelebeklerin değişik değişik renkleri ve boyları, kozanın içinde belirlenir.

Sonunda kozadan çıkma zamanı gelir. Yepyeni bir hale bürünmüş canlımız bir kez daha dünyaya gözlerini açar. Ancak kozayı yırtan kelebek, hemen uçamaz. Çünkü koza içinde kıvrılmış kanatların, içindeki damarlara kan dolarak açılması ve kuruması gerekir. Bu birkaç saatlik süre içinde son derece korumasız olan kelebekler avcılara yem olabilirler. Sonuçta ortaya çıkan olgun kelebeklerin, biri önde biri de arkada olmak üzere iki çift kanadı vardır. Birbirine bağlı olmadan bitişik duran bu kanatlar sayesinde daha rahat daha uzun mesafeler boyunca –kimi zaman kilometrelerce– uçabilirler. Her böcek gibi kelebeklerin de altı bacağı vardır; ama böceklerin en güzeli oldukları ve bu güzellik için çok yol kat ettikleri açıktır.

Böcekler yalnızca kendilerinden büyük hayvanların değil, aynı zamanda başka böceklerin de besin kaynağıdır.

En tehlikeli böcek avcılarından biri de örümceklerdir. Örümcekler çalıların arasına, ağaç dallarına hatta eski binaların duvar köşelerine kurdukları ağlarında sabırla avlarını beklerler. Ağlarına takılan her beş böcekten biri onların yemeği olur.
Böcekler gerçekte tam bir protein deposudur. Bu nedenle aralarında bazı maymun türlerinin de bulunduğu birçok memeli hayvanın menüsünde yer alırlar.

Hemen akla gelmez ama gerçekte göl ve akarsu kenarlarındaki başlıca böcek avcıları kurbağalardır.

Belgesellerden çok iyi bildiğimiz gibi bukalemunlar böceklerin korkulu rüyasıdır. Jet hızıyla fırlayan yapışkan dillerinden kurtulmanın olanağı yoktur.
Böceklerin çok değerli bir besin kaynağı olduğunu venüs sinek kapan bitkisi de keşfetmiştir.
Böceklerin bir başka korkulu rüyası da kuşlardır. Gündüzleri kuşlardan saklanıp kaçmaya çalışan böceklere geceleri de yarasalar göz açtırmaz. Yazın sokak lambalarının çevresinde uçuşan yarasalar dikkatinizi çekmiştir herhalde.


Avcılardan kaçtıkları yetmiyormuş gibi bir de bazı oyunbazların elinden kurtulmaya çalışır zavallı böcekler…


İnsanlar binlerce yıldır suyun altını merak edip, orada kalabilmenin ve bir şeyler yapabilmenin (örneğin denize düşen eşyalarını çıkarabilmenin ya da batan gemilerin mallarını kurtarabilmenin) yollarını aradı. Uzun bir süre bu iş için dalgıç çanları kullanıldı. Bunlar ters çevrilmiş bir çanı andıran, içinde insanların oturduğu ve içerideki havayla denize sarkıtılan büyük aletlerdi. Bir hortum ve pompayla içine sürekli hava pompalanırdı. Ama ağır ve hantaldılar; pek kullanışlı değillerdi.


Daha sonra cam ve metalden ağır bir başlığı olan, su geçirmez dalış elbiseleri kullanılmaya başlandı. Bunlara da yine dışarıdan hava pompalanıyordu. Suyun kaldırma kuvvetini bastırmak için bu elbiselerin metalden ağır ayakkabıları olurdu.



Bu dalgıç elbiseleriyle su altında çalışmak hatta ilerlemek bile çok zordu. Hareket edilebilecek alan, dalınan derinlikle ve hortumun uzunluğuyla sınırlıydı.
İnsanların deniz altı dünyasının eşsiz güzelliklerini keşfetmeye başlaması 1943’te oldu. O yıl Jacques Cousteau ile Emile Gagnan ilk SCUBA’yı (Self Contained Underwater Breathing Apparatus -su altında kendine yeten soluma aygıtı) icat etti. Böylece insanlar uzun süre, özgürce su altında kalabilmeye başladı; daha önce hayal bile edilemeyen derinliklere inebildi. Engin okyanuslardaki, denizlerdeki, göl ve akarsulardaki muazzam canlıları keşfettiler. Tüplü dalış sayesinde insanların dünyaya bakışı hızla genişledi, derinleşti.


Tüplü dalış sayesinde yepyeni bir iş ve eğlence dalı da ortaya çıktı: Dalgıçlık. Dalgıçlık günümüzde yüz binlerce kişinin yaptığı, çok keyifli bir uğraşıdır. Ama göründüğü kadar kolay değildir. Denizin altı her ne kadar çok güzel ve etkileyici olsa da tıpkı uzay gibi insanın normal olarak yaşayamayacağı bir yerdir. Her şeyden önce suyun içinde nefes alamayız. Suyun içinde normal göremeyiz ve hareketlerimiz yavaşlar. Ayrıca suyun sıcaklığı bizi, havanın sıcaklığından çok daha hızlı etkiler. Suyun kaldırma kuvveti de suya dalmamızı zorlaştırır. Tüm bu nedenlerden dolayı dalgıçlar dalarken birtakım özel malzemeler kullanır. Tabii daha önce de bunları kullanmanın ve denizaltında hayatta kalmanın eğitimini alırlar.
Dalgıçların çoğu bedenlerini sıcak tutacak ve olası dış etkilere karşı koruyacak özel dalış elbiseleri giyer.
Temel dalgıç malzemelerinin başında maske gelir. İnsan gözünün deniz suyunda görüşü bozulur, iyi göremez. Ayrıca tuzlu su gözlere de zarar verir. Bu nedenle deniz altını rahatça görebilmek için dalgıçlar maske kullanır. Maske yüze tam oturmalı ve dayanıklı olmalıdır.
Su altında derine inmeyi ve yukarı çıkmayı kolaylaştırır. Bu yelek tüpteki havayla şişirilir. Yelek şişince dalgıç yukarı çıkar. Yelekteki hava boşaltıldığında da dalgıç inmeye başlar ya da suda asılı kalır.
Dalgıçların derine inmesini kolaylaştıran ağırlık kemeri, kontrollü ve rahat yüzmeyi sağlar.
Tüpteki havanın basıncını düşürür ve kolayca nefes alınmasını sağlar.
Daha az güç harcayarak daha hızlı ve rahat ilerlemek için dalgıçlar ayaklarına palet giyer.
Dalış için gereksinim duyulan hava sırta taşınan metal bir tüpten sağlanır. Tüpün içinde normal dalışlar için genellikle sıkıştırılmış hava olur. Uzun süreli, uzun dalışlarda ek olarak oksijen ve bazı başka gazlar da konabilir.
10 metrenin altında kırmızı ve sarı renkleri göremezsiniz.
Düz bir maske takıyorsanız, suyun altında nesneler yüzde 30 daha büyük ve yüzde 25 daha yakın görünür.

Dalmak için donanımınız eksiksiz olabilir. Yine de suyun altında güvende olabilmek ve dalışlarınızın keyfini çıkarabilmek için dikkat etmeniz gereken bazı temel kurallar da vardır.
• İyi bir eğitim almak,
• Sağlığın ve fiziksel durumun yerinde olması,
• Ekipmanı kontrol etmek,
• Dalışı planlamak ve plana göre dalmak,
• Asla tek başına dalmamak,
• Soluğunu tutmamak,
• Sakin olmak,
• Yüzeye yavaş ve kontrollü çıkmak.
Dalmak için donanımınız eksiksiz olabilir. Yine de suyun altında güvende olabilmek ve dalışlarınızın keyfini çıkarabilmek için dikkat etmeniz gereken bazı temel kurallar da vardır.
• İyi bir eğitim almak,
• Sağlığın ve fiziksel durumun yerinde olması,
• Ekipmanı kontrol etmek,
• Dalışı planlamak ve plana göre dalmak,
• Asla tek başına dalmamak,
• Soluğunu tutmamak,
• Sakin olmak,
• Yüzeye yavaş ve kontrollü çıkmak.
Tembel hayvan küçük bir memeli hayvandır. Adını gerçekten de çok yavaş hareket etmesinden alır. Armadillo ve karıncayiyenle akrabadır. Yaşamının büyük bölümünü ağaçlarda uyuyarak geçirir. Gececildir. Kalın bir derisi ve ağaçlarda asılı kalmasını sağlayan ve kancayı andıran tırnakları vardır. İki tırnaklı ya da üç tırnaklı türleri olur.
Tembel hayvan küçük bir memeli hayvandır. Adını gerçekten de çok yavaş hareket etmesinden alır. Armadillo ve karıncayiyenle akrabadır. Yaşamının büyük bölümünü ağaçlarda uyuyarak geçirir. Gececildir. Kalın bir derisi ve ağaçlarda asılı kalmasını sağlayan ve kancayı andıran tırnakları vardır. İki tırnaklı ya da üç tırnaklı türleri olur.
Tembel hayvanların yaşam alanları Orta ve Güney Amerika’daki yağmur ormanlarıdır.
Tembel hayvanların yaşam alanları Orta ve Güney Amerika’daki yağmur ormanlarıdır.
Doğal ortamlarında ortalama ömürlerine ilişkin çalışma yapılmadığından bilinemiyor. Ama insanların baktığı tembel hayvanlarda ortalama ömür 16 yıldır.

Doğal ortamlarında ortalama ömürlerine ilişkin çalışma yapılmadığından bilinemiyor. Ama insanların baktığı tembel hayvanlarda ortalama ömür 16 yıldır.

Tembel hayvanlar küçük ve sevimli hayvanlardır. Genellikle küçük bir köpek büyüklüğünde olurlar. Boyları en çok 70 santimetre olur. Kısa ve basık başları vardır. Kürkleri grimsi kahverengi olur.

Tembel hayvanların ayaklarında iki ya da üç tırnak olur. Bunlar uzun, kıvrık pençeler şeklindedir. Ağaçlara tırmanırken, inerken ya da dallardan sallanırken çok işe yarar.

Tembel hayvanlar yürüyemez; yerde garip bir şekilde, çok yavaş, sürünerek ilerlerler.

Tembel hayvanlar çok iyi yüzerler

Yaklaşık haftada bir yere iner, ağaçlarına yakın bir yerde bir çukur kazıp tuvaletlerini yapar ve üstünü örterler. Her seferinde de aynı yere giderler.

Tembel hayvanlar gececildir. Gündüzleri uyurlar. Gece ağaç dalları arasında ağır ağır hareket ederler. Yaprak, ince bitki gövdeleri ve meyve yerler. Sindirimleri de çok ağır olur. Yapraklarını sevdikleri bir ağaçta yaşarlar.
Köpekbalığı, aslan, fil, timsah… Tahminleri duyar gibiyiz. Ama neye göre güçlü, kime göre güçlü? Büyük olduğu için mi, rakiplerini yendiği –hatta yediği– için mi, yoksa en uzun süre hayatta kalabildiği için mi? Güçlü olmak için illa ki büyük olmak mı gerekir? Yoksa çok küçük bir hayvan bile en güçlü sayılabilir mi? En güçlü olabilecek adaylara şöyle bir göz atalım…


Köpekbalığı, aslan, fil, timsah… Tahminleri duyar gibiyiz. Ama neye göre güçlü, kime göre güçlü? Büyük olduğu için mi, rakiplerini yendiği –hatta yediği– için mi, yoksa en uzun süre hayatta kalabildiği için mi? Güçlü olmak için illa ki büyük olmak mı gerekir? Yoksa çok küçük bir hayvan bile en güçlü sayılabilir mi? En güçlü olabilecek adaylara şöyle bir göz atalım…
Yük taşıma söz konusu olduğunda filler toplam ağırlıkta açık ara öndedir. Afrika fillerinin ağırlıkları 6 tona kadar çıkabilir –herhalde kimse altlarında kalıp ezilmek istemez! Ve sıkı durun, tam 9 ton yük taşıyabilirler. Yani –eğer sığsa– 100’den fazla insanı sırtlayabilirler! Siz bu kadar güçlü birini tanıyor musunuz?
Yük taşıma söz konusu olduğunda filler toplam ağırlıkta açık ara öndedir. Afrika fillerinin ağırlıkları 6 tona kadar çıkabilir –herhalde kimse altlarında kalıp ezilmek istemez! Ve sıkı durun, tam 9 ton yük taşıyabilirler. Yani –eğer sığsa– 100’den fazla insanı sırtlayabilirler! Siz bu kadar güçlü birini tanıyor musunuz?






Tüm zamanların en büyük hayvanından söz ediyoruz! Yalnızca denizlerin değil, karaların ve havaların da devi, o. Hatta günümüze ulaşamayan dinozorlardan bile büyükler! Mavi balinaların boyu 30 metreyi, ağırlıkları da 180 tonu bulabiliyor. Bu kadar büyük bir canlı en güçlü olmayı hak etmez mi?
Tüm zamanların en büyük hayvanından söz ediyoruz! Yalnızca denizlerin değil, karaların ve havaların da devi, o. Hatta günümüze ulaşamayan dinozorlardan bile büyükler! Mavi balinaların boyu 30 metreyi, ağırlıkları da 180 tonu bulabiliyor. Bu kadar büyük bir canlı en güçlü olmayı hak etmez mi?

İnsanların karmaşık bir zaman algısı vardır. Geçmişte olan olayları anımsar ve ileriye dönük olarak düşünebilirler. Hayvanlarsa genellikle içinde bulundukları anı yaşarlar. Kuşkusuz onların da ne zaman uyumaları ya da uyanmaları gerektiğini söyleyen, yani beden faaliyetlerini düzenleyen bir içsel “saatleri” yani sirkadiyen ritimleri vardır. Bu biz insanlarda da vardır. Ama bizim bir de zamanı düşünürken kullandığımız saat ya da dakika gibi çeşitli kavramlarımız vardır. Saat ve dakika gibi kavramları insanlar yaratmıştır; doğada yoktur. Hatta tarih boyunca toplumdan topluma da değişmişlerdir. Bunların bütün insanlık tarafından kabul edilen standart kavramlar olması son 200 yılda gerçekleşmiştir. Dolayısıyla hayvanların zamanla ilgili bu tür kavramları yoktur.
Bilim insanları zamanın hayvanlarca nasıl algılandığına ilişkin çalışmalarını çok değil, yaklaşık 20 yıldır yürütüyor. Bu çalışmaların sonucunda çeşitli omurgalı ve omurgasız hayvan türlerinin zaman aralıklarını insanlara benzer bir şekilde karşılaştırdığı ve tahmin ettiğini ortaya çıktı. Örneğin balıklar üzerine yapılan bir araştırmada büyük bir havuzun belli bir bölgesine her gün aynı saatte yiyecek konmuş. Aynı havuzun bir başka bölgesine de yine her gün ama öncekinden 6 saat sonra yiyecek konmuş. Bir süre sonra balıklar ilk bölgede yiyecek konma zamanında toplanmaya başlamış, daha sonra da öteki bölgede yine yiyecek zamanı toplanmış. Buradan bu balıkların zaman-yer ilişkisi kurabildiği anlaşıldı.
Farklı saatlerde iki ayrı bölgede yemlenen balıklarda oluşan zaman algısı.
Bazı araştırmalar metabolizma hızının hayvanların zaman algısında etkisi olduğunu göstermiştir. Bütün türler için geçerli olmasa da genel olarak metabolizma hızı yüksek olan, boyutları küçük (sinek gibi) hayvanların metabolizma hızı yavaş olan büyük hayvanlara göre zamanı daha yavaş algıladığı görülmüş. Bir başka deyişle belli bir süre içinde çevrelerinden daha çok bilgi topladıkları anlaşılmış. Yani Matrix filminin bazı sahnelerinde çevredeki her şeyin ağır çekimde hareket etmesi gibi bu hayvanlar için de zaman sanki daha yavaş akıyor.
Araştırmacılar küçük hayvanların hızını ve çevikliğini de buna bağlıyor. Yani sineklikle ya da rulo yapılmış bir gazeteyle sineklere yakalama girişimlerinde sineklerin (bizim hareketlerimizin ne kadar yavaş olduğunu görüp) “pır” diye kaçmaları boşuna değil.
Başka araştırmacılar da yanıp sönen ışığın frekansına dayanan bir olguyu kullanarak hayvanların zaman algısının türden türe değişebildiğini gösterdiler. Bu olguyu insandan yola çıkarak şöyle açıklayalım: Dijital kameralar ortaya çıkmadan önce film çekimleri (ve gösterimleri) saniyede 24 kare hızla akan film şeritleriyle yapılırdı. Çünkü gözümüz arka arkaya gösterilen fotoğrafları sürekli akan bir film gibi algılar. Ülkemizde kullanılan elektriğin frekansı 50 Hz’tir. Yani evlerimizdeki klasik ampuller gerçekte saniyede 50 kez yanıp söner; ama biz bunu hiç algılayamayız. İşte, araştırmacılar bu olguyu kullanarak yanıp sönen ışıkların hayvanlarda sürekli yanan bir ışık gibi algılandığı frekansın türden türe değiştiğini gösterir. Bu da onların zaman algısına ilişkin bir fikir verir.

● Örümcek ağları büyüklük, şekil ve yapımlarında kullanılan ipliğin miktarına göre büyük bir çeşitlilik gösterirler.
● Bazı örümcekler bazen ağlarını günde beş kez yiyip yeniden örerler.
● Örümcek ağının yapıldığı ipek, naylondan esnek ama çelikten daha sağlamdır. Örümceğin içinde sıvı halde durur. Örü memesinden çıkar çıkmaz katılaşır ve iplik halini alır. Bu ipliğin birçok kullanım amacı vardır: çekme ipi ya da yumurta kesesi olarak kullanılır, av yakalamada ağ yapılır, yeri geldiğinde de saklanmak için bir minik oda yapılabilir.
● Ancak örümcek de elini çabuk tutmalıdır. Bir an önce avının yanına gitmeli ve ısırarak onu zehirlemelidir. Ağa takılmış ve can havliyle çırpınan bir böcek ağda hasara yol açıp kaçabilir. Bilim insanları ağa yakalanan her 10 böcekten 8’inin kurtulduğunu düşünüyor.
Öte yandan örümcekler de dikkatli olmalıdır. Bazen ağlarına kendilerini alt edebilecek böcekler de yakalanır. Bu durumda örümcek avına doğru hiç ilerlemez. Durur ve ağa düşen düşmanının kurtulmasını bekler. Sonra da hasar gören ağını onarır. Kopan parçaları yer, onları geri dönüştürür.

Harry Potter’a 11. yaş gününde armağan edilen baykuş Hedwig’i anımsıyor musunuz? Bir kar baykuşu olan Hedwig, hem Harry’nin mektuplarını arkadaşlarına ulaştırıyor hem de kocaman bilge gözleriyle ona arkadaşlık ediyordu. Peki, baykuşları bilgelik simgesi yapan gözlerinin ve kulaklarının sırrını öğrenmek ister misiniz?
Baykuşların toplam görüş açıları 110 derecedir ama bunun 70 derecesi dürbün görüşüdür.

İnsanlar baykuşları ta eski zamanlardan beri bilgeliğin simgesi olarak görmüşlerdir. Olağanüstü görüş yetenekleriyle karanlıkta bile görebilen iri gözleri onlara bu ünü getirmiştir. Çünkü çoğu baykuş türü karanlıkta ya da çok az ışıkta avlanır. Bunun için gözlerinin ışık toplama ve işleme verimi yüksek olmalıdır. Bunun için de ilginç uyarlanmalar geliştirmişlerdir.
Birincisi, göz bebekleri büyüktür. Büyük gözbebeği büyük göz demektir. Büyük derken gerçekten kocaman gözlerden söz ediyoruz. O kadar kocaman ki bazı türlerde beden ağırlığının yüzde 5’ini gözler oluşturur. Göz bebeği ne kadar büyükse o kadar çok ışık göz merceğinden geçip ağtabakaya, yani gözdeki ışığa duyarlı hücrelerin bulunduğu dokuya düşer –kısacası iyi görmeyi sağlar.
İkincisi, baykuş gözünün ağtabakasında ışığa duyarlı çubuk hücrelerden çokça bulunur. En cılız ışığı bile çok iyi algılayan bu hücreler, renkleri algılamaz. Renge duyarlı koni hücreler baykuşların gözlerinde çok bulunmaz. Bu nedenle baykuşlar dünyayı siyah beyaz ya da çok az renkli görürler.
Üçüncüsü, baykuşların gözünde ayna benzeri ek bir hücre tabakası daha vardır. Ağtabakanın hemen altındaki bu tabakaya ışık çarptığında aynadaki gibi geri yansır. Böylece baykuşun algıladığı ışık miktarı iki katına çıkar. Aslında bu ışığın bir bölümü de baykuşun gözünden dışarı yansır. Bu nedenle geceleri gözüne ışık tutulunca gözleri parlar. Acaba başka hangi hayvanların gözünde bu özellik var dersiniz?



Sağ kulak açıklığı
Kulak püskülü
Sol kulak açıklığı
Yüz diski


19. yüzyılda parmak izlerini bilimsel bir temele oturtan kişi kriminoloji (suç bilimi) ile de ilgilenen çok yönlü bilim insanı Francis Galton, iki insanın aynı parmak izine sahip olma olasılığını 64 milyarda bir olarak hesaplamış.
Parmaklarımızın ucundakiler yalnızca birer iz değil, aynı zamanda dokunma duyumuzu da sağlayan çok önemli bir araç. Parmak uçlarımızın bu izlerle algıladığı titreşimler dokunduğumuz şeylerin sert, yumuşak, tüylü vs. olduğunu ayırt etmemizi sağlıyor.




Örneğin koalalar. Günün neredeyse 20 saatini ağaç tepelerinde uyuyarak ve okaliptüs yaprakları yiyerek geçiren bu tembel hayvanın, burada işi ne? Şöyle bir işi var: Birçok hayvan türünün hatta maymunların bile parmak izleri yokken koalaların da tıpkı biz insanlar gibi onları biricik kılan ve diğerlerinden ayıran parmak izleri var.

Pati izlerinin eşsizliği gibi her kedinin burun pütürü deseni farklıdır. Koku alma becerisi biz insanlarla karşılaştırılamayacak kadar iyi olan kedilerin imzasının burnunda olması çok doğal!

Tıpkı kediler gibi köpeklerin burunları da onların eşsiz kimlikleridir.

Bilim adamlarına göre zebraların çizgileri sıcaklardan daha az etkilenmek ve hastalık taşıyan sineklerden korunmak için zamanla bu desenlere dönüşmüş. Zebraların nüfus kağıtları da çizgilerden oluşan bu desenleri. Şimdiye kadar size zebralar aynı gibi mi görünüyordu yoksa?

Afrika’nın 4-5 m’lik güzeli zürafalar da aslında farklı deri desenlerine sahip. Bizim yine ayırt edemediğimiz, derilerindeki desenlerin farkları her zürafayı eşsiz kılıyor.


Kaşlarımız terin gözlerimize girmesini engeller.
Göz kapakları gözü parlak ışıklardan korur.
Kirpiklerimiz gözümüzü toza karşı korur.
Işık gözümüze göz bebeğinden girer.
Göz yaşları gözümüzü nemlendirir ve temizler.
Gözlerimiz çevresi çukurla kaplı göz çukurlarında yer alır. Bu sayede çok iyi korunurlar.

Göz kırpma hareketi saniyenin onda biri kadar sürer.

Dış kulak gelen sesleri toplar
ve kulak kanalına yönlendirir.
Kulak kanalı sesleri iç kulağa yönlendirir. İç kulakta sesler elektrik sinyallerine dönüştürülüp beyne gönderilir.

Dokunma çevremizdeki nesnelerin, şeklini, büyüklüğünü, dokusunu ve sıcaklığını algılamamızı sağlayan temel duyumuzdur. Bu duyunun organı tabi ki derimizdir. Deri bedenimizdeki en büyük organdır. Öteki duyu organlarımızın tersine derimizde tek bir duyu algılayıcıları yer almaz. Dokunmanın yanı sıra, ısı ve acı gibi başka duyuların da algılayıcıları bulunur.

Bedenimizin en duyarlı yerleri ellerimiz, dudaklarımız ve dilimizdir. Buradaki resim de bedenimizin dokunma duyarlılığına göre yapılmıştır.

Yetişkin bir insanın derisi yaklaşık 2 metrekare alan kaplar ve 5 kilogram kadar gelir.

Soluk aldığımızda havdaki koku parçacıkları burnumuza girer. Burnun içindeki koku algılayan hücreler bunları yaklar.
Dilimizde yaklaşık 10.000 tat tomurcuğu vardır. Bunların her biri 100 dolayında tat algılayan hücreden oluşur.


İç kulağımızda yerçekimini algılayan çok küçük algılayıcılar vardır. Bunlar beynimizde hangi yönün yukarı ve aşağı olduğunu bildirir. Bu da dengemizi sağlamamıza yardım eder.

Isıya duyarlı algılayıcılar bedenimizin her yanında, ağzımızda ve dudaklarımızda vardır. Sıcağı ve soğuğu (uzaktan bile) algılarlar.

Beynimizde bir grup nöron (sinir hücresi) tıpkı bir iç saat gibi çalışır ve zamanı duyumsamamızı sağlar.

Bu duyumuz aslında bedenimizin bir yerinden gelen "hasar görüyorum" uyarısıdır. Dikkatimizi oraya çeker.

İdrar torbamızda ve bağırsaklarımızdaki esneme algılayıcıları bizde tuvalete gitme hissi oluşturur.

Kaslarımızda gerilmeyi algılayan algılayıcı hücreler vardır. Bedenin duruşu, hareketi ve konumuna ilişkin beyne sürekli bilgi gönderirler.


Sarmal biçimli kabuğunun içinde yaşayan bir kafadan bacaklı olan notilus, iki üstte Büyük Okyanus’ta yüzerken görülüyor. Onun altında da bir notilus kabuğu kıyıya vurmuş.


Altın oran, bir bütünün parçaları arasındaki ilginç bir oran bağıntısıdır. Matematikçiler bunu şöyle söyler: İki sayının toplamını büyük sayıya böldüğünüzde çıkan oran ile büyük sayının küçük sayıya oranı birbirine eşitse, buna altın oran denir.
Eğer kafanız karıştıysa aşağıdaki şekle bakabilirsiniz. Bir kenarı a olan bir kare ile ona bitişik ve kısa kenarı b olan bir dikdörtgen düşünelim. a+b toplamının a’ya bölümü, a’nın b’ye bölümüne eşitse, a ve b arasındaki orana altın oran denir. Hem kenarları a ve b olan pembe dikdörtgene hem de kenarları a+b ve a olan dıştaki dikdörtgene de altın dikdörtgen denir.



Elde edilen bu oran rakamlara döküldüğünde 1,618… şeklinde uzayıp giden bir sayı karşımıza çıkar. Ünlü İtalyan matematikçi Fibonacci, 1202’de belli bir kuralı olan ve sonraları kendi adıyla anılan bir sayı dizisi ortaya atmıştı: 0, 1, 1, 2, 3, 5, 8, 13, 21, 34, 55, 89, 144, 233, 377, … Bu dizideki kural, peş peşe gelen iki sayının toplamının bir sonraki sayıyı vermesidir. Ve sayılar büyüdükçe ardaşık iki Fibonacci sayısı arasındaki oran tanıdık bir sayıya giderek yaklaşır: 1,618.

Bir ayçiçeğine yakından baktığınızda çekirdeklerin merkezden dışa doğru sarmallar çizdiğini görebilirsiniz.

Sukulent bitkisinin yapraklarının yerleşimi de sarmal biçimindedir.
“Peki, doğa neden altın oranı sever?” dediğinizi duyar gibiyiz. Aslında bunun akla çok yatkın bir nedeni vardır. Bir ayçiçeğinin yeni çıkacak çekirdeklerine ya da bir sukulentin yeni açacak yapraklarına en uygun yer için bulduğu çözüm, bunları bir sarmal şeklinde yerleştirmektir. Yeni bir çekirdek ya da yaprak öncekilerin yanına düz bir çizgi gibi dizilmez, en çok güneş ışığı alabileceği yeri arar. İçteki sıranın dışına çıktıktan sonra biraz dönerse, bu iş olur! Sonraki çekirdek ve yapraklar da aynı “altın” kuralı izleyince işte, bu sarmallar ortaya çıkar. Böylece hem göze hoş görünen hem de bitkinin tüm yüzeyini sıkı bir şekilde dolduran bir biçim belirir.

Bazı kabuklu deniz hayvanlarının kabukları da sarmal çizerek gelişir.
İşin ilginç yanı, ayçiçeğinde ya da çam kozalağında görülen bu sarmal kolların toplam sayısı Fibonacci sayılarından birini (5, 8, 13, 21 gibi) verir. Yandaki şekilde bir çam kozalağı üzerindeki sarmallardan biri işaretlenmiş durumda. Diğerlerini de siz sayıp çıkan toplama şaşırmak ister misiniz?

Herhangi bir sarmal biçimi içermeyen diğer canlılardaysa başka şaşırtıcı şeyler görülür. Örneğin ağaçların gövdelerinden çıkan dalların sayıları aşağıdan yukarıya doğru Fibonacci serisindeki sayılar şeklinde artar. Alttaki iki seviyedeki dalların toplamı, bunların üstündeki dal sayısını verir. Aynı şeyi yapraklarda da gözleyebilirsiniz. Böylece, gelişmek için sınırları belli bir alanı değerlendirmesi gereken ağaçların dalları ve yaprakları en çok ışık alacak şekilde yerleşmiş olur.
Siz de doğada altın oranın izini sürmek ister misiniz? Çam kozalaklarında, salyangozlarda, keçi ya da koç boynuzlarında gördüğünüz sarmallara daha dikkatli bakmaya ne dersiniz? Bir ağaçtaki dalları ya da bir papatyanın yapraklarını sayıp şaşırmak ister misiniz? Doğanın altın oranı çok sevdiğini göreceksiniz…


Haziran 1910’da Türkiye’de astronomi ve jeofizik çalışmalarının öncülerinden Fatin Gökmen yeni kurulacak rasathanenin müdürlüğüne getirildi. Fatin Bey ve ekibi, Kandilli Rasathanesi’nde 1 Temmuz 1911’den itibaren sürekli ve sistemli meteoroloji ölçüm ve kayıtlarına başladı. Uluslararası kabul edilen 7, 14 ve 21 saatlerinde günlük gözlemler yapıldı, deftere kaydedildi ve gerekli yerlere bildirildi.