ÇOCUKLARIN BİLGİ BANKASI KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR
KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR
Çiçekler birçok kültürde güzelliği simgeler. İnsanlar armağan olarak birbirlerine çiçek verir. Ev ve bina dekorasyonlarında sık sık onlara başvurulur. Kutlamaların ve özellikle de evlilik törenlerinin önemli bir ögesidirler. Tabii ilaçlar ve parfümler için ne kadar önemli olduklarından söz etmeye gerek bile yok.
Çiçek bitkinin açan, güzel görünümü ve kokusu olan bölümüdür. Çiçekler tohum yapar. Tohumlardan da yeni bitki(ler) doğar. Bitkilerin büyük bölümü çiçeklidir. Daha doğrusu çiçekli bitkiler, bitkilerin en büyük ve en çeşitli grubunu oluşturur. Her dem yeşil ağaçların ve çalıların büyük bölümü ile gördüğünüz bütün çiçekler bu grubun üyesidir.
resmi büyütmek için üzerine tıklayın











Yeryüzünde şu ana dek keşfedilmiş 391 bin dolayındaki bitki türünün yüzde 94’ü yani yaklaşık 369 bin türü çiçekli bitkilerdir. Bunlara kapalı tohumlu bitkiler de denir. İlk çiçekli bitkiler yeryüzünde yaklaşık 125 milyon yıl önce ortaya çıkmıştı. Hızla yayılıp, bitkiler dünyasının egemeni oldular.
Çiçekler büyüklük, görünüş, renk ve koku açısından birbirlerinden çok farklıdır.


Çiçek denince akla ilk gelen birkaç türden biridir gül. Değişik renklerde olur. Görüntüsünün yanı sıra, hoş kokusuyla da çok etkileyicidir.




Dünyamız, evrende üzerinde yaşam olan tek gezegen. En azından şimdilik öyle biliyoruz. Aynı zamanda birbirinden çok farklı ve ilginç coğrafi bölgeleri, milyonlarca bitki ve hayvan türünün yaşadığı değişik habitatlarıyla çok da güzel bir yer. Burası bizim yuvamız.
İnsanlar olarak bu güzel gezegende çok hızlı geliştik, çoğaldık; onun her yanını kapladık ve doğal kaynaklarını da biraz hızlı tükettik, tüketmeye devam ediyoruz. Çevre kirliliğinden yoksulluğa, açlıktan küresel ısınmaya kadar birtakım ciddi sorunlar yarattık.
İnsanların ve gezegenimizin karşı karşıya kaldığı temel sorunların çözülmesini sağlamak için Birleşmiş Milletler (BM) harekete geçti. Dünyayı daha güzel, yaşanası bir yer haline getirmek amacıyla Eylül 2015’te gerçekleştirilen BM Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi’nde üye ülkelere evrensel bir eylem çağrısında bulundu. Bu çağrıda Dünya Liderleri 2030’a kadar 3 önemli işi başarmak için 17 Küresel Amaç üzerinde uzlaştı. Bu amaçlara Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları dendi.

Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları şunlardır:
Bu hedeflere ulaşmak gezegenimiz ve tüm canlılar için çok önemlidir. Genç, yaşlı, çocuk erişkin herkesin bu hedeflere ulaşmak için üzerine düşeni yapması gerekir. Biz çocukların da birer dünya vatandaşı olarak sorumluluklarımız ve daha güzel bir dünya için yapabileceğimiz çok şey vardır. Hedeflere ulaşılabilmesi için her şeyden önce bu konuda hemen herkesin bilgilenmesi gerekir. Biz de konuyu iyice öğrenip ailemizi, yakın çevremizi ve arkadaşlarımızı bilgilendirip harekete geçirebilir, değişik çözüm fikirleri geliştirmeye çalışabiliriz.




Salyangozlar sevimli, ilginç, minik hayvanlardır. Çok değişik renklerde, şekil ve büyüklüklerde olurlar. Genellikle böcek zannedilirler; ama böcek değil, omurgasız hayvandırlar. Yani omurgaları ve kemikleri yoktur. Gerçekte salyangozlar yeryüzünde yaşayan en eski hayvan gruplarından biridir. Fosil kayıtlarına göre yeryüzünde 600 milyon yıldır yaşıyorlar. Yani dinozorlardan bile önce ortaya çıkmışlardır.



Salyangozların uzun, nemli, yumuşak, sümüksü bir bedenleri vardır. Zaten yumuşakçalar şubesinden hayvanlardır. Yumuşakçaların da karından bacaklılar sınıfında bulunurlar. Midye, istiridye ve ahtopotlarla akrabadırlar. Tıpkı kaplumbağalar gibi salyangozlar da evlerini sırtlarında taşır. Bu ev, gerçekte kalsiyumdan oluşan ve zamanla sarmal şekilde büyüyen bir kabuktur.

Salyangozun kabuğu gerçekte bir dış iskelettir; yani bedenini dışarıdan koruyan bir parçadır. Bütün bedeni içine alabilir. Salyangozu yırtıcılardan, çarpmalardan ve susuzluktan korur. Bir tehlike sezdiklerinde salyangozlar hemen kabuklarına çekilirler.


Salyangozların başlarından çıkan ikisi uzun, ikisi kısa dört uzantı vardır. Bunlar uzayıp kısalabilen anten benzeri duyu organlarıdır. Üstteki uzun olan ikisinin ucunda salyangozun gözleri olur. Alttaki kısalar da koku ve tat almaya yarar. Salyangoz bunları kullanarak yiyecek bulur. Ağızları alttaki duyargaların altında ortada yer alır. Salyangozların kulağı yoktur; sesleri duyamazlar.

Antarktika dışında dünyanın her yerinde yaşarlar. Yaklaşık 43.000 farklı salyangoz türü vardır. Bunların çoğu karada yaşar. Ama denizde yaşayan türleri olduğu gibi tatlı suda yaşayan türleri de vardır. Suda yaşayan türlerin bazılarında solungaçlar olur. Bazı türler de akciğerlidir ve zaman zaman suyun dışına çıkmaları gerekir.







Kabuğun rengi beyazdan kahverengiye, siyaha kadar değişir; hatta bazı salyangoz türlerinde renkli, benekli ya da şeritli bile olur. Şekilleri de yuvarlak, sarmal, yassı ya da sivri olabilir.







Salyangozlar ile sümüklüböcekler birbirine çok benzer. Ama aralarında önemli bir fark vardır. Salyangozların sırtlarında taşıdığı sert bir kabuk bulunur. Sümüklüböceklerin kabuğu olmaz.
Bitkilerin toprak altındaki bölümlerine kök denir. Kökler bitki için çok önemlidir ve onun temel bölümlerinden biridir. Köklerin işlevi bitkiyi toprağa tutturmak, su ve mineral emilimini sağlayıp bunları gövdeye aktarmaktır. Ayrıca birçok bitkide kökler fazla besini depolamaya da yarar.

Bir bitkinin tohumundan, ilk önce kök çıkar ve gelişir. Öteki organlar daha sonra oluşur. Ana kök, yerçekimi yönünde aşağı doğru büyür. Yan köklerse değişik açılarla yanlara doğru uzar ve gelişir. Toprak altındaki ana kök ve yan köklerden oluşan bütün köklerin yüzey alanı genellikle bitkinin toprak üstündeki gövde ve dallarının yüzey alanına eşit ya da daha büyük olur.
İki temel kök tipi vardır: Saçakkök ve kazıkkök. Bazı bitkilerde ana kök, yan köklerden daha çok geliş̧ir. Buna kazık kök denir. Örneğin fasulyenin, baklanın ve yoncanın kökü kazık köktür.


Birçok bitki ürettiği besin fazlasını kökünde depolar. Bu besin depolarından bizler de yiyerek yararlanırız. Bunlar genellikle vitamin, protein ve lif açısından zengin yiyeceklerdir.





En eski buz çağı 2,4 milyar yıl önce başlayıp 2,1 milyar yıl önce sona eren (yani tam 300 milyon yıl süren) büyük buz çağıdır. Bilim insanları bu döneme Kartopu Dünya Dönemi der; çünkü o dönemde bütün dünya hatta okyanuslar bile buzla kaplıydı. Dünya uzaydan dev bir kartopu gibi görünüyordu.

4,6 milyar yıllık Dünya tarihinde 11 buz çağı yaşandı. 1,8 milyon yıl önce başlayan ve yaklaşık 12 bin yıl önce sona eren son buz çağına Büyük Buz Çağı denir. Bu dönemde Dünya yüzeyinin üçte biri buzla kaplıydı. Buzullar, Kuzey Amerika ile Avrasya’nın ortalarına kadar gelmişti ve yaklaşık bir kilometre kalınlığındaydı.

Son buz çağında hava çok soğuk ve yaşam da çok zordu. Dünyanın buzlarla ve buzullarla kaplı bölgelerinde yaşayan hayvanlar çetin iklim koşullarında yaşayabilmek için kalın yağ tabakaları ve kalın kürkler gibi birtakım uyum özellikleri geliştirmişti. O dönemde yeryüzünde insanların yanı sıra mamutlar, kılıç dişli kaplanlar, tüylü gergedanlar, dev tembel hayvanlar, büyük ayılar, gliptodontlar ve bugün yaşamayan daha birçok büyük cüsseli hayvan türü yaşıyordu.
Mamut yaklaşık 5 milyon yıl öncesinden itibaren Güney Amerika, Antarktika ve Avustralya dışında bütün kıtalara yayılmış bir memeliydi. On değişik türü vardı. En büyük türünde omuz yüksekliği 4 metreyi ve ağırlığı da 8 tonu buluyordu.
Kılıç dişli kaplan ya da smilodon yaklaşık 3 milyon yıl önceden 12 bin yıl önceye kadar Kuzey ve Güney Amerika'da yaşamıştı. Bu dev kediler, yetişkin olduklarında 300 kilo ağırlığa ve 2,75 metre uzunluğa ulaşabiliyordu. Çeneleri 120 derece açılabiliyordu ve uzun dişleri yaklaşık 20 santimetreydi.
Tüylü gergedan, Avrasya steplerinde mamut türleriyle bir arada yaşamış ürkütücü bir hayvandı. Omuz yüksekliği 2 metreyi ve ağırlığı da 2 tonu buluyordu. Uzun boynuzu yaklaşık 1,4 metreydi.
Megateryum ya da dev yer tembel hayvanı Güney Amerika’da yaşayan bir hayvandı. Uzunluğu 6 metreyi ve ağırlığı da yaklaşık 4 tonu buluyordu.
Arctodus ya da küçük suratlı dev ayı yaklaşık 1,8 milyon yıl öncesinden 11 bin yıl öncesine kadar Kuzey Amerika’da yaşamıştı. Omuz yüksekliği 1,5 metre kadar olan bu dev ayının ağırlığı ortalama 1.000 kiloydu.
Yaklaşık 10 bin yıl önce soyu tükenen dev gliptodonun boyu 3,3 metreyi, yüksekliği 1,5 metreyi ve ağırlığı da 2 tonu buluyordu. Tükenmeden önce insanlar, onları avlayıp kalınlığı 2,5 santimetreyi bulan kabuklarını soğuk havalarda barınak gibi kullanırdı.
Megaloceros ya da dev sığın son buz çağında Avrasya’da yaşamıştı. Omuz yüksekliği 2 metre ve ağırlığı da ortalama 700 kiloydu.
Jana Kollarova / Shutterstock.com
Dev bizon ya da uzun boynuzlu bizon son buz çağında Kuzey Amerika, Alaska ve Meksika’ya kadar olan bölgede yaşamıştı. Omuz yüksekliği 2,3 metre ve ağırlığı da ortalama 1,6 tondu.

Çöplerimizi evimizdeki çöp kutusuna atarız. Çöp kutumuz neredeyse her gün dolar. Dolan çöp kutuları evin önündeki daha büyük çöp kutularına boşaltılır. Belediyenin çöp kamyonu da her gün gelip bunları alır ve çöp boşaltım sahalarına götürür. Bu sahalar kentlerin dışında geniş ve verimsiz arazilerdir. Bunların görünüşü çok kötüdür. Görüntü kirliliği yaratırlar. Yaydıkları zehirli gazlar kötü kokar ve havayı kirletir. Ayrıca bu sahalardan toprağa sızan sıvılar da hem toprağı hem de yer altı sularını zehirler.

Çöp boşaltım sahasına ya da doğaya atılan bir naylon torba, cam şişe veya teneke kutu yüzlerce yıl hiç değişmeden olduğu gibi durur. Çünkü plastik, cam ve bazı metaller biyobozunmaz maddelerdir. Mikroorganizmalar ve doğal süreçler onları ortadan kaldıramaz; yani hiç çürümezler ya da çürümeleri çok çok uzun sürer. Ne var ki çöp olarak gördüğümüz bu tür şeyler gerçekte tam da çöp sayılmayabilir. Çünkü bunlar doğadan elde edilmiş değerli maddelerden (bunlara ham madde denir) yapılır ve gerçekte değerlendirilip yeniden kullanılabilirler.


Çöpleri ve atıkları alıp onlardan yeni ürünler elde etmeye geri dönüşüm denir. Tümü olmasa da atıkların ve çöplerin büyük bir bölümü geri dönüştürülebilir. Günümüzde en yaygın olarak geri dönüştürülen dört madde plastik, cam, metal ve kâğıttır. Ama bunların yanında elektronik eşyalar, piller ve giysiler de vardır.
Evdeki sebze, meyve ve yemek artıklarından elde edilen kompost da bir tür geri dönüşüm yöntemidir.

Geri dönüşüm, doğaya ve gezegenimize yardımcı olmanın belki de basit ama çok etkili bir yoludur. Birçok açıdan yararlıdır. Her şeyden önce toprak, su ve hava kirliliğini azaltır. Ağaçlar, madenler ve petrol gibi değerli birçok doğal kaynağı korur, onların tüketimini düşürür. Dolayısıyla ham maddeden, işgücünden ve enerjiden tasarruf sağlar. Çöp sahası olarak kullanılacak arazilerin küçülmesini ve sayıca azalmasını sağlayarak bir başka açıdan daha çevre kirliliğini azaltır. Ayrıca geri dönüşümle üretilen ürünler normalden daha az kirliliğe yol açar.
Geri dönüşümün simgesi olan üçgen şeklindeki bu halkada üç ok bulunur. Her ok farklı bir aşamayı simgeler. Bu aşamalar, uygun atıkları toplamak, eski maddeleri işleyerek yeni ürünler üretmek ve üretilmiş bu ürünleri satın almaktır.


Doğayı korumak, çevreyi temiz tutmak ve gezegene yardımcı olmak için yapabileceğiniz en basit şey, geri dönüşüme katkıda bulunmaktır. Günümüzde geri dönüşüm bilinci çok yaygınlaştı; gün geçtikçe de yaygınlaşıyor. Artık kentlerin çoğunda birçok noktada geri dönüşüm kutuları bulunuyor. Geri dönüştürülebilir atıkları normal çöp kutularına değil de geri dönüşüm kutularına atabilirsiniz. Çevrenizdekileri ve arkadaşlarınızı bu konuda uyarıp bilgilendirebilirsiniz. Bunun yanında geri dönüşümün ne kadar önemli olduğunu ailenize, komşularınıza ve arkadaşlarınıza anlatabilir onlarda geri dönüşüm bilinci yaratabilirsiniz.




Çünkü hava soğuyunca bu ağaçlar yaprakları için topraktan yeterince su alamaz. Zaten kışın hem güneşli saatler hem de güneş ışığının şiddeti az olur. Dolayısıyla bu ağaçlar da yapraklarını dökerek enerji gereksinimlerini azaltır ve bir tür dinlenme dönemine girerler. Kışın bu tür ağaçların dalları yapraksız, çıplak kalır.
Bununla birlikte bazı ağaçlarınsa yaprakları hep (her dem) yeşil olur. Bunlara yaprak dökmeyen ağaçlar ya da her dem yeşil ağaçlar denir.





Bunlardan başka yaklaşık 630 tane daha yaprak dökmeyen ağaç türü vardır. Bu ağaçların ortak özelliği yapraklarının geniş değil de ince, uzun (hatta bazılarının sivri) olmasıdır. Bu tür yaprakların yüzey alanı küçük olur. Küçük yüzeyli yaprakların besin üretilebilmesi için de daha az ışık yeterlidir. Bu nedenle her dem yeşil ağaçlar, sonbaharda ve kışın güneş ışığının azalmasından çok daha az etkilenir. Besin üretmeyi de sürdürürler.

Gerçekte her dem yeşil ağaçlar da yaprak döker. Çam ağaçlarından oluşan bir koruda ya da ormanda yürürken zeminin binlerce kuru çam iğnesiyle kaplı olduğunu görmüşsünüzdür. Çünkü çam ve öteki her dem yeşil ağaçlar aslında azar azar ama sürekli yaprak döker. Dökülen yaprakların yerine kısa sürede yenileri çıkar. Dolayısıyla bu tür ağaçlar hiçbir zaman tümüyle yapraksız kalmaz ve hep yeşil olur.


Bütün hayvanlar yavrudan erginliğe ulaşırken boyut olarak büyür ve beden oranları yani görünüşleri değişir. Ancak bazı hayvanlarda yavrular ile erginler birbirinden çok farklı görünür hatta çok farklı yaşar. Yavrunun erginliğe doğru değişerek gelişmesi, büyümesi aşamalı olur. Bu sürece başkalaşım (metamorfoz) denir.
Aslan ve yavrusu
Panda ve yavrusu
Köpek ve yavrusuBütün hayvan yavruları ile yetişkinleri arasında büyüklük ve görünüş farkı vardır.
Kurbağa ve yavrusuBaşkalaşım asıl olarak böceklerde sık rastlanan bir durumdur. Şu ana kadar tanımlanmış yaklaşık 900 bin böcek türü vardır -tüm hayvan türlerinin yaklaşık yüzde 60’ını oluştururlar.- Böceklerin yaklaşık yüzde 10’u başkalaşım geçirir. Başkalaşım sürecinde böcek bir dizi fiziksel değişim geçirir. Böceklerin büyük bölümü yumurta, larva, pupa ve ergin olmak üzere dört temel aşamadan geçer.


Anne böcek yumurtadan çıkacak larvaları düşünerek onlar için yiyeceğin hazır olduğu bir yere yumurtalarını bırakır. Yumurta içinde gelişimini tamamlayan böcek, larva aşamasına geçer. Larvalar çok yer. Belli bir büyüklüğe ulaşınca çevrelerine koruyucu bir kılıf, bir koza örerler. Kozanın içinde böceğin bedeni tümüyle değişir. Örneğin kelebeklerde larva, sürünerek ilerleyen bir tırtıldan bacakları ve kanatları olan güzel bir böceğe dönüşür. Kelebeğin, yumurta halinden dönüşümüne kadar (türüne göre) 3 ila 4 hafta geçer. Bu süre başkalaşım geçiren her böcek türünde farklıdır.
Kelebeklerden başka sinekler ve yaban arıları da bu dört aşamadan geçerek başkalaşım geçirirler. Çekirgeler ve termitler gibi bazı böceklerin geçirdiği başkalaşım dört yerine üç aşamalı olur.


Başkalaşım geçiren bir başka böcek de ağustos böceğidir.
Başkalaşım geçiren hayvanlar yalnızca böcekler değildir. Amfibilerin büyük bölümü de başkalaşım geçirir. Buna en güzel örnek kurbağalardır.
Yumurtadan çıkan kurbağa yavrularına iribaş denir. Bunların elips şeklinde bir bedeni ve kuyruğu olur. İribaşların zamanla arka bacakları çıkar. Bir süre sonra da ön bacakları çıkar. Ardından bedenleri büyürken kuyrukları kaybolur ve akciğerleri gelişir. Yumurta halinden yaklaşık 11 hafta sonra ergin bir kurbağa görünümüne kavuşurlar.

Denizkestanesi
Yengeç
Yusufçukİnsanlar gibi bitkilerin de hayatta kalabilmek için beslenmesi gerekir. Ama bitkiler insanlardan farklı olarak kendi besinlerini bedenlerinde üretir. Bunu yaparken de güneş ışınlarını, havayı, suyu ve topraktaki mineralleri kullanırlar. Daha doğrusu çoğu bitki böyle yapar. Çok küçük bir grup bitki biraz farklı beslenir: Böcek yer! Bunların en ünlüsü Venüs sinekkapandır.
İnsanlar gibi bitkilerin de hayatta kalabilmek için beslenmesi gerekir. Ama bitkiler insanlardan farklı olarak kendi besinlerini bedenlerinde üretir. Bunu yaparken de güneş ışınlarını, havayı, suyu ve topraktaki mineralleri kullanırlar. Daha doğrusu çoğu bitki böyle yapar. Çok küçük bir grup bitki biraz farklı beslenir: Böcek yer! Bunların en ünlüsü Venüs sinekkapandır.
Venüs sinekkapan, bitkiler dünyasının en ilginç türlerinden biridir. Kapan şeklindeki yaprakları çok çekicidir. Böcekleri kendine çeken tatlı aromalar ve nektarlarla doludur. Buna ek olarak çevreye hoş kokular da yayarlar.
Venüs sinekkapan tohumları dört beş yılda olgunluğa ulaşır. Kış aylarında bir tür kış uykusuna yatarlar. Bu uyku döneminde kapanları dökülür. Bitki alışılmış görünümünden farklı görünür. Bahar geldiğinde yeni kapanlar ortaya çıkar ve Venüs sinekkapan da normal görünümüne kavuşur. Genç bitkiler ilk birkaç yıl kış uykusuna gerek duymaz.

Venüs sinekkapan etçil bir bitkidir. Daha doğrusu etçil bitkilerden biridir. Böcek yiyen başka bitkiler de vardır. Etçil bitkiler bataklıklarda, turbalıklarda ve başka sulak alanlarda yetişir. Bu yerlerde topraktaki azot, vitamin ve mineraller az olur.

Venüs sinekkapanın anavatanı ABD’nin güneydoğusundaki (Kuzey Carolina ve Güney Carolina kıyılarındaki) bataklıklardır.

Günümüzde bu ilginç görünümlü, sıra dışı bitkiyi evinizde saksı içinde de rahatlıkla yetiştirebilirsiniz. Uygun koşullarda 30 yılı aşkın bir süre yaşayabilir.
Venüs sinekkapanları böyle beslenirler çünkü yetiştikleri zorlu ortamlarda gereksinim duydukları besinleri elde edebilmenin en iyi yolu budur. Venüs sinekkapan gerçekte yeşil bir bitkidir. Yani klorofil içerir ve kendi besinini de üretir. Ama yine de sağlıklı ve güçlü olabilmesi, hücrelerinin tam gelişip çalışabilmesi için proteine gereksinim duyar. Protein elde etmek için topraktan azot ve mineral sağlayamayan Venüs sinekkapan da proteini doğrudan, yani avladığı böceklerden elde eder.

Venüs sinekkapanın yapraklarının şekli kapana benzer. Çünkü bu yaprakların bildiğimiz sıradan bitki yapraklarından çok farklı bir işlevi vardır: Konan sinekleri, arıları, kelebekleri; üzerlerinde yürüyen karıncaları, tırtılları hatta küçük kurbağaları bile yakalamak.
Venüs sinekkapanın yapraklarının üzerinde (hemen her yaprakta olduğu gibi) bazı ince tüyler bulunur. Ancak bu tüylerin işlevi öteki bitkilerdekinden çok farklıdır. Eğer bir böcek bu tüylere dokunarak onları uyarırsa, kapan şeklindeki yaprak kapanır. Ancak tüylerden biri ilk tetiklendiğinde kapanma hemen gerçekleşmez. Çünkü bu tüyler yağmur damlalarını ya da rüzgar nedeniyle çarpan bir nesneyi ayırt edebilecek şekilde evrimleşmiştir. Yanlış alarm olmadığından emin olmak için öteki tüylerden en az birinin daha tetiklenmesi beklenir. İlk tetiklenmeden sonraki yirmi saniye içinde bir tetiklenme daha olursa kapan hızlı bir şekilde kapanarak avı hapseder.


Kapan şeklindeki yaprak hızla kapanıp avı hapsettikten sonra bitkinin sindirim enzimleri devreye girer. Yakalanan av yavaşça sindirilmeye başlanır. Sindirme işlemi avın büyüklüğüne göre beş ila yirmi gün arasında sürer. Sonra kapan yine açılır. Yanlışlıkla tetiklenip kapanması durumunda da kapan birkaç saat içinde yeniden açılır.

Herkesin dört mevsimi bilip yaşadığını zanneden birçok insan var. Halbuki 60 derece enlemin kuzeyi ile 40 milyon metre uzunluğundaki Ekvator’un çevresinde ve 60 derece güney enleminin kuzeyindeki ülkelerde dört mevsim görülmez.
Herkesin dört mevsimi bilip yaşadığını zanneden birçok insan var. Halbuki 60 derece enlemin kuzeyi ile 40 milyon metre uzunluğundaki Ekvator’un çevresinde ve 60 derece güney enleminin kuzeyindeki ülkelerde dört mevsim görülmez.
İsveç, Norveç ve Finlandiya, yazı pek yaşayamayan ülkelerdir. Buna karşılık Kolombiya, Ekvador, Kenya, Endonezya, Maldivler, Singapur ve kuzey bölümüyle Brezilya’da yalnızca yaz mevsimi yaşanır. Kuzey yarım küredeki ülkelerin eylül, ekim ve kasım aylarında yaşadıkları mevsim sonbaharken aynı aylar güney yarım kürede yaşayanlar için ilkbahar mevsimine karşılık gelir. Onların sonbaharı da biz kuzey yarım kürelilerin ilkbahar aylarına denk gelir.
Şöyle sonbaharı hiç yaşamayan, sürekli tek mevsimi yaşayan ülkelere bir göz atalım. İşte, tropikal iklim tam da bu tanıma uyuyor. Bu bölgeler kar, kış, sonbahar, soğuk hava bilmeyen yerlerdir. Kırk milyon metrelik düşsel Ekvator çizgisi üzerinde ya da yakınında bulunan bu ülkeler; tropik kuşak ülkeleridir.

Sürekli tek mevsimi yaşayan, tropik iklimli ülkelere bir örnek olarak Singapur verilebilir. Burada yıl boyunca yaşanan meteorolojik değişiklikler mevsim adlarıyla değil de Kuzeydoğu Musonu mevsimi ve Güneybatı Musonu mevsimi olarak anılır. Sıcaklıklar yıl boyu 23–26 derece aralığında değişir ve en yüksek de 34 derece olur. Böyle bir iklimde yüksek sıcaklık ve nem sayesinde, alabildiğince yeşil alan, ağaçlar ve başta orkideler olmak üzere çok çeşitli çiçekler, adeta toprağın hiç görünmediği yoğun bir bitki örtüsü egemendir. Bir de klimalar 365 gün çalışır.
Neredeyse yalnızca kumsallarda yeşillik yoktur! Elbette böyle azgın bir bitki örtüsünün olmasını sağlayan şey nem, ani ve kısa süreli yoğun yağışlardır. Singapur’un bitki örtüsü kış ve sonbahardan uzak, mutlu mesut yaşar.
Bir başka örnek de Maldiv Adaları. Bu ülke de tropik iklim kuşağında yer alır. 281 adasında insan yaşayan 1200 minik adadan oluşan bir ülkedir. En sıcak ayı nisan, en soğuk ayı da aralıktır… Sıkı durun: Sıcaklık ortalaması yıl boyu 29 ila 32 derece arasında değişir. Mayıs ve eylül yağışlı aylardır. Spiral şeklindeki yağmur bulutlarıyla gelen yağmurun ardından hafif bir serinleme ve sonra yine sıcak hissi kaçınılmazdır!



Bir de eşsiz kumsalları o kadar beyaz ki “kızgın kumlardan serin sulara” cümlesi, Maldivlerde değişmiş: “Serin kumlardan sıcak sulara” şeklinde söyleniyor.
Ne yazık ki küresel ısınma yüzünden yüz yıl içinde sular altında kalacağı öngörülüyor. Tek mevsimin yaşandığı bu ülkenin vatandaşlarına bu nedenle Avustralya sığınma hakkı tanımış.

Hepimizin pek sevdiği Nemo ve arkadaşları Hint Okyanusu’nun bu olağanüstü su altı güzelliklerinin arasında yaşar. Gerçekten de dünyanın en zengin, en renkli sualtı canlılarını barındırması nedeniyle bir dalış cennetidir Maldivler.

Bu kez Kuzey Kutbu’na yaklaşarak hep kış mevsimini yaşayan bir ülkeye, dünyanın en büyük adasına göz atalım. Buradan Güneş öylesine eğik bir açıyla görünür ki güneşlenme süresi uzun olmasına karşın, sıcaklık yıl boyunca sıfır derecenin altında kalır. Hatta -40 ve daha da altı olağandır.



Nemin az olduğu ve yağışın elbette hep kar olarak görüldüğü, ne yazık ki bitki örtüsünün olmadığı, yerin hep buzla kaplı olduğu bir yerdir burası… Bu iklim tipine “soğuk çöl iklimi” de denir. Demiryolu ve su yolu bulunmayan 60.000 nüfuslu bu “buzlar ülkesi”nde yalnızca 150 km’lik karayolu vardır. Zaten ulaşım da genellikle köpeklerin çektiği kızaklarla yapılır.
Burada yaşayan İnuitler (Eskimolar olarak da bilinir) balıkçılık ve avcılıkla geçinirler. Danimarka’ya bağlı olan bu ada ülkesinde petrol, doğalgaz, uranyum gibi son derece değerli doğal kaynaklar vardır.
Peki, burada kutup ayısı dışında hangi hayvanlar yaşar? Ren geyiği, beyaz ve mavi tilki, kutup tavşanı, balina, ayıbalığı, köpekbalığı ve fırtına kuşları sayılabilir.



Sürekli bahar ve hatta yazı yaşıyor olmak, insanlara duygusal olarak neler hissettiriyor ve düşündürüyor olabilir acaba? Aslında bunu anlamak için sonbaharı hiç yaşamadığınızı düşünebilirsiniz. Ya da kış mevsimini hatta kar nedir bilmediğinizi, yaz sıcağını hiç görmediğinizi düşlemeye çalışın. Olanaksız gibi gelebilir…
Mevsimlerin tamamını yaşamak demek aslında zengin bitki örtüsüne, çok çeşitli meyve ve sebzelere, zengin bir mutfak kültürüne sahip olmak ve aynı zamanda birçok hayvan türünün yaşayabildiği topraklarda yaşıyor olmak demektir. Değişik mevsimleri yaşamak demek farklı zevkleri yaşamak, kardan adam yapmak veya yüzmek ya da yağmurda yürümek demektir. Kırlarda yuvarlanıp papatya toplamak, bazen kuru yaprakların hışırtısını dinleyerek yürümek demektir.
Ülkemizde çocukların okul yolu, genellikle yapraklarını döken ağaçların yerlerde oluşturduğu renk cümbüşüyle canlanır. Okullar, havaların serinlemesi, kimi zaman ılık hatta sıcak, kimi zaman serin ve yağmurlu sürprizli günlerde açılır. Bu durum sonbaharı yaşayanlar için geçerli tabii. Yoksa şortları ve sandaletleriyle okulu açılan, yıl boyu da hep böyle okula giden çocuklar da var –örneğin Maldivler’de…
Yeri gelmişken söylemekte yarar var: Bizim gibi dört mevsimi hakkıyla yaşayan ülkelerde okullar genellikle haziran ayında kapanır. Bunun nedeni tabii ki iklimdir. Eğitim dönemleri çocukların yüksek sıcaklıklarda tatile gireceği şekilde düzenlenir. Yazı şiddetli yaşamayan ama sonbaharı uzun süren birçok Avrupa ülkesinde okullar temmuz ayında kapanır.
Sonuç olarak biraz basit düşünecek olursak dünyanın bazı yerlerinde mont ya da kalın çoraplar giymeden, kış hazırlıkları yapılmadan geçirilen eylül, ekim, kasım ayları var; öte yandan bir başka coğrafyada kış dışında bir başka mevsime hazırlık yapanlar da yok. Çok şanslı değil miyiz?

Oyun oynarız. Çünkü oynarken çok eğleniriz, mutlu oluruz. Oyun yaşamımızın bu evresinin önemli öğelerinden biridir. Aynı zamanda eğitimimizin de temel bir parçasıdır. Bizi yaşamın birçok gerçeğine hazırlar. Arkadaşlarımızla oyun oynarken sosyalleşiriz, yeni ilişkiler kurarız, eskilerini sağlamlaştırırız ve korumaya çalışırız. Arkadaşlarımızın hatta kendimizin değişik durumlardaki davranışlarını görürüz. Uzun bir süre, oyun oynamanın insan yavrusuna özgü olduğu düşünülmüştür. Artık çok iyi biliyoruz ki yalnızca çocuklar değil yetişkinler de oyun oynuyor; yalnız insanlar değil hayvanlar da oyun oynamaktan keyif alıyor.

Kedilerin oyun oynarkenki davranışları avlanma sırasındakilere çok benzer.
Vahşi doğada da hayvanlar oyun oynar. Aslında oyun sırasında dikkatleri dağıldığı için -oynarken yırtıcı hayvanlara dikkat edilemez- yaralanma riski olduğundan ve büyük bir enerji kaybı olduğu için oyunun hayvanlara nasıl bir yararı olduğu, hayvanların neden oyun oynadığı uzun süre anlaşılamamıştır. Ama oyun aslında yalnızca bir eğlenceli zaman geçirme etkinliği değildir. Oyun ciddi bir iştir! Neden mi? Çünkü yavruların kaslarını, kemiklerini, sinirlerini ve duyularını geliştirir. Onları yetişkinliğe hazırlar. Bunu da eğlenceli bir şekilde yapar. Yavruların sosyal ve psikolojik yönlerini güçlendirir, zenginleştirir.

Dönen tekerlekler, tüneller, ince tahtalar ve daha başka oyuncaklarla dolu kafeslerde yetiştirilen farelerin, oyun oynama olanağı olmayan farelere göre beyinlerinin daha iyi geliştiği görülmüş. Bir başka deyişle oyunun fareleri zekileştirdiği anlaşılmış…

Köpekler oyun oynamak istediklerinde bedenlerini öne eğip “oynamak istiyorum” mesajı verirler. Bu hareketi köpeklerin yakın akrabası olan kurtlar ve çakallar da yapar.
Parkta köpeğini dolaştıran iki kişinin karşılaşmasına tanık olmuşsunuzdur. Köpekler hemen birbirlerini koklar. Sonra da sanki önceden anlaşmışlar gibi dans benzeri hareketler yapar, sürekli birbirlerini izler, koklar, çevrelerinde çemberler çizerler. Bazen yalandan kavga eder, bazen de birlikte koştururlar. Neşeyle oyun oynarlar…
Ayı, aslan, kurt gibi yırtıcı hayvanların oynadığı oyunlar genellikle kovalamaca, atılmaca, boğuşmaca ve ısırmacadır. Bu oyunlar sırasında yavrular kendi bedenlerini tanır; kaslarını, kemiklerini geliştirir; kısacası ileriki avcı yaşamları için hazırlanırlar.
Hayvanlarda türler arası oyunlara çok sık rastlanmaz; ama zaman zaman da görülür. Böyle bir oyun sırasında oldukça şaşırtıcı hatta komik manzaralar ortaya çıkar.


Gazel, ceylan, zebra, keçi gibi otçul hayvanların oyunları da daha çok kovalamaca, zıplamaca ve sıçramacadır. Bu oyunlar da yavruların koşma, sıçrama ve atlama becerilerini ve denge duyularını geliştirir. Yavrular büyüdüklerinde -hatta daha bu küçük yaşlarında bile- bu becerileri sayesinde yaşamda kalacaklardır.
Yırtıcı bir hayvan tarafından kovalanan bir avın, kaçarken dengesini çok iyi koruması gerekir. Ufak bir hata sonu olabilir. Denge duyusu da yavruyken oynanan oyunlarla gelişir. Oyun aslında beyni beklenmedik durumlar için hazırlar.

AbioMed şirketi yapay kalp geliştirme çalışmalarına 1990’lı yıllarda başladı. Şirketin geliştirdiği AbioCor adlı tümüyle yapay kalp, 2 Temmuz 2001’de Robert Tools adlı hastaya nakledildi. AbioCor’un 18 aylık bir ömrü vardı ama Robert Tools yapay kalple anca 151 gün yaşayabildi.