ÇOCUKLARIN BİLGİ BANKASI KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR
KUMBARA DERGİSİ TÜRKİYE İŞ BANKASI’NIN ÇOCUKLARA ARMAĞANIDIR

Havadaki karbondioksit, yapraklardaki küçük gözeneklerden (deliklerden) geçer. Bu gözeneklere stoma denir.

Su, kökler tarafından emilir ve yapraklara giderken gövdedeki damarlardan geçer.

Güneş ışığı yaprak hücrelerindeki kloroplast denen bir organelle emilir.
Fotosentez bitkilerin yeşil yapraklarında gerçekleşir. Yapraklar hücrelerden oluşur. Bu hücrelerin içinde kloroplast adı verilen, küçük organeller bulunur. Her kloroplast, yaprağa yeşil rengini veren “klorofil” adı verilen yeşil bir kimyasal madde içerir. Klorofil güneş ışınlarının enerjisini emer. Bu enerji, topraktan alınan suyun moleküllerini hidrojen ve oksijene ayırmak için kullanılır. Hidrojen ile karbondioksit, bitkiler için glikoz (yani besin) oluşturmak için kullanılır.
Üretilen glikozun bir bölümü bitkinin büyümesi ve gelişmesi için kullanılırken, geri kalanı ileride kullanılmak üzere yapraklarda, köklerde ya da meyvelerde depolanır.İşlem sırasında atık olarak üretilen oksijen de yapraklardan havaya salınır.

Yalnızca karalarda değil, denizlerde de temel yiyecek kaynağı, fotosentezle kendi besinini üreten mikroorganizmalardır.

Koşullar uygun olduğunda göllerdeki, denizlerdeki ve okyanuslardaki fotosentez yapan mikroorganizmaların sayısında büyük bir patlama yaşanır. Yeşil renk alan suyun yüzeyi yüksekten kolayca görülür.

Fotosentezin sonucunda atık olarak oksijen üretilir. Dolayısıyla havadaki oksijen artar. Bu, yeryüzünde oksijen soluyan bütün canlılar için yaşamsal önem taşır.







Uzaydan bakıldığında Dünya’mız mavi bir bilyeyi andırır. Bunun nedeni yüzeyinin büyük bölümünün suyla kaplı olmasıdır. Peki, Dünya hep böyle miydi? Okyanuslar nasıl oluştu? Nasıl değişti ve nasıl değişiyor? Gelin okyanuslara biraz daha yakından bakalım.
Dünya yaklaşık 4,56 milyar yıl önce Güneş Sistemi ile birlikte oluştuğunda yüzeyi eriyik kayalardan yani lavdandı. Yani genç Dünya’nın yüzeyi ve atmosferi binlerce derece sıcaklıktaydı. Zamanla her ikisi de soğudu. Uzun bir süre yeryüzü yalnızca kayadan ibaret kaldı. Atmosferin sıcaklığı yüz derecenin altına düştüğünde atmosferde bulunan bol miktardaki su buharı yoğuştu ve ilk yağmurlar yağmaya başladı.


Gezegenimizin tarihi çok ilginçtir. Okyanuslarla, kıtalarla ve yaşamla ilgili daha birçok içerik önümüzdeki aylarda kumbaradergisi.com'da yer alacak.

%68,7
%30,1
%1,2
Yüzeydeki Tatlı Su
Yüzeydeki tatlı suyun yüzde 70’i donmuş topraklarda, yüzde 3’ü de atmosferde bulunur. Yalnızca yüzde 27’si göllerde ve akarsulardadır.



Evin su tesisatındaki kaçaklar ve sızıntılar sanılandan çok daha fazla suyun ziyan olmasına sebep olur. Onların onarılması büyük bir tasarruf sağlar.
Duşların kısa tutulup 5 dakika gibi bir sürede bitirilmesi önemli bir su tasarruf yöntemidir.
Bulaşık makinesi ile çamaşır makinesini tam doluyken çalıştırmak su tasarrufunun yanı sıra, elektrik ve deterjan tasarrufu da sağlar.
Ellerinizi yıkarken ya da dişlerinizi fırçalarken musluğun boşa akıtılmaması da önemlidir.
Kuşların yalnızca çevremizde yaşayanlarını görüyor, onları biliyor ve tanıyoruz. Ama dağların doruklarında uçan, ormanlarda ağaçtan ağaca konan, balık yakalamak için denize dalan, güzel sesli, çirkin sesli, tuhaf gagalı, garip kuyruklu, bazıları uçamayan hatta bazıları olağandışı özellikler taşıyan birbirinden değişik kuş türleri vardır. Onları görmek için yaşadıkları yere gidemeyebilirsiniz; ama bu sayfalarda en azından bazılarını bulabilirsiniz!
Kediler ve köpekler… Amansız iki rakip! İkisi de birbirinden sevimli bu canlıları bazı ortak özelliklerine göre karşılaştırdığınızda ortaya nasıl bir sonuç çıkar acaba?
Kediler mi kazanır yoksa köpekler mi? Görmek ister misiniz?
Kediler de köpekler de çok iyi koku alır. Çöpe attığınız poşetlerin içindeki yiyecek artıklarının kokusunu nasıl aldıklarını —ve sonra nasıl çöplerin altını üstüne getirdiklerini— düşünsenize… Ama hangisi koku almada daha iyidir derseniz, yanıt köpekler. Çünkü köpeklerin burnundaki koku hücreleri kedilerden iki kat, insanlardansa kırk kat daha çok! Bu nedenle köpeklerin şüpheli paketleri koklayarak polislere ya da enkaz altındaki depremzedeleri bularak ilkyardım ekiplerine yardımcı olduğunu görmüş olabilirsiniz.
Hangisi sesleri daha iyi duyar derseniz, bu kez kazanan kediler olacak. Çünkü köpekler insanların duyduğundan iki kat, kedilerse üç kat daha tiz (ince ve duyması zor) sesleri duyabilirler. Kediler evin içindeki en ufak tıkırtıyı bile algılar. Örneğin, duvardaki bir deliğe saklanmış farenin çıkardığı sesleri biz fark etmeyiz belki ama onlar dört yöne dönebilen kulaklarıyla hemen duyarlar. Köpeklerse bazı sesleri çok iyi ayırt eder. Örneğin evin önünden gelip geçen onca araba varken, sahibinin arabasının motorunun sesini çok uzaktan duyup kapıya koşan bir köpeği görmüş olabilirsiniz.


İşte, bu iki başlıkta da kazanan kediler! Çünkü kediler pütürlü dilleriyle sık sık kendilerini yalarlar. Hatta zamanlarının çoğunu böyle geçirirler! Aslında bu onların temizlenme yöntemidir. Köpekler de bunu yapar; ama kediler kadar çok değil. Kediler su içerken bile çok titizdirler. Oysa köpekler üstlerini başlarını ıslatarak su içerler. Suya atlayıp yüzmeyi de severler. Sudan çıkınca da sıkı bir şekilde silkelenerek kurumaya çalışırlar.



Önce şunu da bir yana not etmek lazım… Kedilerin de köpeklerin de tıpkı insanlar gibi duyguları, düşünceleri vardır; rüya görürler ve hatta plan bile yaparlar. Bu nedenle hem insanlarla hem de kendi aralarında sosyal ilişkiler geliştirebilirler. Köpekler insanlarla iç içe olmaktan oldukça memnun ve çok uyumludurlar. Hatta insanları da kendilerinden biri gibi görürler. Kedilerse daha “kafalarına göre takılan”, sizin istediğiniz şeyi değil de kendi aklına eseni yapan hayvanlardır. İstediğiniz kadar “gel” deyin canları istemedikçe gelmezler; dilediğiniz kadar sevmeye çalışın, kendilerini sevdirmek istemezlerse, aldırış bile etmezler.
Buna paralel olarak köpeklerin kedilere göre daha “sosyal” canlılar oldukları söylenebilir. Köpeklerin ataları olan kurtlar avlanmak için gruplar halinde hareket ettiklerinden ve avlarını paylaştıklarından köpekler de bu sosyalliği sürdürür. Ama kedilerin ataları olan küçük vahşi Afrika kedilerinin avları da küçüktür ve gruplar oluşturmalarına gerek olmamıştır. Yine de kedilerin kendilerine özgü, daha esnek bir sosyalliği vardır. Daha bireysel yaşasalar da birbirlerinin huyunu suyunu bildikleri, geniş bir “arkadaş çevreleri” olur.

Kim kazandı derseniz, yanıt vermek zor! Çünkü kedilerle köpekleri karşılaştırmak o kadar da kolay değil. Ya sizin için kazanan kim? Bir seçim yapmanız gerekse hangisini seçersiniz? Kediniz mi olsun istersiniz köpeğiniz mi? Yoksa ikisi de mi?

Peki, bir kediyle bir köpek ilk kez karşılaştığında ne olur? Bu sahneyi daha önce sokakta görmüş olmalısınız. İkisi de hemen kavga durumuna geçer. Kedi daha büyük görünmek için sırtını kamburlaştırır, tüyleri diken diken olur, tırnaklarını çıkarır ve gırtlaktan gelen sinirli bir tıslama sesiyle tehditkâr bakışlar atar. Köpekse havlayarak ve kedinin üzerine atılmaya çalışarak karşılık verir. Ancak genellikle kediyle boy ölçüşmekten vazgeçer. Bazen de yalnızca oyun amacıyla kediye havlayan bir köpek yüzüne yediği patiyle ondan uzaklaşır.
Yine de genel olarak kediler ve köpekler kavga etmektense birbirlerinde uzak durmayı yeğlerler. Eğer siz de evinizde hem kedi hem de köpek beslemek istiyorsanız ve onların sürekli kavga ederek ortalığı toz dumana katacağından kaygılanıyorsanız, korkmayın! Yeterince küçüklerken bir ara gelmişlerse, sorun yok. Evinize önce kediyi almanızda yarar var. İlk karşılaştıklarında kediniz altı aylıktan küçük, köpeğiniz de bir yaşından küçük olmalı. Göreceksiniz, kısa sürede çok iyi dost olacaklar. Hatta siz de onları bir minderin üzerinde birbirlerine sarılıp koyun koyuna uyurken fotoğraflayabilirsiniz!


Hayır, bu yazı Nuri Bilge Ceylan’ın o ünlü filmiyle ilgili değil! Aslında bu yazı tam olarak uykuyla da ilgili değil. Aslında bazı canlıların kışın olumsuz koşullarında hayatta kalmak için buldukları zekice bir yöntemi anlatıyor. Hangi hayvanlar bu garip uykuya dalar, nasıl uyurlar, ne zaman uyanırlar? Peki, yalnızca hayvanlar mıdır kış uykusuna yatan? Gelin birlikte görelim…
Kış aylarındaki dondurucu soğuklar ve yiyecek kaynaklarının iyice azalması, kimi hayvanları derin bir uykuya davet eder. Ama kış uykusu, bildiğimiz uykudan farklıdır; uzun ve derin bir uykudur bu. Canlılık etkinlikleri (metabolizma) yavaşlar, soluk alıp verme ve kalp atışı çok azalır, beden sıcaklığı düşer. Kış uykusuna yatan hayvanlar neredeyse ölü gibidirler. Bu sayede çok daha az enerji harcayarak besin bulmanın neredeyse olanaksız olduğu ayları atlatırlar.
Uykuya yatmadan önce tıka basa karınlarını doyurup şişmanlayarak vücutlarında enerji depolarlar. Sonuçta aç geçirecekleri aylar vardır önlerinde! Hayvanlar kış uykusu için önce güvenli bir yer bulur ve sonra buraya kıvrılarak yatarlar. Kış uykusuna yatan bazı hayvanların dışkı yapmak ya da biriktirdikleri yiyeceklerden yemek için bazen kısa süreli uyandıkları olur. Ama bu uzun uyku o kadar derindir ki aylar sonra, ancak havaların yeniden ılımaya başlamasıyla, tam olarak uyanırlar. İşte, size en ünlü kış uykucularından bir seçki!





















Kar Yenir ama Yenmez!

Tipi

Karın Rengi

Musluktan Akan Kar Suyu

Devekuşu uçamaz. Çok ağır ve büyük bir kuştur. Boyu 2,7 metreyi, ağırlığı da 150 kiloyu bulabilir.
En büyük yumurta devekuşu yumurtasıdır.


Bütün kuşların gagası vardır. Ama gagalarında diş yoktur. Kuşların dişi olmaz.

Atlantik yelkovanı göç mevsiminde Atlas Okyanusu’nu baştan aşağıya geçer ve 14 bin kilometre yol kat eder.




Dünya tarihinde günümüzdekilerden çok daha büyük kuşları yaşadığı bilinir. Örneğin, 15 milyon yıl önce yaşamış ve tıpkı devekuşu gibi uçamayan bir kuş olan kelenken, ortalama 190 kilo ağırlığında ve 3,2 metre boyundaydı.
Doğada toplam 50 milyar dolayında kuş yaşadığı tahmin ediliyor.


Guguk kuşları yumurtalarını başka kuşların yuvasına (anne kuş yokken) bırakır. O kuşlar yumurtadan çıkan guguk kuşu yavrusuna bakar, büyütür. Hatta bazen guguk kuşu kendisine bakan kuştan çok daha büyük olur.

Bugün yeryüzünde 300 milyonu aşkın köpek yaşadığı tahmin ediliyor. Bütün bu köpeklerin hepsi de bir zamanlar Asya’nın doğusunda -olasılıkla da Çin’de- yaşayan birkaç dişi kurttan geliyor. Bu kurtlardan olan yavrular ve onların yavruları kuşaklar boyunca Asya, Afrika ve Avrupa’ya yayılmış. MÖ 9000’li yıllarda insanlar buz tutmuş Bering Boğazı’ndan yürüyerek Asya’dan Amerika’ya geçtiğinde yanlarında köpeklerini de götürmüşler. Köpekler bugün tıpkı insanlar gibi bütün kıtalara yayılmış durumda.
Köpek sahipleri köpeklerin başlıca yararının can yoldaşı olmak olduğunu düşünür. Köpeklerle insanların iyi bir dostluk geliştirmesinin temelinde onların insan davranışlarını, beden dilini ve seslerini anlama konusunda çok yetenekli oluşları geliyor olabilir. Öyle ki bu alanda şempanzelerden bile daha başarılılar. Hatta beden dilini anlama konusunda bizden bile iyi oldukları söylenebilir.

Evcil köpek cinslerinin hepsi, “Canis familiaris” adlı tek bir türün üyeleridir. Köpeklerin görünüş ve davranış olarak birbirinden farklı olan alt gruplarına cins denir. Aynı cins köpekler, ortak davranış özellikleri taşır ve görünüşleri de benzerdir. Bugün dünyada görünüş olarak birbirinden çok farklı yaklaşık 400 cins köpek bulunuyor.
Doğada, canlıların yaşamlarını sürdürebilmeleri, karınlarını doyurmalarına ve av olmamalarına yani evrimin en temel mekanizması olan doğal seçilime bağlıdır. Buna göre ancak zorlu yaşam koşullarına uyum sağlayabilen canlılar hayatta kalır ve soylarını sürdürür; ötekiler ölür yani elenir. Evcil hayvanlarda ise; insanlar, beğendikleri özelikleri taşıyan hayvanları besler ve yalnızca onların üremesine izin verir. Buna yapay seçilim denir. Böylece her yeni kuşak sahibin istediği özellikleri daha çok taşır. Bu kadar çok köpek cinsinin -hem de neredeyse yalnızca son 500 yıl içinde- ortaya çıkışı da böyle olmuştur.

Köpekler bizim en eski hayvan dostlarımız. Atlardan, ineklerden, keçilerden ve koyunlardan çok daha önce bizlerle birlikte yaşamaya başlamışlardı. Sanki insanlık tarihinin bir parçası gibiler. İnsanlar daha tarıma ve yerleşik yaşama geçmeden başlayan bir ilişki bu.
60 bin yıl öncesiyle 12 bin yıl öncesi arasında yaşanan son buz devrinde insan topluluklarıyla kurt sürülerinin yaşamlarında birçok ortak yan vardı. Aynı av sahalarını paylaşıyor ve aynı tür hayvanları avlıyorlardı. Bu durum da aralarında bir rekabete yol açıyordu. Kurt sürüleriyle insan topluluklarının büyüklükleri birbirine yakındı. Her ikisinde de sosyal ilişkiler vardı. Sürüdeki lider -alfa erkeği- kurttan yeni doğmuş yavruya kadar her üyenin sürü içinde rolü belliydi. Ayrıca beden hareketleri, mimikler ve seslerden oluşan karmaşık bir dilleri vardı.

Yalnız yaşayan kurtlar çekingen, tedirgin ve temkinli oluyorlardı. Bunlardan bazıları insan gruplarını izlemeyi, onlarla birlikte hareket etmeyi ve onların artıklarını yiyerek yaşamayı kolay bir yol olarak görmüş olabilir. İnsanlar da kurtların güçlü koku alma duyularından, iz sürme ve av hayvanlarını bulma becerilerinden yararlanmanın akıllıca olacağını düşünmüş olabilir. Yani her iki türün de işbirliği içinde yaşamasında yarar olduğu açıktır. Öyle ya da böyle bundan en az 14 bin yıl önce bazı kurtlar insanlarla birlikte yaşamaya başladı.
Evcilleşme yani hayvanların insan topluluklarıyla birlikte yaşayacak şekilde değişim geçirmesi uzun bir süreçtir. İnsanlar kurtları seçici üretimle aşama aşama evcilleştirdiler. En uysal olanların birbirleriyle çiftleşmesini sağladılar. Yavrular arasında yine en uysal olanların üremesine izin verdiler. Kuşaklar sonra doğan yavrular artık kurt atalarından çok farklılaşmıştı. Yine de kurt ve köpek çok yakın türlerdir. Aralarındaki genetik fark %1 dolayındadır; yani genomlarının %99’u aynıdır. Ancak köpekler insanlara bağımlıdır ve doğada kendi başlarına yaşamlarını sürdüremezler.
İlk evcil hayvan olan köpek giderek insanın en yakın dostlarından biri halini almıştır. Köpekler gerçekten de akıllı hayvanlardır ve insanlarla yalnızca arkadaşlık etmezler; aslında onlar çok iyi birer yardımcıdır da. Köpekler binlerce yıldır koyun sürülerini gütmede ve evleri korumada kullanılagelmişlerdir. Eski Yunan’da ve Eski Mısır’da av sırasında kullanılmışlardır. Birçok ülkede işgücü olarak at arabası, kızak ve hatta saban çekmede kullanılmışlardır -bazı ülkelerde hâlâ da kullanılırlar. Artık köpekler bir dizi başka alanda da bize çok yardımcı oluyor. Örneğin, St. Bernard cinsi köpekler özellikle dağlarda kaybolan kişileri arayıp bulmada kullanılırlar. Kılavuz köpekler görme engellilerin eli, ayağı, gözü gibidir; onları bir anlamda özgürleştirir. Sahiplerinin güvende hissetmesini ve özgüvenlerinin de yükselmesini sağlarlar. Bazı köpekler havaalanlarında, yurtdışından getirilmesi yasak ürünleri bagajlarda bulmada kullanılarlar. Ama onların burunlarıyla buldukları bunlarla sınırlı değildir; savaş alanlarında gömülü mayınları, gizlenmiş bombaları ve depremlerde enkaz altında sağ kalan insanları da bulabilirler.







Sonbaharla birlikte yeryüzündeki birçok canlı kış hazırlıklarına başlıyor. Göçmen kuşlar da bunların arasında… Kış için salça hazırlamıyor ya da badana yapmıyorlar. Onlar, baharda geldikleri yoldan sonbaharda geri dönüyorlar. Ama bu, öyle az buz bir yol da değil, yüzlerce hatta binlerce kilometre… Ertesi yıl bu yolu gerisin geri bir daha uçuyorlar! Her yıl düzenli olarak, genellikle yazı ya da kışı daha rahat geçirebilecekleri diyarlara varmak, bazen de üremek için bu çılgın yolculuğa çıkıyorlar.
Bu gerçekten çılgın bir yolculuk, çünkü bazı kuşlar dünyanın bir ucundan öbür ucuna kadar uçuyor! İnanmayacaksınız ama 10.000 kilometreden fazla –yani Dünya’nın çevresinin dörtte birini– uçanlar var. Çoğu göçmen kuş için göç etmek demek, bir ülkeden başka bir ülkeye değil, bir kıtadan bir başka kıtaya gitmek demek. Ne yazık ki bu uzun ve zorlu yolculuk sırasında göçmen kuşların bir bölümü de ölüyor. Ama yine de bu çılgınlıktan kendilerini alamıyorlar. Peki, ama neden? O kadar yola neden ve nasıl katlanıyorlar? Nereden nereye gidiyorlar?
Mevsim değişimi kuşların göçünün başlıca nedenidir. Yılın değişik dönemlerinde, farklı coğrafyalarda, farklı mevsimler yaşanır; bunu biliyoruz… İşte, göçmen kuşlar da çok sıcak ve çok soğuk dönemleri yaşamamak için yer değiştirmeyi seçiyorlar. Tıpkı bazı insanların yaz aylarında yaylaya çıkıp kışın kente ya da köye dönmeleri gibi. Mevsim değişimine paralel bir başka neden de besin arayışı. Kışın soğuk ve karlar altında geçtiği yerlerde kuşların yiyecek bulması ne kadar zordur, bir düşünsenize…
Bunların yanı sıra, yumurtlama yani üreme de kuşların yola koyulmalarında son derece önemli bir etkendir. Göçmen kuşların çoğu bahar aylarında kuzeydeki ılıman bölgelere göçüp orada yumurtlarlar. Bu sayede uzun yaz günlerinde daha rahat ederler ve yavrularını da bolca buldukları yiyeceklerle beslerler. Sonbahar gelince gelişip büyüyen yavrularını da yanlarına alıp aynı yolu geri dönerler.

Peki, kuşlar göç etmeye nasıl karar verir? Bu, genellikle günlerin uzunluğunun değişmesiyle ilişkilidir. Güneş’in daha erken ya da daha geç doğup batmaya başlaması kuşlara “harekete geç” sinyali verir. Ayrıca kuşlar göçleri sırasında yeryüzünün manyetik alanından yararlanırlar. Beyinlerinde küçük pusulalar vardır ve bu onlara yol gösterir, diyebiliriz.
Göç öncesinde kuşların vücutları yağlanır; yediklerini yağ biçiminde depo ederler. Bunu da sürekli kanat çırparak geçirdikleri uzun ve aşırı yorucu yolculuklarında enerji elde etmek için kullanırlar. Ayrıca bazı göçmen kuşlar ilkbahar göçünden önce, bazıları da sonbahar göçünden önce tüylerini yenilerler.

Göçmen kuşlar yola koyulmadan hemen önce belli bir alanda toplanır. Büyük gruplar halinde ve hep birlikte hareket ederler. Gökyüzünde aldıkları –genellikle V harfine benzeyen– şekil, onların daha az enerji harcayarak uçmasını sağlar. Göç sırasında bazıları gece, bazıları da gündüz uçar. Gece gündüz kesintisiz uçan türler de vardır.

Göçmen kuşlar yola koyulmadan hemen önce belli bir alanda toplanır. Büyük gruplar halinde ve hep birlikte hareket ederler. Gökyüzünde aldıkları –genellikle V harfine benzeyen– şekil, onların daha az enerji harcayarak uçmasını sağlar. Göç sırasında bazıları gece, bazıları da gündüz uçar. Gece gündüz kesintisiz uçan türler de vardır.


Atlantik yelkovanı, göç mevsiminde Atlas Okyanusu’nu baştan aşağıya geçerken 14.000 kilometre yol kat eder. Bir Atlantik yelkovanı 50 yıllık ömründe tam 8 milyon kilometre yolculuk yaparak rekor kırmıştır! Kuzey Amerika’dan Güney Amerika’ya göç eden çalı bülbülleri, hiç mola vermeden 86 saat uçabilirler! Kıyı çamurçullukları Alaska’dan Yeni Zelanda’ya 11.000 kilometrelik bir yolculuk yapar. Bu yolculuk öncesinde ağırlıklarının yarısı kadar yağ depolarlar.

Bazı türlerin göçleri kısa mesafelidir, bazılarınınki de uzun. Örneğin tropik bölgelerde yaşayan ve doğal yaşam alanlarında hem gün uzunlukları çok değişmeyen hem de sıcaklık farkları çok olmayan türler pek uzağa gitmeye gerek duymaz. Himalayalar’da ya da And Dağları’nda yaşayan bazı türlerse yalnızca bu çok yüksek dağların farklı düzeyleri arasında gidip gelirler.
Ama asıl göçmenler kıtalar arası yolculuk yapanlardır. O kadar çok kuş türü o kadar farklı yerlere göçer ki havada nasıl karışmıyorlar diye düşünür insan! Çoğu göçmen kuş, yol üzerinde bazı özel noktalarda konaklar. Buralarda hem dinlenir hem de beslenirler. Yukarıdaki haritada bazı türlerin dünya üzerindeki uzun göç rotalarını görüyorsunuz.






Meşe ağaçları alışılmışın tersine yukarı doğru değil de yanlara doğru sarkarak büyür. Farklı türleriyle dünyanın hemen her yerinde yetişirler. Tarih boyunca kutsal ve uğurlu sayılan ağaçlardan olmuş. Hatta bir zamanlar kâhinler yapraklarının hışırtısını dinleyip, gelecekten haberler verirlermiş. Geleceği hışırdayan yapraklar!
Kasırgalar, seller ve depremler atlatmış olan Amerikalı melek meşe ağacının yaşı 1.500’ün üzerindedir. Çevresi 2,5 metreyi bulan gövdesi, 27 metre kadar uzanan dallarıyla 1.500 metrekarelik bir alanı kaplayan dev bir şemsiye gibi duruyor. Amerika’da Charleston kent parkında yaşıyor.
Bahar aylarında süslenmiş bir meşe, ağacın tohumu diyebileceğimiz meşe palamutları ve cüce bir meşe yani bonsai denen saksıda ağaç yetiştirilmiş hali. Her türlü ağacı evimizde bonsai olarak büyütebilmek de harika fikir!

Baobab boyu 25-30 metreyi bulabilen ve Madagaskar’a özgü yani endemik bir ağaç. Ne var ki soyu tehlike altında bir tür. Baobab adı şekeri anımsatıyor sanki… Kabuğundan ateş düşürücü ilaç, odunundan kâğıt yapılan bu heykelimsi ağaçların meyvesi de yeniyor. Artık resim dersinde sınırları zorlayabilirsiniz!
Küçük Prens’i okumuş olanlar bu ilginç ağacın adını hatırlayabilir. Küçük Prens romanda gezegenini baobab ağaçlarından korumaya çalışmaktadır. Kitabın olağanüstü masalsı havası içinde “baobab” ağacının da, Küçük Prens’in hayal dünyasının bir ürünü olduğunu sanmıştık.


AbioMed şirketi yapay kalp geliştirme çalışmalarına 1990’lı yıllarda başladı. Şirketin geliştirdiği AbioCor adlı tümüyle yapay kalp, 2 Temmuz 2001’de Robert Tools adlı hastaya nakledildi. AbioCor’un 18 aylık bir ömrü vardı ama Robert Tools yapay kalple anca 151 gün yaşayabildi.